<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir &#187; Kategorilenmemiş</title>
	<atom:link href="http://www.yalcinguran.com/category/kategorisiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yalcinguran.com</link>
	<description>Oscar Wilde</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Feb 2012 08:51:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.3</generator>
		<item>
		<title>ENZİM &#8211; Yaşamdaki Yeri Nedir?!&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/enzim-yasamdaki-yeri-nedir/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/enzim-yasamdaki-yeri-nedir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 29 Feb 2012 08:51:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2634</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Bir gene, bir enzyme.&#8221; Norman Harold Horowitz Enzim (enzyme) [*], hemen hepsi protein yapısında olan, doğal olarak yalnız canlılarca sentezlenebilen biyolojik katalizörlerdir. Canlıda her enzim proteinden yapılmıştır. Her protein bir gen tarafından programlandırılarak görevlendirilmiştir. Buna bir gen, bir enzim hipotezi denir. Genler, sentezletmiş olduğu proteine ne yapacağı konusunda kodlanmıştır. Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla birlikte, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/Carbonic_anhydrase.png" alt="#alttext#" border="0" width="305.5" height="279" /><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Bir gene, bir enzyme.&#8221;</em><br />
<strong>Norman Harold Horowitz</strong></span></p>
<p><strong>Enzim (enzyme) [*]</strong>, hemen hepsi protein yapısında olan, doğal olarak yalnız canlılarca sentezlenebilen biyolojik katalizörlerdir.</p>
<p>Canlıda her enzim proteinden yapılmıştır. Her protein bir gen tarafından programlandırılarak görevlendirilmiştir. Buna <em>bir gen, bir enzim hipotezi</em> denir. Genler, sentezletmiş olduğu proteine ne yapacağı konusunda kodlanmıştır.</p>
<p>Enzimlerin büyük çoğunluğu protein olmakla birlikte, ribozim adlı bazı RNA molekülleri de tepkimeleri katalizler, bunun en iyi bilinen örneği ribozomu oluşturan bazı RNA&#8217;lardır.</p>
<p>Hücre içinde meydana gelen, yaşamın kendisini oluşturan, binlerce kimyasal tepkimenin hızı ile özgüllüğünü düzenlerler. Çok kez hücre dışında da etkinliklerini korurlar. Aynı enzim farklı hücre ya da doku tiplerinde de katalizör görevi üstlenebilir. Bu durumda üç boyutlu yapısı farklı, ancak görevleri aynı olan <em>izoenzimler</em>&#8216;den söz edilir.</p>
<p>Canlı hücrelerdeki bu kimyasal tepkimeler çoğunlukla 20-42 0C arasında meydana gelir.</p>
<p>Enzimlerin çoğu protein yapısındadır ya da bir bölümleri proteindir. Enzimin etki ettiği bileşiğe <em>&#8220;Substrat&#8221;</em>, enzimin saniyede etki ettiği substrat molekül sayısına <em>&#8220;Enzimin Etkinlik Değeri = Turnover sayısı&#8221;</em> denir. Kuramsal olarak enzimli tepkimeler dönüşümlüdür. Enzimler, aktivasyon enerjisini düşürerek, zor, uzun sürede gerçekleşecek olan tepkimeleri çok kısa sürede, az enerji harcanarak yapmayı sağlarlar.</p>
<p>Enzimler yapı olarak iki kısımda incelenir: <strong>Basit enzimler</strong> ile <strong>bileşik enzimler.</strong></p>
<p><strong>Basit Enzimler</strong> sadece proteinden meydana gelmiş enzimlerdir.Bunlara en iyi örnek sindirim enzimleri ile üreyi parçalayan üreaz enzimleridir. Burada tepkime doğrudan protein bölümünce yürütülür.</p>
<p><strong>Bileşik Enzimler</strong> iki bölümden oluşur :<br />
Protein + Vitaminler,<br />
Protein + Mineral maddeler ya da metal iyonları.</p>
<p>Bu enzimlerin protein bölümüne <em>apoenzim</em>, vitamin bölümüne <em>koenzim ya da prostatik grup</em> denir. Metal iyonları ile mineral maddeler gibi bölümlerine de <em>enzim aktivatörleri</em> denir.</p>
<p>Bileşik enzimler ayrı ayrı görev yapamazlar. Çünkü enzimin etki edeceği maddeyi protein bölümü belirler. Koenzim reaksiyonu gerçekleştirir. Organizmalarda vitamin ya da metal iyonları eksik olursa protein bölümleri tepkimeyi gerçekleştiremez. <span style='text-decoration:underline;'>Bundan ötürü canlı hastalanır.</span></p>
<p>Enzimler; etki ettiği maddenin sonuna <em>&#8220;ase=az&#8221;</em> eki getirilerek ya da katalizlediği tepkimenin türüne göre adlandırılırlar. Enzimler genel olarak şöyle sınıflandırılabilirler :</p>
<p>Oksidoredüktazlar<br />
Transferazlar<br />
Hidrolazlar<br />
Liazlar<br />
İzomerazlar<br />
Ligazlar (Sentetazlar)</p>
<p>Enzimler canlıların içinde çok çeşitli işlevlere sahiptir. Hücredeki diğer işlevlerin düzenlenmesi ile sinyal iletimi başlıca kinaz ile fosforilazlar aracılığıyla gerçekleşir. Hareket sağlamak da enzimler sayesinde olur, miyozin tarafından ATP hidrolizi sonucunda kas kasılır, hücre iskeleti tarafından da hücre içinde yük taşınır. </p>
<p>Hücre zarında yer alan başka ATPazlar arasında aktif taşıma yapan iyon pompaları sayılabilir. Ateş böceklerinde lüsiferaz tarafından ışık üretimi gibi daha egzotik işlevler de enzimlerce  yürütülür. Virüsler hücreleri enfekte etmek için (AIDS virüsündeki HIV entegraz ile ters transkriptaz gibi) ya da hücreden virüslerin salınması için (influenza virüsündeki nöraminidaz gibi) kendi enzimlerini kullanırlar.</p>
<p>Enzim nicelikleri, öteki kimyasal bileşikler gibi, molar birim ile anlatılabilir ya da aktivite cinsinden <em>enzim birimi</em> ile ölçülebilir.</p>
<p><strong>Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı gibi enzimler sağlığın, dahası yaşamın tam da kendisini oluşturmaktadırlar. Çünkü yaşamı yapan, meydana getiren bütün olaylar, basit ya da karmaşık kimyasal tepkimelerdir.</strong></p>
<p><strong>Kimyasal olaylar sudaki çözeltilerde gerçekleşebildiği için, vücudümüzün % 70 i sudur. Kimyasal tepkimeler belli bir sıcaklıkta olabileceğinden canlıların vücut içi ısıları normalde 37 C dolayındadır (36 C ile 41 C arası).</strong></p>
<p><strong>Her katalizör gibi enzimler de bir tepkimenin aktivasyon enerjisini (Ea ya da ΔG‡) azaltarak çalışır. Böylece tepkime hızını çarpıcı biçimde artırır. Çoğu enzim tepkimesi, ona karşılık gelen, katalizlenmeyen tepkimeden milyonlarca kez daha hızlıdır.</strong> </p>
<p><big><strong>Bütün öteki katalizörler gibi enzimler de katalizledikleri tepkime sonucunda tükenmez, bu tepkimelerin dengesini değiştirmez. Ancak, öteki çoğu katalizörden farklı olarak enzimler çok daha özgüldür (spesifiktir). Enzimlerin 4000&#8242;den fazla biyokimyasal tepkimeyi katalizlediği bilinmektedir.</strong></big></p>
<p><strong>Enzimlerin etkinliği başka moleküllerce etkilenebilir. İnhibitörler enzim aktivitesini azaltan moleküllerdir, aktivatörler ise enzim aktivitesi artıran moleküllerdir. Etkinlik ayrıca sıcaklık, kimyasal ortam (örneğin pH) ile substrat konsantrasyonunca etkilenir.</strong> </p>
<p><strong>Bazı enzimler endüstriyel amaçla kullanılırlar, örnekse antibiyotik sentezinde. Ayrica bazı ev ürünlerinde biyokimyasal tepkimeleri hızlandırmak için enzim kullanılır (örnekse, çamaşır tozunda bulunan enzimler lekelerdeki protein ile yağları parçalar).</strong></p>
<p><big><strong>Enzim etkinliğinin kontrolü homeostaz için zorunlu olduğu için, kritik bir enzimdeki herhangi bir bozukluk (mutasyon, aşırı üretim, az üretim ya da yokluk) genetik hastalığa yol açabilir. Vücudumuzdaki binlerce enzimden bir tanesinin bozuk çalışmasının ölümcül bir hastalığa yol açabilmesi enzimlerin ne derece önemli olduklarını gösterir.</strong></big></p>
<p><strong>Bunun bir örneği, fenilketonuria hastalığının en yaygın olan tipidir. Fenilalanin yıkımının ilk adımını katalizleyen Fenilalanin hidroksilaz enziminin bir amino asidindeki mutasyon, fenilanin ile ilişkili ürünlerin vücutta birikimine yol açar. Hastalık iyileştirilmezse, bu zekâ geriliğine yol açar.</strong></p>
<p><strong>Öteki bir örnek, DNA tamir enzimlerinin genlerinde germ hücresi mutasyonları olunca, kseroderma pigmentosum gibi kalıtsal kanser sendromlarına neden olmasıdır. Bu enzimlerdeki kusurlar kansere yol açar. Çünkü vicut genomdaki mutasyonları daha zor tamir edebilir. Bu yüzden mutasyonlar yavaş yavaş birikir. Bu da hastada çok çeşitli kanser tiplerinin gelişmesiyle sonuçlanır.</strong></p>
<p><big><strong>Enzimlerde gerçekleşen değişiklikler hastalıklara yol açabileceği gibi, işlevlerini kitle halinde yürütemez olmaları yaşamla bağdaşmaz. Bu durumda kişi yaşamını yitirir. </strong></big></p>
<p><big><strong>Çünkü yaşam dediğimiz biyolojik olay, birbirini izleyen, basit ya da karmaşık kimyasal olaylar dizgesinden ibarettir.</strong></big> </p>
<p><big><strong>Ölüm enzimlerin işlevlerinin durması sonucu gelir!&#8230;</strong></big></p>
<p><em><strong>[Bazı alıntılarla telif edilmiştir.]</strong></em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>[*] 1700&#8242;lerin sonlarında mide salgılarınca  etin sindirildiği, tükürük ile bazı bitki özütlerinin nişastayı şekerlere dönüştürdüğü biliniyordu. Ancak, bunun hangi düzenekle olduğu bilinmiyordu.</p>
<p>19. yüzyılda, <strong>Louis Pasteur</strong>, maya etkisiyle şekerin alkole dönüşmesini (fermantasyonu) araştırırken, fermantasyonun maya hücrelerinde bulunan bir canlı güç ile meydana geldiği sonucuna vardı. <em>&#8220;Ferment&#8221;</em> diye adlandırdığı bu etmenler sadece canlılarda işlev gördüğü düşünülüyordu. </p>
<p>Pasteur, <em>&#8220;alkol fermantasyonu yaşam ve maya hücrelerinin organizasyonu ile bağıntılıdır, hücrelerin ölüm ve çürümesiyle değil&#8221;</em> diye yazmıştır. 1878&#8242;de Alman fizyolog Wilhelm Kühne (1837–1900) ilk kez enzim terimini kullandı; sözcük Yunanca ἔνζυμον&#8217;den <em>(&#8220;maya içinde&#8221;) </em>türetilmişti, söz konusu süreci betimlemek için. Daha sonraları enzim sözcüğü canlı olmayan bileşikler (örnekse pepsin) için kullanılmış, canlılarca üretilen kimyasal aktiviteler için de <em>&#8220;ferment&#8221;</em> sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p>1897&#8242;de <strong>Eduard Buchner</strong> içinde canlı hücre bulunmayan maya özütünün (ekstresinin) şekeri fermante etme yeteneği olduğunu gösterdi. Sükroz şekerinin fermantasyonuna yol açan enzime <em>&#8220;zimnaz&#8221;</em>  adını verdi. 1907&#8242;de <em>&#8220;biyokimya araştırmaları ve hücresiz fermantasyonu keşfi için&#8221;</em> Nobel Kimya Ödülünü kazandı. Buchner&#8217;in örneği izlenerek enzim adları katalizledikleri tepkimelere göre adlandırılır. Tipik olarak substratın ya da reaksiyon tipinin adının sonuna -az eklenir. Örnekse, laktaz, laktozu parçalayan enzimdir, DNA polimeraz, DNA polimerleri oluşuran enzimdir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/enzim-yasamdaki-yeri-nedir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KANSERE KARŞI SAVAŞ &#8211; Yeni Buluşlara, Yeni Silahlara Gereksinim Var!&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/kansere-karsi-savas-yeni-buluslara-yeni-silahlara-gereksinim-var/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/kansere-karsi-savas-yeni-buluslara-yeni-silahlara-gereksinim-var/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Feb 2012 10:03:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2630</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Ne yazık ki tıbbi dogmaları değiştirmek, gidilen rotanın yanlışlığına rağmen bir ağır nakliye uçağının yönünü değiştirmekten zor ve zaman alıcıdır. Bu yüzden tıp tarihi, yıllar boyunca şiddetle reddedilen, ancak sonra değişmez gerçek olarak geniş kabul gören fikirlerle doludur!…&#8221; Dr. Bryan L. Jepson Aşağıya alacağımız sözleri bir çok kez yineledik. Ancak çok önemli oldukları için bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.flickr.com/photos/51196002@N06/6915423839" title="View 'Bağışıklık-Sistemi' on Flickr.com"><img border="0" width="" style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" alt="#alttext#" src="http://static.flickr.com/7070/6915423839_ef7e2ab5a0_b.jpg" height=""/></a><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Ne yazık ki tıbbi dogmaları değiştirmek, gidilen rotanın yanlışlığına rağmen bir ağır nakliye uçağının yönünü değiştirmekten zor ve zaman alıcıdır. Bu yüzden tıp tarihi, yıllar boyunca şiddetle reddedilen, ancak sonra değişmez gerçek olarak geniş kabul gören fikirlerle doludur!…&#8221;</em><br />
<strong>Dr. Bryan L. Jepson</strong></span></p>
<p>Aşağıya alacağımız sözleri bir çok kez yineledik. Ancak çok önemli oldukları için bir kez daha buraya alıyoruz.</p>
<p>Günümüzde, demek ki 21 nci yüzytl başlarında bile, kanseri iyileştirmek için üç yöntem, bazan birbiri ardından hep birlikte, bazan da bir ikisi yan yana ayak direyerek kullanılıyor. Bu üçlü sistem <strong>cerrahi girişim + kemoterapi + radyoterapi</strong>&#8216; dir.</p>
<p>Ancak bunların her üçünüh de, hiç tartışma götürmeyecek bir biçimde bağışıklık sistemini yıktıkları bilinmektedir!&#8230; Oysa bağışıklık sistemi kansere karşı en güçlü doğal silahtır. Bağışıklık sisteminin güçlü olmasıyla kanseri yenme olanağı bulunabilir.</p>
<p>Bunlardan cerrahi girişim için özel bir durum söz konusudur.  Kanser için cerrahi girişim, yemek borusu tıkanması, bağırsak geçişinin durması, idrar yolunun kapanması vb gibi hallerde kaçınılmaz biçimde uygulanacaktır. </p>
<p>Çünkü bu yapılmazsa hastanın ömrü uzamaz, kısalır. Ama herhangi bir yerdeki kanserli dokunun, hastalığı iyileştirmek için çıkarılması, kanserli en son hücreye kadar gerçekleşmeyeceğinden, demek ki cerrahinin böyle bir olanağı olmadığından savunulacak bir yöntem değildir. Çünkü bir tek kanserli hücre bile kalsa kanser bundan, daha da güçlenerek, yeniden gelişir.</p>
<p>Ayrıca cerrahi girişim, verdiği stres yüzünden, bağışıklık sistemini de zayıflatır.</p>
<p>Bu üçlü sistem, bağışıklık sistemini yıktıkları için, kanseri iyileştirmek bir yana onun azgınlaşmasına yol açacaktır. Öyleyse ayak direyerek neden böyle zarar verici, dahası hasta yaşam süresini kısaltıcı bir yönteme başvuru sürdürülüyor?!!…</p>
<p>Bu soruya verilen yanıt her zaman <em>&#8220;Kansere karşı elde başka silah yoktur. Bu yüzden bunlar kullanılmaktadır.&#8221;</em> olmuştur.</p>
<p>Bunun anlamı <em>&#8220;Hiçbir şey yapmamaktansa, kanseri iyileştiriyormuş gibi görünmeyi yeğlemektir.&#8221;</em> Bu en azından <strong>Hippocrates</strong>&#8216; in <em>&#8220;primum nil nocere = önce zarar vermeyeceksin!…&#8221;</em> ilkesine aykırıdır. Çünkü hekimin başlıca görevlerinden biri, ölüme bir çare bulunamadığına göre, hastasının yaşamını bir kaç gün için bile olsa uzatmaktır.</p>
<p>Kanserin nedeni, herhangi bir bulaşıcı (intani) hastalıkta olduğu gibi bilinemediğinden, bunun için korunma yöntemleri ileri sürülemeyeceği gibi, bu günkü yeğlenen iyileştirme yöntemleri kullanılmamalıdır. </p>
<p>Bunlar yerine, hastaya yardımcı olmak isteniyorsa, bağışıklık sistemini güçlendirirecek yöntemler bulunup uygulanmalıdır. Yazında bu yolda çalışmalar olduğunu görüyoruz.</p>
<p>Bunlardan biri ABD’de, bünyesi kansere dirençli kişilerden alınan <em>&#8220;süper güçlü’&#8221;</em> hücrelerin hastalara aktarılmasıyla kanserin alt edilmesine yönelik çalışmalardır. Bunlar bu yolda büyük umut veriyorr. ABD Gıda ile İlaç Dairesi’nin <em>&#8220;hücre nakli&#8221;</em> için izin verdiği araştırmaların başındaki <strong>Dr. Zheng Cui,</strong> <em>“İki yıl içinde kanseri tamamen iyileştirmeyi umut ediyoruz” dedi.</em></p>
<p>Haber, Wake Forest Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Dr. Zheng Cui’nin araştırmaları üzerine geldi. Cui, bazı insanların bağışıklık hücrelerinin, kanseri yenmekte diğerlerinden 50 kat güçlü olabileceğini laboratuvar deneyleriyle gösterdi. <em>New Scientist Dergis</em>inde  bu araştırması yayımlanan Dr. Cui, daha önceki bir çalışmasında farelerdeki bağışıklık hücrelerinin öteki farelerde tümörleri iyileştirdiğini kanıtlamıştı.</p>
<p>Donörlerden alınan <em>&#8220;granülosit&#8221;</em> adlı kanser-öldürücü bağışıklık sistemi hücreleri kullanılarak, hastaların vücutlarının kanserle savaşma gücünün önemli ölçüde artacağını gösteren Dr. Cui’nin son araştırması, kanserin iyileştirilmesi konusundaki umutları artırdı. ABD Gıda ile İlaç Dairesi FDA, 22 hastasına süper-güçlü grönülositler enjekte etmesi için Dr Cui’ye izin verdi. İznin ardından Dr. Cui, şöyle konuştu : <em>“Klinik öncesi deneylerimiz olağanüstü başarılı oldu. İnsanlarda işe yararsa iki yıl içinde kanserin tedavisini başarabiliriz.”</em></p>
<p>Dr. Cui, bu teknolojinin, son derece hızla hastaların hizmetine gireceğinden de emin. Çünkü kandaki granülositleri ayırmak için kullanılan teknoloji, hastanelerde öteki kan bileşenleri olan plazma ile trombosit ayrıştırmak için kullanılan teknoloji ile aynı.</p>
<p>Bu çalışmalardan ikincisi şöyle :</p>
<p>İngiliz araştırmacılar sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri yok eden iyilrştirme yöntemini insanlar üzerinde denemeye başlayacak. <em>Sihirli mermi</em> adı verilen yöntem üzerinde 11 yıldır çalışılıyordu.</p>
<p>İngiltere’deki Newcastle Üniversitesi’nde 11 yıldır süren çalışmalar kanseri iyileştirmede umutlandıran sonuçlar verdi. İngiliz bilim adamları, dünyada ilk kez, sağlıklı hücrelere zarar vermeden kanserli hücreleri yok edebilen bir iyileştirme yöntemi geliştirdi. Kemoterapi ile radyoterapiye oranla çok daha etkili olduğu belirtilen yeni yöntem, şimdilik fareler üzerinde başarı sağladı. İnsanlar üzerinde denemelerse gelecek yıl başlayacak.</p>
<p>Bir üçüncü çalışma ise gene İngiltereden;</p>
<p>Bilim adamları, birçok kanserin sorumlusu olduğuna inanılan genin hücrelerini yok eden enzim bulduklarını açıkladılar.</p>
<p>İngiltere Kanser Araştırma Merkezi ile Uluslararası Kanser Araştırma Derneği&#8217;nde görevli bilim adamları, proteaz HtrA2&#8242;nin birçok lösemide, göğüs ile akciğer kanserlerinde yüksek düzeyde bulunan onkojen WT1 hücrelerini temizleyebildiğini buldular.</p>
<p>WT1&#8242;in kanserde iyi bilinen bir faktör olduğunu belirten araştırmacılar, ender görülen kanserlerden olan Wilms&#8217; tümörünün böbrek gelişimini bastırdığını açıkladılar.</p>
<p><em>Molecular Cell</em> dergisinde yayınlanan en son araştırmada, ilk kez WT1 hücrelerini yok eden enzimin keşfedildiği açıklandı. Manchester Üniversitesi Yaşam Bilimleri Fakültesi&#8217;nden <strong>Dr Jorg Hartkamp</strong>, <em>&#8220;Kansere WT1&#8242;in yol açtığı yıllardır biliniyordu. Ancak, bunun nasıl işlediği anlaşılamamıştı. Böylece, WT1&#8242;in düzenleyici etki alanı üzerinde çalışırken, kazayla proteaz HtrA2&#8242;nin rolünü keşfettik. Bu keşif daha büyük etkiye sahip. WT1&#8242;in eksik yerlerini doldurduk. Bu eksik yerler de enzimin WT1 hücrelerini temizleyebilmesidir&#8221;</em> diye konuştu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>İlgili Makaleler :</strong></p>
<p>Amy M. Hicks , Gregory Riedlinger  , Mark C. Willingham , Martha A. Alexander-Miller  , C. Von Kap-Herr  , Mark J. Pettenati  , Anne M. Sanders , Holly M. Weir , Wei Du , Joseph Kim , Andrew J. G. Simpson  , Lloyd J. Old , and Zheng Cui  : T<strong>ransferable anticancer innate immunity in spontaneous regression/complete resistance mice.</strong> PNAS May 16, 2006 vol. 103 no. 20 7753-775 </p>
<p>Jörg Hartkamp, Brian Carpenter, Stefan G.E. Roberts : <strong>The Wilms&#8217; Tumor Suppressor Protein WT1 Is Processed by the Serine Protease HtrA2/Omi.</strong> Molecular Cell, Volume 37, Issue 2, 159-171, 29 January 2010 </p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/kansere-karsi-savas-yeni-buluslara-yeni-silahlara-gereksinim-var/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ACI KIRMIZI BİBER &#8211; Kanseri Kalbinden Vurup Yok Eden Bitki?!&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/aci-kirmizi-biber-kanseri-kalbinden-vurup-yok-eden-bitki/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/aci-kirmizi-biber-kanseri-kalbinden-vurup-yok-eden-bitki/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Feb 2012 13:39:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2622</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Evrende her şey insan için haz objesidir. Ancak erdemle gelen bilgi arttıkça haz da artar. Bu nedenle yönelim hazza değil bilgiye olmalıdır…&#8221; Epikuros Anavatanının Meksika olduğu sanılan, Azteklerin yazılı belgelerinde söz ettikleri kırmızı acı biber, Avrupa’ya 15. yüzyılın sonlarında geldi, 16. yüzyılda kıta ülkelerinei oradan da Osmanlı topraklarına yayıldı. Kırmızı biberi en çok tüketen ülkelerden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/acı-biber2.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="280" height="280" /><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Evrende her şey insan için haz objesidir. Ancak erdemle gelen bilgi arttıkça haz da artar. Bu nedenle yönelim hazza değil bilgiye olmalıdır…&#8221;</em><br />
<strong>Epikuros</strong></span></p>
<p>Anavatanının Meksika olduğu sanılan, Azteklerin yazılı belgelerinde söz ettikleri kırmızı acı biber, Avrupa’ya 15. yüzyılın sonlarında geldi, 16. yüzyılda kıta ülkelerinei oradan da Osmanlı topraklarına yayıldı.</p>
<p>Kırmızı biberi en çok tüketen ülkelerden olan Hindistan’a ise, bu bitki 17. yüzyılda Portekizlilerce  ulaştırıldı. Hint ile Meksika mutfağında çok sık kullanılan kırmızı acı biber, Türkiye’de en fazla Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yetiştirilip, tüketilmektedir.</p>
<p><strong>L.T. Tresh</strong> adlı bilim adamı, 1846 yılında bibere acılığı veren maddenin kristal yapısında olduğunu saptayarak, adını <em>“capsaicin”</em> koymuştu.</p>
<p>Nottingham Üniversitesi’nce yapılan araştırmada, acı kırmızı biberdeki <em>“capsaicin”</em> maddesinin, hücrelerin enerji üreten ısı odası mitokondriye saldırarak, kanser hücrelerinin ölümünü tetiklediği belirlendi. </p>
<p>Araştırmaya göre, capsaicin&#8217; deki molekül ailesi vaniloidler, kanser hücrelerindeki protein gelişimine engel olarak <em>“apoptosis”</em>i, demek ki hücre ölümünü tetikliyor. Vaniloidler, bunu yaparken, etraftaki sağlıklı hücrelere zarar vermiyorlar. </p>
<p>Capsaicini akciğer ile pankreas kanser hücrelerinde deneyen bilim adamları, bu etken maddenin tümörlü hücrenin tam kalbine saldırdığını belirtti. Araştırmaya başkanlık eden <strong>Timothy Bates</strong>, kanserli hücredeki mitokondrinin biyokimyasal yapısının normal hücrelerdekinden çok farklı olduğunu kaydetti.</p>
<p>Bates, capsaicin&#8217; nin kanser hücrelerini hedef alarak bunları ölüme sürüklediğini, ancak normal hücrede bu sonuca yol açmadığını belirterek, <em>“Bu, kanserli hücreleri doğuştan diğerlerinden ayıran ve savunmasız olduğunu gösteren bir durum”</em> dedi. Daha önce diabete iyi geldiği açıklanan kırmızı biberde bulunan capsaicin&#8217; nin , başta kanser olmak üzere birçok sağlık sorununda olumlu etkisi olduğu hekimlerce dile getirilmişti.</p>
<p>ABD nin Los Angeles kentindeki Cedars-Sinai hastanesi Kanser Enstitüsü ile Kaliforniya Üniversitesi&#8217; nde yapılan bir başka araştırmada da kırmızı biberin içinde yoğun olarak bulunan, acılığını veren capsaicin&#8217; nin, prostat kanseri hücrelerini yok eden etkisi ortaya çıkarılmıştı. Los Angeles taki Cedars-Sinai Hastanesi Kanser Enstitüsü ile California Üniversitesi&#8217; nde yapılan araştırmaya göre, acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde capsaicin, kanserli prostat hücrelerine enjekte edildiğinde, bunların parçalanarak yok olmalarını sağlıyor.</p>
<p>Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Tıp Fakültesi&#8217; nde geçtiğimiz yılarda yapılan bir araştırmada da acı kırmızı biberde yoğun olarak bulunan alkaloid madde capsaicin&#8217; nin, kanser başta olmak üzere birçok sağlık sorununda olumlu etkisi olduğu belirlenmişti.</p>
<p>Buna karşılık İtalyan bilim adamlarına göre; acı yemek insanı sinirli yapıyor. 5 yıl boyunca 1200 kişiyi inceleyen uzmanlar, bu deneklerin bir kısmına her gün acılı besinler verdi. Sonuçta, bu kişilerin zamanla acı yemeyen kişilerden daha sinirli bir yapıda olduğu ortaya çıktı. </p>
<p>Acılı besinler, sinirliliğe neden olan noradrenalin hormonlarının salgılanmasını hızlandırıyor. Acılı besinlerle beslenen kişilerde, çabuk sinirlenme, öfkesine eğemen olamama gibi durumlar daha sık görülüyor. Uzmanlar, acı yemekten vazgeçmeyen Latin Amerikalı ile Akdenizliler’in ‘çabuk sinirlenme’ ya da heyecanlı olma özelliklerini bu duruma bağlıyor.</p>
<p><strong>Baharat ya da keskin kokulu yiyecekler mukus salgısının incelmesine, kolayca akar hale gelmesine neden olmaktadır. Bu tür yiyeceklerin bu yüzden ciğerler ile solunum yollarının temizlenmesine yardımcı olduğu biliniyor.</strong> </p>
<p><strong>Acı bir şey yediğimizde gözlerimiz yaşarır, burnumuz akmaya başlar. Aslında eşzamanlı olarak aynı şey akciğerlerimizde de olur. Acı yiyeceklerin yemek borusundaki, midedeki sinir uçlarını uyararak vücudumuzun bu tip tepkiler vermesine yol açtığı düşünülüyor. </strong></p>
<p><strong>Kimi araştırmacıların çalışmaları, acı yiyeceklerin içinde bulunan maddelerin, solunumla ilgili hastalıklarda kullanılan ilaçlardaki maddelerle çok benzeştiğini ortaya koymuş. Bunlara ek olarak mukus salgısını bu biçimde hareketlendiren maddelere <em>“mukokinetik”</em> dendiğini belirtmekte fayda var. Kırmızı biber bu tip maddelerin en iyi örneği. Sarımsak ile soğanın ise mukus temizleyici özelliği var.</strong></p>
<p><strong><em>[Bazı alıntılarla telif edilmiştir]</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/aci-kirmizi-biber-kanseri-kalbinden-vurup-yok-eden-bitki/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KANSER &#8211; 21. Yüzyılın Başında Bile Nedeni Karanlık Olan Bir Hastalık!&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/kanser-21-yuzyilda-bile-nedeni-karanlik-olan-bir-hastalik/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/kanser-21-yuzyilda-bile-nedeni-karanlik-olan-bir-hastalik/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 11:00:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2578</guid>
		<description><![CDATA[Akciğer Kanserinin Radyolojik Görüntüsü Akciğer Kanserinin Yerinde Makroskopik Görünümü “ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.” Hacı Bektaşi Veli İnsanda döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 24 çift kromozom, babanın spermindeki 24 çift kromozomla birleşir. İşte bu 48 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. İlk bölünmede bir kutup hücresiyle bu kromozom sayısı normal sayı olan 24 çifte indirgenir. Kutup [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/7986856b4f2089bed2a084efa14d565b.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="292" height="292" /><br />
<span style="color:blue;"><strong>Akciğer Kanserinin Radyolojik Görüntüsü</strong></span><br />
<img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/10_d.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="250" height="181" /><br />
<span style="color:blue;"><strong>Akciğer Kanserinin Yerinde Makroskopik Görünümü </strong></span></p>
<p><span style="color:blue;"><em>“ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”</em><br />
<strong>Hacı Bektaşi Veli</strong></span></p>
<p>İnsanda döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 24 çift kromozom, babanın spermindeki 24 çift kromozomla birleşir. İşte bu 48 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. İlk bölünmede bir kutup hücresiyle  bu kromozom sayısı normal sayı olan 24 çifte indirgenir. Kutup hücresi bölünmez, yok olur gider. Geri kalan ana hücre ana-babanın karışık olarak, 24 çift kromozomunu içerir. Dölüt (embryo) bu hücrenin bölünüp çoğalmasıyla oluşur.</p>
<p>Kromozomlarda yer alan, sayıları 25 bin ile 100 bin arasında olduğu çıkarımsanan genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pek çok öğeyi programlayacak olan kodlarla donanmıştır. Bu genetik programlar, DNA altünitesi denen (A, T, C, G) [*] kimyasallarıyla programlanır.</p>
<p>Gen, (Alm. Gene, Fr. Gene, İng. Gene) hücrenin kromozomlarında bulunan, canlı bireylerin kalıtsal karakterlerini taşıyıp ortaya çıkışını sağlayan, kuşaktan kuşağa aktaran kalıtım öğeleridir. Genetik öğenin en küçük parçasıdır. Gen terimi ilk olarak 1909’da <strong>Wilhelm Ludvig Johannsen</strong>ce,  o zamana kadar farklı isimlerle anlatılan kalıtsal birimler için kullanılmıştır. Canlıların atalarından aldıkları, çoğunlukla değişmeden sonraki kuşaklara aktardıkları özelliklerin tümüne eğemen olan yapılardır.</p>
<p>Apoptosis (yaprak dökümü) [**] dediğimiz, herhangi bir organın biçimini belirleyen süreç, bu kodlarla belirlenmiştir. Bu kodlarda, aynı zamanda bu organın organizmadaki yeri ile işlevi de (fonction) belirlenir.</p>
<p><em>“British Journal of Cancer”</em> dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, hücrelerin önceden intihara programlanması (apoptosis&#8217; in biyolojik anlamı budur), işlevini yitiren ya da hasar gören hücrelerin vücuttan atılması sağlıklı kalmanın temel taşlarından biridir. Eğer bu hücreler yok edilmezse bölünerek çoğalmayı sürdürerek, sonuçta tümör ya da kanseri oluştururlar.</p>
<p>Kansein oluşumu için birinci düşünce budur. İkincisi ise [***] :</p>
<p>Her organın hücrelerinin ömürleri kısıtlıdır. Bir süre görevlerini yaptıktan sonra yıkılırlar. Yerlerini bir öncekinin eşi olan yeni hücreler alır. Böylece organlar zaman boyunca sürekli yenilenmektedir. Bu yenilenme sırasında hücrelerden bazılarında, çeşitli nedenlerle <em>mutation (= değişim) </em>olayı gerçekleşebilir. <em>Mutant</em> hücreler bu noktadan sonra normal hücrelerin bağlı olduğu kurallara göre değil, anarşik olarak çoğalmaya başlar. Bu arada öetabolizmaları da normal hücrelerden farklı olur.</p>
<p><span style="color:blue;"><big><strong>Mutation&#8217; a uğrayıp anarşik olarak çoğalma gösteren hücreler topluluğu KANSER dediğimiz hastalığı oluşturmaktadır. Bundan ötürü kanserin nedenini bulmak istiyorsak, kansere yol açan gen mutationlarının hangi nedenlerle, hangi koşullarda ortaya çıktığını araraştırıp, bulmamız gerekir.</strong></big></span></p>
<p>Yeni yapılan araştırmalar ortalama kişide 20 kadar genin mutationa uğrayıp fonksiyon dışı kaldığını göstermiştir (bkz Aşağıdaki ikinci makale).</p>
<p>Değişinim ya da mutation, çok hücreli organizmalarda bir canlının hücre genomu içindeki DNA dizilimleri ile genetik bilgisinde ya da tek hücreli organizmalarda, örnekse bir virüsün, DNA ya da RNA diziliminde meydana gelen kalıcı değişmelerdir. Mutationa uğrayan bir organizma ise mutant olarak adlandırılır. Bunlar hücre içinde oluşan ani, spontan değişimler olarak da bilinir.</p>
<p>Mutationlar, genel olarak germ hattı mutationları ile somatik mutationlar olarak ikiye ayrılır. Doku hücreleri içinde gerçekleşen bir mutation, kalıtsal olamayacağı için kuşaktan kuşağa aktarılmaz. Bedensel (somatik) mutationlar bu anlamda kalıtsal değildir. Eşey (üreme) hücresi mutationları, öteki ismiyle germ hattı mutasyonları ise kalıtsal olup, bir sonraki kuşaklara aktarılır.</p>
<p>Mutationlar, dizilimlerde farklı türde değişimlere yol açabilirler; Bu anlamda bir mutation, canlı organizmanın fenotipik özelliklerinde negatif ya da pozitif etkilere sahip olabileceği gibi, nötr mutasyonların hiç bir etkisi olmayabilir (durağan ya da sessiz mutasyonlar). Bu tür değişimler, bir gen türünün değişmesinde, genin doğru ya da tamamen işlemesini engellemede herhangi bir etkileri olmayabilir.</p>
<p><span style="color:blue;"><strong>O halde herhangi bir maddeye <em>cancérigène</em> (kanser yapıcı) diyebilmek için o maddenin mutationa yol açtığının kesinlikle ispatlanmış olması gerekir. Günümüzde bir çok maddeye, böyle bir saptama ya da ispat yapılmaksızın &#8220;<em>cancérigène</em> = kanser yapıcı&#8221; damgası vurulmaktadır. Bunların pek çoğu doğru değildir. Bu yüzden böyle söylemlere ölçülü olarak yaklaşmalıyız.</strong></span></p>
<p><strong>Herhangi bir organda kanser geliştiğinde, oluşan yeni hücre topluluğu o organizmanın bir parçası olmaktan çıkar. Kanserli doku organizma için yabancı bir maddedir. Her yabancı maddeye olduğu gbi organizmanın bağışıklık sistemi harekete geçerek kanserli dokuyu yok etmeye çalışır. Bağışıklık sistemi güçlüyse savaşı kazanıp, kanserli dokuyu yok eder. Zayıfsa kanser büyümeyi sürdürüp, bazı koşullarda organizmaya yayılır (metastaz).</strong></p>
<p><big><strong>Bu nedenle organizmanın bağışıklık sisteminin güçlü olması, bugunkü günde kansere karşı en önemli, belki de tek silahtır. Bağışıklık sisteminin bu benzeri az bulunacak olan özelliğinden ötürü, bağışıklık sistemini zayıflatacak girişimlerden kaçınmak gerekir.</strong></big></p>
<p><span style="color:blue;"><big><strong>Oysa günümüzde kanseri iyileştirmek için uyguladığımız üçlü sistem (cerrahi girişim [****] + kemoterapi + radyoterapi) bağışıklık sisteminin yıkımına yol açar. Bunun tersini söylemenin olanağı yoktur!… Bu nedenle bu girişimlerin kanser iyileştirilmesi için kullanılmamaları, hemen bırakılıp, bunlardan vazgeçilmesi, bu iş için başka yöntemlerin aranması gerekir!… Ama tıp <em>&#8220;elde başka savaş aracı yok&#8221;</em> uydurma nedeni arkasına sığınıp bu yolla kanseri iyileştirmayi sürdürüyor.</span> <span style='text-decoration:underline;'><span style="color:red;">Bu hastaların ömrünü uzatmıyor, tersine kısalmasına yol açıyor. Oysa hekimin başlıca görevi, bir kaç gün bile olsa, hastanın yaşam süresini uzatmaktır!…</strong></big></span></span></p>
<p><span style="color:blue;"><big><strong>Kansere karşı bağışıklık sisteminin güçlü olması da yetmez. Güçlü olan bu bağışıklık maddelerinin kan dolaşımıyla organizmanın en kuytu köşelerine taşınması da gereklidir. Bunun anlamı, iyi işleyen bir dolaşım sistemine de gerek olduğudur. Böylece bağışıklık maddeleri kanserli dokuya ulaştırılmış olacaktır.</strong></big></span></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>[*] DNA molekülü içinde adenin (A) her zaman Thymine (T)+guanine (G)+cytosine (C) ile temel çift oluşturur.</p>
<p>[**] APOPTOSIS (Yunanca, Yaprak Dökümü)…. Başlıklı makalemiz.</p>
<p>[***] Doğa olaylarının gerçek nedenlerinin yalnız bir tane olması, demek ki gerçeğin bir tane olması göz önüne alındığında, kanserin oluş nedeni günümüzde karanlıktır.</p>
<p>[****] Kanser için cerrahi girişim, yemek borusu tıkanması, bağırsak geçişinin durması, idrar yolunun kapanması gibi hallerde kaçınılmaz biçimde uygulanacaktır. Çünkü bu yapılmazsa hastanın ömrü uzamaz, kısalır. Ama herhangi bir yerdeki kanserli dokunun, hastalığı iyileştirmek için çıkarılması, kanserli son hücreye kadar gerçekleşmeyeceğinden, demek ki cerrahinin böyle bir olanağı olmadığından savunulacak bir yöntem değildir. Çünkü bir tek kanserli hücre bile kalsa kanser bundan yeniden gelişir.</p>
<p>Ayrıca cerrahi girişim verdiği stres yüzünden bağışıklık sistemini zayıflatır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İlgili Makaleler :</strong></p>
<p>H L Tang, K L Yuen1, H M Tang and M C Fung : <strong>Reversibility of apoptosis in cancer cells</strong>. British Journal of Cancer (2009) 100, 118 &#8211; 122.</p>
<p>Daniel G. MacArthur, Suganthi Balasubramanian, Adam Frankish, Ni Huang, James Morris, Klaudia Walter, Luke Jostins, Lukas Habegger, Joseph K. Pickrell, Stephen B. Montgomery, Cornelis A. Albers, Zhengdong D. Zhang, Donald F. Conrad, Gerton Lunter, Hancheng Zheng, Qasim Ayub, Mark A. DePristo, Eric Banks, Min Hu, Robert E. Handsaker, Jeffrey A. Rosenfeld, Menachem Fromer, Mike Jin, Xinmeng Jasmine Mu, Ekta Khurana, Kai Ye, Mike Kay, Gary Ian Saunders, Marie-Marthe Suner, Toby Hunt, If H. A. Barnes, Clara Amid, Denise R. Carvalho-Silva, Alexandra H. Bignell, Catherine Snow, Bryndis Yngvadottir, Suzannah Bumpstead, David N. Cooper, Yali Xue, Irene Gallego Romero, 1000 Genomes Project Consortium, Jun Wang, Yingrui Li, Richard A. Gibbs, Steven A. McCarroll, Emmanouil T. Dermitzakis, Jonathan K. Pritchard, Jeffrey C. Barrett, Jennifer Harrow, Matthew E. Hurles, Mark B. Gerstein, and Chris Tyler-Smith :</p>
<p><strong> A Systematic Survey of Loss-of-Function Variants in Human Protein-Coding Genes. </strong>Science 17 February 2012: 823-828.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/kanser-21-yuzyilda-bile-nedeni-karanlik-olan-bir-hastalik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>NUSRAT MAYIN GEMİSİ &#8211; Gerçek Bir Kahraman!&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/nusrat-mayin-gemisi-gercek-bir-kahraman/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/nusrat-mayin-gemisi-gercek-bir-kahraman/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 15 Feb 2012 09:07:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2563</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Yeteneklerin en fazla geliştiği zaman , insanın bütün bir dünyayı karşısına aldığı zamandır.&#8221; Mary Wollstonecraft NUSRET adında (asıl adı NUSRAT) bu 40 metre boyundaki küçük mayın gemisi, denizde tek başına, 18 mart 1915′de, Çanakkale Deniz Savaşında düşman gemilerinden, İngiliz donanmasının IRRESISTTBLE ile OCEAN gemileriyle, Fransız donanmasının BOUVET zırhlı gemilerinin boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/Screen-Shot-2012-02-14-at-16.26.24.png" alt="#alttext#" border="0" width="383" height="281" /><br />
<img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/Screen-Shot-2012-02-14-at-16.56.15.png" alt="#alttext#" border="0" width="297" height="205" /><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Yeteneklerin en fazla geliştiği zaman , insanın bütün bir dünyayı karşısına aldığı zamandır.&#8221;</em><br />
<strong>Mary Wollstonecraft</strong></span></p>
<p><strong>NUSRET</strong> adında (asıl adı NUSRAT) bu 40 metre boyundaki küçük mayın gemisi, denizde tek başına, 18 mart 1915′de, Çanakkale Deniz Savaşında düşman gemilerinden, İngiliz donanmasının IRRESISTTBLE ile OCEAN gemileriyle, Fransız donanmasının BOUVET zırhlı gemilerinin boğazın karanlık sularına gömülmesini sağlayan mayınları döşeyerek Avrupalıların devasa donanmasını durdurmayı başardı. </p>
<p>Bahriye Nazırı <strong>Winston Churchill</strong> 1930′da <em>“”Revue de Paris”</em> dergisinde bu olayı şöyle yorumluyordu :</p>
<p><span style="color:blue;"><strong><em> “Birinci Dünya Harbi’nde bu kadar insanın ölmesine harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde 5,000 tane ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından bir gece önce atılan ve incecik bir çelik halat ucunda sallanan 26 adet mayındır.”</em></strong></span></p>
<p>İngiliz Generali <strong>Oglander</strong>&#8216;in <em>&#8220;Çanakkale-Gelibolu Askerî Harekâtı&#8221; (Military Operations Gallipoli, Official History of the Great War)</em> adlı yapıtının 1. cildinden : <span style="color:blue;"><strong><em>&#8220;Pek uygun başlamış olan gün, bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez.&#8221;</em></strong></span></p>
<p>Sir <strong>Ccolyen Corbet</strong>&#8216;in, <em>&#8220;Deniz Harekatı&#8221;</em> adlı yapıtının ikinci cildinden : <strong><em><span style="color:blue;">&#8220;Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Gerçek şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu&#8217;na paralel olarak 26 mayın dökmüşler ve keşif gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyata rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır.&#8221;</em></strong></span></p>
<p>Nusret Mayın Gemisinin Künyesi şöyledir :</p>
<p>Tipi: Mayın Gemisi<br />
İnşa: Yeri Almanya<br />
Tonajı: 360 Ton.<br />
Hizmete Girişi: 1912<br />
Boyu: 40 m<br />
Eni: 7,4 m<br />
Çektiği Su: 2 m<br />
Silahları: 1 adet 7,5/40 Top, 2 Adet 4,7 Top, 2 mk. 5 b.<br />
Sürat: 15 Mil<br />
Hizmet Dışı: 16.06.1957<br />
Mayın Kapasitesi: 40 Adet<br />
Gemi Komutanı: Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey<br />
Mayın Grup Komutanı: Yüzbaşı Hâfiz Nazmi Bey<br />
Mürettebat Sayısı: 61 kişi</p>
<p>7/8 Mart 1915 teki gemi personeli :</p>
<p><strong>Hafız Nazmi Bey : Balkan Savaşı’ ndan sonra Çanakkale Boğazı Mayın Grup Komutanlığı ile Kılavuzluğuna atanmıştır. Balkan Savaşı’nda bir iki düşman gemisini batırmıştır. 18 Mart 1915’te kazanılan başarıda büyük payı olan Hafız Nazmi Bey binbaşılıktan emekli olmuştur. Binbaşı Nazmi (Akpınar) 65 yaşında iken 5 Mayıs 1940’ da vefat etmiştir.</strong></p>
<p><strong>Tophaneli Hakkı : Nusrat Mayın Gemisi komutanıdır. Bu görevden iki gün önce kalp krizi geçirmiştir. Tüm uyarılara karşın bu göreve katılmak istemiştir. Mayınların döşenmesinden sonra, geminin düşman projektörlerine yakalanıp, görev başarısızlığa uğrayacak kaygısıyla ikinci bir krizle, Çanakkale’ ye dönemeden vefat etmiştir. Şahadet şerbetini içmiştir.</strong></p>
<p><strong>Öteki Personel : Güverte Yüzbaşısı Hüseyin, Onyüzbaşı Çarkçı Ali, İkinci Çarkçı Ahmet, Üçüncü Çarkçı Yüzbaşı Hasan, Elektrik Zabiti Mülazım Hasan, Top Zabiti Mülazım Kadri Bey ile elli dört deniz eri.</strong></p>
<p>Müttefik donanmasının boğazlardaki tabyaları bombalamaya başlamaları (Şubat 1915) ile birlikte Mart ayına kadar geçen süre içinde, dünyanın en büyük donanması boğaz önünde toplanıyor. Keşif uçuşlarıyla mayın alanları belirleniyor, mayın araştırma ile keşif gemileri boğazın içlerine kadar girip mayınları temizliyorlardı. Nusret’in mayınlarını döktüğü Karanlık Liman önündeki mayın hatları ise tümüyle temizlenmişti.</p>
<p>Uzun süreli bu temizlik çalışmalarının ardından Müttefik donanmasının boğazı geçme girişiminde bulunacağı kesindi. Bunun üzerine Müstahkem Mevkii Komutanlığı daha önceden düşündüğü gibi, bir Alman subayının da teklifiyle elde kalan son 26 Mayını Karanlık Liman’a dökme kararı aldı.</p>
<p>Bu olayın içinde yaşayan Müstahkem Mevkii Kurmay Başkanı Selahattin Adil anılarında şöyle yazmaktadır : <em>“Düşman kesin saldırısının birkaç gün içinde yapılacağı belli oluyordu. Deniz işlerine bakan ve izleyen tecrübeli, sevimli, uysal bir ihtiyar olan Alman Amirali Menter Paşa’nın teklifine uyularak, geride kalan yedek mayınların atılmasına karar verilmiş ve 30 kadar mayın Nusret gemisinde hazırlanmıştı.”</em></p>
<p>Böylece Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa’nın da görevlendirilmesiyle, Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın Gemisi 7/8 Mart gece yarısından az sonra göreve çıkıyordu. Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey’de Nusret Mayın Gemisi’ndeydi.</p>
<p>7/8 Mart gece yarısından az sonra sisli bir havada Çanakkale’den ayrılan Nusret Mayın Gemisi bütün ışıklarını söndürmüş, kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmışlardır. Daha önceden dökülmüş olan mayınların arasından, Nazmi Bey’in kılavuzluğunda geçerek karanlık Liman’a doğru ilerlemeyi sürdürürler. Kıyıya paralel olarak 100′er metre aralıklarla, suyun 4,5 metre altında 26 mayın da sessizlik içinde dökülür. Görev tamamlandığında yine aynı sessizlik, aynı dikkatle geriye dönen Nusret Mayın Gemisi, bir savaşın kaderini değiştirecek 26 mayınlık imzasını bırakmıştır geride.</p>
<p><span style="color:blue;"><big><strong>Ertesi günlerde, Müttefiklerce yeni keşif uçuşları ile mayın taramaları yapılmıştır. Her nasılsa bu 26 sürpriz mayın kendilerini saklamayı başarmıştır. Dahası, Karanlık Koy’da mayın bulunmadığı yolunda  rapor veren İngiliz pilot, bu sürpriz mayınların başarısından bir gün sonra kurşuna dizilmiştir.</strong></big></span></p>
<p><span style="color:blue;"><big><strong>18 Mart günü yaşananlar Türk tarihinde gerçek bir zaferdir. Bu zaferde Nusret Mayın Gemisi’nin başarısı tartışılmazdır. Görüldüğü gibi Nusret Mayın Gemisi ile 18 Mart Zaferi bütünleşmiş, bu zaferle birlikte anılan bir destana dönüşmüştür.</strong></big></span></p>
<p><strong>Nusret, bir çok kahraman savaş gemimizin uğradığı son gibi sökülüp, hurda olarak kullanılmaktan kurtuldu. Ama bir ara yok olmayla yüz yüze kalmıştır.</strong></p>
<p><strong>1999 yılnda Nusret gemisi Mersin limanı içerisinde çürümeye terk edildi. Bir dönem rüzgardan etikilenerek Mersin limanı Atatürk parkı içerisinde gemi yan yatarak karaya vurdu. Tam parçalanaçaktı ki .. Tarsus belediye başkanı Nusret mayın gemisini ordan alarak kara yolu ile Tarsus ilçesine getirip bakıma aldırarak kurtardı. Şu anda Tarsus ilçemizde Nusrat mayın gemisi müze olarak halka açık durumda bakımlı bir biçimde bulunmaktadır</strong></p>
<p><strong><em>[Alıntıdır]</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/nusrat-mayin-gemisi-gercek-bir-kahraman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>AYAK &#8211; Biyolojik Mimari Olarak Kusursuz, Eksizsiz Bir Tasarım&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/ayak-biyolojik-mimari-olarak-kusursuz-eksizsiz-bir-tasarim/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/ayak-biyolojik-mimari-olarak-kusursuz-eksizsiz-bir-tasarim/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Feb 2012 11:51:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2559</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Ayak, 26 kemik, 114 bağ ve 20 kastan oluşan bir sanat eseridir&#8221; Leonardo da Vinci Dıştan bakıldığında, insan vücudünü oluşturan organların boyutları arasında belli bir orantı, bir uygunluk vardır. Bu oran, altın oran [*] dediğimiz biçimde kendini gösterir. Anatomik bir özellik olan bu gerçeği plastik sanatlarla (resim, yontu) uğraşan sanatçılar çok iyi bilirler. Bunlardan biri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/davinci1-276x300.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="276" height="300" /><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Ayak, 26 kemik, 114 bağ ve 20 kastan oluşan bir sanat eseridir&#8221;</em><br />
<strong>Leonardo da Vinci</strong></span></p>
<p>Dıştan bakıldığında, insan vücudünü oluşturan organların boyutları arasında belli bir orantı, bir uygunluk vardır. Bu oran, <strong><em>altın oran</em></strong> [*] dediğimiz biçimde kendini gösterir. Anatomik bir özellik olan bu gerçeği plastik sanatlarla (resim, yontu) uğraşan sanatçılar çok iyi bilirler.</p>
<p><img src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/ayak-estetigi-sinerella.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="117" height="125" style="float:left;" />Bunlardan biri olan ayak, bir sanat eseridir. Ayakları kimse değer vermese de, istatistikler değer veriyor. Beşikten mezara kadar, günde yaklaşık 150 milyon adım atıyoruz. Yaşam boyunca, ortalama 100.000 kilometre yürüyoruz, bu da yaklaşık olarak dünya et­rafında 2,5 tur anlamına geliyor. Günde yaklaşık 3 kilometre yol yürü­yen ortalama bir insan için oldukça etkileyici bir başarı… Ancak, garsonlar, postacılar, gezginler ya da uzun mesafe yürüyüş yapanların al­dığı günlük uzaklık rahatlıkla bunun iki ya da üç katına çıkabiliyor.</p>
<p>Vücut ağırlığı: kalça kemiklerinin meydana getirdiği halka aracılığı ile iki tarafa bölünür. Bu ağırlik kalça eklemi aracılığıyla uyluk kemiğine iletilir. Uyluktan diz eklemi aracılığıyla, bu eklemdeki <em>&#8220;meniskus&#8221;</em> ların çok üstün nitelikli bir biçimde, adetâ amortisör görevi yapmasıyla, bu arada çeşitli bağlar ile kasların da dengelemesiyle ağırlık bacak kemiklerine, onlardan da ayak bilek kemiklerine aktarılmış olur. Ayak bileği eklemine gelmiş olan kuvvet, ayakta üç bölgeye ayrılarak yere geçer; biri topuk kemiği, öteki ikisi de birinci ile beşinci ayak tarak kemikleridir.</p>
<p>Ayak bileği üst üste iki kemik ile bunlara değişik biçimlerde bağlanmış beş küçük kemikten meydana gelmiş olup, tarak ile parmak kemikleriyle sonlanır.  Bu kemiklerin yapılan bağlarla özel bir biçimde düzenlenişi, kaslarla eklem yapı ile eksenlerine göre hareketlilik kazandırılmış olması karşımıza içten dışa konveks bir ayak kubbesini çıkarıyor.</p>
<p>Ayak, bu yapısıyla dik duran bir canlı için en idealdir. Değişik düzlemlere kolaylıkla uyum sağlama, ayağın bu yapısına bağlıdır. Ayak parmaklarının durumu ise gövdenin öne doğru hareketini destekler. Ayak parmaklarını kaybeden insanlar, ayakta dururken, özellikle de yürürken büyük zorluk çekerler.</p>
<p><strong>Vücut ağırlığının evrende oluşan en üst ekonomi ilkesine uygun olarak kemik, kas, bağ ile eklemlerin dengeli bir biçimde meydana getirdiği ayak kubbesinden yere üç noktada dağılması, bu doğuştan gelen düzenin duyarlılığını gösterir. Çok ağır, önemli mekânik görevler üstlenen ayağın, doğal biçiminin değişmesi, insana büyük rahatsızlıklar verir. Çalışma yeteneğini de sınırlar. Eğer, yüksek topuklu ayakkabı ile topuk kemiğinin yere değme düzeyi bozulacak olursa, vücut ağırlığının dengeli bir biçimde yere ulaşımı güçleşir.</strong></p>
<p>Yaşamımız boyunca bizim ağırlığımızı taşıyan, bizlere yaşamımız için en ideal biçimde kurulmuş bir denge halinde bizlere sunulan kemik-kas-bağ sistemi hiç de doğal olmayan girişimlere gelmemektedier. Yaratılışına uygun biçimde yaşamak istemektedir. Böyle bilerek yaratılan muhteşem mimari bir yapı karşısında insan, Yaratıcısının huzurunda eğilmez mi?</p>
<p>Küçük ve zarif bir kadın ayağı, hoş bir ayakkabı içine girdiği zaman, bazı insanlar, bir psikiatrik bozukluk olan ayak fetişisti bile olabiliyorlar. Bunların arasında ünlü kişiler de vardır. Goethe ile İsveçli yazar August Strindberg birer ayak fetişisti idiler.</p>
<p><strong>Kimyacılar bir kaç yıl önce ayak terinin, bileşim olarak genital or­ganlarda üretilen koku maddelerine benzediğini, bundan ötürü de cinsel uyarıcı etki yarattığını buldular. Bu buluş, 19.yüzyılda yaşayan, sevgililerinin ayakkabısından şam­panya içen aşıkların öykülerini akla gtiriyor.</strong></p>
<p>Tiksindirici ayak kokusu ise, ayak teri içinde bazı mikroorganizmaların üremesi sonucu ortaya çıkar. Ayaklar ile eller vücudun herhangi bir öteki bölümünden çok daha fazla ter bezleri içerir (yaklaşık her inç kare başına 3000 bez). Böylece ayaklarda terleme daha fazldır. Bütün ter kokuları için de mikroorganizmalar baş sorumludurlar.</p>
<p>Bütün öteki organlar gibi ayakların da bir çok hastalığı vardır. Ancak bunlardan biri, insanların <em>&#8220;moda&#8221;</em> adı altında dayatmalarından ötürü ortaya çıktığı için, bize önemli geliyor. Bu hastalığın tıpta adı <em>&#8220;Hallux Valgus&#8221;</em> olup, genelde Bunyon adıyla anılır.</p>
<p><img src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/4_39.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="139.5" height="117.5" style="float:right;" /><strong>Hallux Valgus ayak başparmağı ekleminin kökünde ayak başpar­mağının biçim bozukluğundan ya da ayak başparmağı kemikle­rinin büyümesinden kaynaklanan bir şişkinliktir. Bu kemiksi çıkıntı ayakkabınıza sürtündüğünde cilt kızarabilir; alttaki bursa şişer, iltihaplanarak ağrı yapar. Bunun sonucunda oluşan bursit (bursanın iltihaplanması), topallamanıza neden olabilecek kadar yeğin olabilir.</strong> </p>
<p><strong>Büyük olasılıkla daha yaygın olarak dar, sivri uçlu, yüksek topuklu ayakkabılar giydikle­rinden, kadınlarda erkeklere göre 10 kat daha fazla sıklıkla Hallux Valgus oluşur. Ayakkabıdan kaynaklanan baskı, ayak başparmağı ekleminin biçim bozukluğuna neden olur. Bunun yaygınlığı (görülme sıklığı) yaşla birlikte artar. Çünkü hem yaşlı kişilerin ayaklarında artritten kaynaklanan biçim bozuk­luklarının görülme olasılığı daha fazladır, hem de birçok insan ayaklarına uygun ayakka­bılar giymez.</strong></p>
<p><strong>Hallux Valgus&#8217; un oluş nedeni ya da düzeneğini şöyle açıklayabiliriz :</strong></p>
<p><strong>Çıplak ayakla yere basıldığında, vücut ağırlığı topukta % 57, tarak kemikleri ucunda % 45 olarak dağılır. Demek ki doğada ağırlığın çoğu topuğa verilmiştir.</strong></p>
<p><strong>Ökçe yüksekliği 2 cm olan bir ayakkabı giyildiğinde bu ağırlik her iki noktada eşit, % 50 &#8211; % 50 olarak dağılır.</strong></p>
<p><strong>Ökçe yüksekliği 4 cm ise vücut ağırlığı topukta % 43, tarak kemikleri ucunda % 57 olarak dağılır.</strong></p>
<p><strong>Ökçe 6 cm ise ağırlık topukta % 25, tarak kemikleri ucunda % 75 olarak kendini hissettirir.</strong></p>
<p><strong>Ökçe yüksekliği 6 cm den daha fazla ise, tpuk vücut ağırlığının % 10 unu, tarak kemikleri ucu % 90 ını taşımak zorunda kalır.</strong></p>
<p><strong>Bunun yanında bir de sivri, dar uçlu bir ayakkabı giyiliyorsa Hallux Valgus kaçınılmaz olacaktır.  Bu yüzden sağlıklı bir ayakkabının ökçesinin 3 cm geçmemesi önerilmektedir.</strong></p>
<p><big><strong>Bundan ötürü özellikle hanımefendilere modanın buyurduklarına değil, kendi sağlıklarına önem vermelerini öneririz. Aslında her seferinde moda da zerafeti içermemektedir!&#8230;</strong></big></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>[*] Güzelliğin ölçülemeyen bir kavram olmasına karşın, güzellikle bağlantılı olan uyum, <strong><em>altın oran</em></strong>la açıklanabilir. </p>
<p>Bir doğru parçasının (AB) Altın Oran&#8217;a uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan (C) bölünmelidir ki; küçük parçanın (AC) büyük parçaya (CB) oranı, büyük parçanın (CB) bütün doğruya (AB) oranına eşit olsun. </p>
<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/AODogru.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="300" height="46" /></p>
<p>Altın Oran, pi (π) gibi irrasyonel bir sayıdır. Ondalık sistemde yazılışı; 1.618033988749894&#8230;&#8217;tür. -Noktadan sonraki ilk 15 basamak- Bu oranın kısaca gösterimi:  olur. Altın Oranın anlatılması için kullanılan sembol, Fi, demek ki Φ&#8217; dir.</p>
<p>Altın oran insan vücudunun her yerinde görüldüğü gibi, örnekse el ile önkol arasında da gözlemlenebilir</p>
<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/altinoran6.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="376" height="232" /></p>
<p>Burada önkolun (3), ele (2) oranı 1.6 sayısını, demekki altın oranı vermektedir. İnsanın ayak boyu, el bileğiyle dirsek arasındaki uzunluğa eşit olduğundan, el ile ayak arasında da altın oran vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/ayak-biyolojik-mimari-olarak-kusursuz-eksizsiz-bir-tasarim/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ARAPÇA &#8211; Okullarda Yabancı Dil Olarak Okutulacak&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/arapca-okullarda-yabanci-dil-olarak-okutulacak/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/arapca-okullarda-yabanci-dil-olarak-okutulacak/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2012 10:56:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2552</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/arapca-4.gif" alt="#alttext#" border="0" width="364" height="355" /> <span   <span style="color:blue;"><strong>Konfüçyüs</strong>‘e sordular: <em>“Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?…”</em> Büyük filozof, şöyle yanıt verdi: <em>“Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Şöyle ki: Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki dil, çok önemlidir!”</em></span></p>
<p>Dünyada 350 milyon insanın konuştuğu Arapça, bu eğitim öğretim yılında ilk ile ortaöğretimde okutulan yabancı diller arasına girdi. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Merdan Tufan, <em>“Bu öğretim yılından itibaren isteyen öğrencilerimiz yabancı dil olarak Arapça’yı seçerek okuyabilirler.” </em>dedi. </p>
<p>Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Merdan Tufan, Cihan Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, bugüne kadar ilk ile orta dereceli okullarda 8 yabancı dilin okutulduğunu anımsattı. Tufan, <em>“Bu öğretim yılından itibaren Arapça da okutulan yabancı diller arasına dahil edildi. Bundan sonra öğrenci 9 yabancı dilden herhangi birini seçerek hem ilköğretimde hem de ortaöğretimde okuyabilecek.”</em> dedi. </p>
<p>Yabancı dil eğitiminin ilköğretimde 4. sınıftan başladığını anımsatan Tufan, <em>“4 ve 5. sınıflarda üçer saat; 6, 7, 8. sınıflarda dörder saat olarak okutuluyor. Liselerimizde de ortak dersler arasında 9. sınıflarda üç saat; 10, 11, 12. sınıflarda da ikişer saat olarak okutuluyor. Okul türlerine göre bu ders saatleri artıyor. Eğer öğrenci yabancı dili daha fazla öğrenmek istiyorsa, seçmeli dersler arasında yabancı dillerimiz de var, onlardan da seçerek, ders saati sayısını artırabiliyor.”</em> diye konuştu. </p>
<p>İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Rusça, Çince ile Japonca dilleri arasına Arapça’nın da eklendiğini söyleyen Tufan, <em>“Dünyada en çok konuşulan yabancı dil öncelikle İngilizce. Sonra nüfus itibariyle Çince geliyor. Almanca, Fransızca, İspanyolca. Ondan sonra da Arapça geliyor. Mesela bizim yabancı dil olarak seçtiğimiz bazı diller, (mesela Rusça var) bunlar sayı itibariyle daha az kişinin konuştuğu yabancı diller olduğu halde onları da yabancı dil olarak belirlemişiz. Ayrıca bu dillerin özel kurslarda da okutulma imkanı var.”</em> biçiminde sözlerini tamamladı. </p>
<p><strong>İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca gençlerimizin bilimsel açıklamaları izleyebilmeleri için öğretilir. Gönül isterdi ki Latince ile Eski Yunanca da aynı amaçla eğitim programları içine alınsın… Ama nedense bu öngörülmüyor.</strong> </p>
<p><strong>Eğitim programı içinde Çince ile Japonca da bulunduğuna göre, gençlere neden Arapça öğretilmesin?… Arapça öğretmenin başlıca amacı dinimiz İslamın ne olduğunu açıklayan Kur’an- ı Kerimin anlayarak okunmasını sağlamak olmalıdır. Bu dersin bundan ötürü konulduğu inancındayız. Doğru da yapılmıştır. Bilimi izlemek için batı dillerinin öğretilmesi ne kadar doğruysa, Kur’an – ı Kerimin anlaşılarak okunmasını sağlamak ta o kadar önemlidir</strong>. </p>
<p><strong>Arap Yarımadası’nın güneyinde konuşulan lehçeler Standart Arapça’dan o kadar uzaklaşmıştır ki Güney Arapça adıyla ayrı bir dil olarak sınıflandırılabilir. Standart Arapça’nın dışında en önemli Arapça lehçeleri; Mısır Arapçası, Şamî (Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün’de) Arapça, Irak Arapçası, Körfez Arapçası, Hicaz Arapçası, Necd Arapçası, Yemen Arapçası ve Kuzey Afrika Arapçasıdır (Magribî Arapça). Malta adasında konuşulan Malta dili de aslında içine çok sayıda İtalyanca ve İngilizce sözcüğün karıştığı bir Arapça lehçesidir.</strong> </p>
<p><big><strong>Ancak burada önemli bir konuyla karşılaşırız. Kur’an-ı kerimi, Arapça bilen de tam anlayamaz. Dil bilmek ayrı, ilim bilmek ayrıdır. Türkçe bilen sıradan bir kişi, tıp, hukuk, fen bilgisini anlayabilir mi?… Hadis-i şerifte, <em>“Kur’an, Allah’ın metin ipidir. Manalarının hepsi anlaşılmaz”</em> buyuruldu. Kur’an-ı kerim çok veciz olup, bitmez tükenmez anlamlarının bulunduğu, bütün anlamları bildirilse bile, yazmak için kağıt ile mürekkep bulunamayacağı şöyle bildirilmektedir: </strong></big> </p>
<p><big><strong><em>“De ki, Rabbimin [hikmetli] sözleri için, denizler mürekkep olsa, bir o kadar daha deniz ilave edilse, denizler tükenir, Rabbimin sözleri tükenmez.”</em> [Kehf 109] </strong></big></p>
<p><span style="color:red;"><big><strong>Ne var ki, Arapça öğretmenin bir yararı daha vardır. Arapça öğrenirken Arapça harflerle yazıp okumak ta öğrenilecektir. Bu öğrencilerden, hacmi çok geniş olup, bir türlü çözülemeyen Osmanlı Arşivlerini çözüp (déchiffrer edip) Latin alfabesiyle yeniden yazmaları beklenebilir. Bu da, gözardı edilemeyecek çok büyük bir hizmet olacaktır.</strong></big></span></p>
<p><big><strong>Başka önemli bir konu da okullarımızda öğretilmeye çalışılan yabancı dillerde ne kadar az başarı sağlandığıdır. Görüleceği gibi Liseden çıkan hiç bir öğrenci, söz gelimi İngilizce ya da Almancayı, gereği gibi bilememektedir. Bunun tersini söyleme olanağı var mıdır?…</strong></big> </p>
<p><big><strong>Buna benzeyerek <em>&#8220;Arapça da böyle öğrenilecektir&#8221;</em> demek yanlış olmaz. Kur’an – ı Kerimi iyi standart Arapça bilen bir kişi bile zor anlayabildiğine göre, yarım yamalak Arapça öğrenebilmiş bir genç bunda nasıl başarılı olacaktır?… Bu soruyu akıldan çıkarmamak gerekir. Öğretme savında bulunduğumuz yabancı dilleri Eğitim Programlarına, yasak savmak düşüncesiyle yerleştirmememiz gerekir. Oysa yapılan tam da budur!…</strong></big> </p>
<p><big><strong>Daha da öteye giderek, Okullarımızda öğretilmeye çalışılan ana-dilimiz Türkçe ile Edebiyat derslerinde bile gerekli başarının sağlanmadığı görülmektedir. Bu kanıya makalelerimize gençlerimizce yapılan yorumlar nedeniyle varmaktayız. Bunlar bir çok yazılım kusurları taşıdığı gibi, anlatmak istediklerini doğru dürüst söylemekten uzaktır. Bazıları da okuduklarını anlamaktan çok uzaktalar. Sözünü ettiğimiz yorumları izleyerek bunu görmeniz olanağı vardır.</strong></big> </p>
<p><span style='text-decoration:underline;'><span style="color:red;"><big><strong>Bu da gösteriyor ki Eğitim Programına şu ya da bu konuyu almakla iş bitmiyor. Ele alınan konuların çocuklarımıza iyi öğretilmesi gerekmektedir. Bu da halen yürütülen ezberleme sistemi yerine, araştırma ile usavurma yöntemiyle öğretimin sürdürülmesi yoluyla gerçekleşebilir. Demek ki eğitim sistemimizde kökten bir değişmeye gereksinim vardır.</strong></big> </span></span></p>
<p><big><strong>Tersi durumda bir cahiller topluluğuna ulaşmak işten bile değildir!…</strong></big></p>
<p><em><strong>[Bazı alıntılarla telif edilmiştir]</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/arapca-okullarda-yabanci-dil-olarak-okutulacak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ARKEOLOJİK TALAN II?!… &#8211; Sultanahmet Meydanında Bizans Sarayı Kalıntısı Yok Edildi!&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/arkeolojik-talan-ii%e2%80%a6-sultanahmet-meydaninda-bizans-sarayi-kalintisi-yok-edildi-2/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/arkeolojik-talan-ii%e2%80%a6-sultanahmet-meydaninda-bizans-sarayi-kalintisi-yok-edildi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 07 Feb 2012 16:37:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2530</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;AHLAK: Toplumsal aklın* da etkisiyle bireysel aklın ve vicdanın davranışları. Toplumsal akıl, toplumun gelenek, görenek, din ve dış etkilerle oluşmuş herkesçe kabul gören kuralımsı davranışlar.&#8221; &#8220;İnsanlar;&#8221;Susanı korkak,görmezden geleni aptal,affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar.&#8221; Che Guevara “Bir günlük adalet&#8230;  60 yıllık ibadetten faziletlidir”   Hazreti Muhammed.(sav) Televizyon haberlerinde Sultanahmet meydanındaki Bizanz sarayı kalıntılarının yıkılarak, bunun üzerine bir otel yapıldığını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/Screen-Shot-2012-02-05-at-19.37.51.png" alt="#alttext#" border="0" width="393" height="260" /><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;AHLAK: Toplumsal aklın* da etkisiyle bireysel aklın ve vicdanın davranışları.<br />
Toplumsal akıl, toplumun gelenek, görenek, din ve dış etkilerle oluşmuş herkesçe kabul gören kuralımsı davranışlar.&#8221;</em></span></p>
<p><span style="color:blue;"><em>&#8220;İnsanlar;&#8221;Susanı korkak,görmezden geleni aptal,affetmeyi bileni çantada keklik sanıyorlar.</em>&#8221;<br />
<strong>Che Guevara</strong></span></p>
<p><span style="color:blue;"><em>“Bir günlük adalet&#8230;  60 yıllık ibadetten faziletlidir”</em>  <strong><br />
Hazreti Muhammed.(sav)</strong></span></p>
<p>Televizyon haberlerinde Sultanahmet meydanındaki Bizanz sarayı kalıntılarının yıkılarak, bunun üzerine bir otel yapıldığını işittik. Buna ilişkin gazete haberleri aşağıdaki gibidir :</p>
<p><em>&#8220;Sultanahmet’te 1. Derece Koruma Bölgesi içinde yer alan, kentsel ve arkeolojik sit alanı içindeki Bizans Büyük Saray’a ait olduğu düşünülen tarihi yapıyı iş makinalarıyla yerle bir edip yıktılar. Yerine beş katlı otel diktiler. </p>
<p>Bu sırada durumu fark eden uzmanların İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu ile Fatih Belediyesi’ne yaptığı bilidirim sonuç vermedi. Koruma Kurulu bir ay sonra inşaatın durdurulması yönünde karar aldı. Bir ay içinde inşaat beş kat yükseldi, çatı aşamasına geldi. </p>
<p>Sultanahmet Mahallesi 98 ada 1,2,22 ve 33 parselde yer alan inşaat, arkeologlara göre Bizans Büyük Saray’ın üstüne yapıldı. İki parsel yanında, Sultanahmet Eresin Otel’in altında da benzer kalıntılar inşaat sırasında çıkmış, otel sahipleri bu kalıntıları koruma altına alarak müzeye çevirmişti.&#8221;</em> </p>
<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/hippodrome031.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="609" height="484" /></p>
<p>Verilen bilgilere göre yapılan otel, büyük olasılıkla yukardaki resimde (7) ile gösterilen yere, Aya Sofia&#8217; nın tam karşısında yerleştirilmiş olmalıdır.</p>
<p>Sultanahmet Küçükayasofya Caddesi üzerinde 1 ile 2. parseli korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilen, öteki parselleri de 2. derece korunması gerekli kültür varlığı olan yapılar bir gecede yıkıldı. </p>
<p>Ancak yıkımdan önce Fatih Belediyesi’nden güçlendirme izni alındı. İnşaat yapılacak alanın etrafı suntadan tahta paravanlarla kapatıldı. İçeride ne olup bittiğinin görünmemesi için küçük bir delik bile bırakılmadı. Ardından önce tarihi binalar yıkıldı. Temele kadar inildi. Altta Bizans Büyük Saray’a ait duvar kalıntıları ile tarihi yapılar çıktı. Bunlar da iş makineleri ile yıkıldı. </p>
<p>Tüm bunlar olup biterken ne Büyükşehir ne de Fatih Belediyesi’nden bir yetkili uğradı. Temel betonlarının bir kısmı atılıp tarihi duvarların iş makineleri ile yıkıldığı sırada çevredeki işyeri sahiplerinden yakınma geldi. </p>
<p>İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanları adrese gittiklerinde gördükleri manzara karşısında şaşkına döndü. Bizans Büyük Saray’a ait olduğunu düşündükleri 4 metre genişliğinde yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki tarihi duvarlar yerle bir edilmişti. Uzmanlar, bunu yapmalarının yasak olduğunu, inşaatı durdurmaları gerektiğini söyledi. ama gözlerinin önünde yıkım sürdürüldü.</p>
<p>Geçen 15 Aralık günü tespit edilen bu durum, İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu’na, Fatih Belediye Başkanlığı’na ivedilikle bildirildi. Koruma Kurulu bu şikâyeti tam 1 ay sonra gündeme aldı. </p>
<p><strong>18 Ocak 2012 tarihli Koruma Kurulu kararında şöyle denildi:<em> “Açığa çıkan tarihi duvar kalıntılarının İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nce kalıntı rölevesinin ve niteliğini açıkça belirten raporun hazırlanarak kurulumuza iletilmesine, söz konusu alanda her türülü inşai faaliyetlerin ivedi olarak durdurulmasına, 1 ve 2 parsellere ait güncel röleve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin kurulumuza iletilmesine karar verildi.” </em></strong></p>
<p>Ama otel yapımı bu arada çatı düzeyine erişmiş bulunuyordu.</p>
<p>Bir kurul yetkilisi şunları söyledi <em>  “Tarihi yarımada bütününde yapılaşma ve araştırma için yapılacak temel kazıları müze denetiminde olmalıydı. Ancak belediye haber bile vermedi. Belli ki inşaatı yapanlara arka çıkılıyor. Kurulun gündemine geç alınması da şüpheli. Çünkü geçen yıl nisan ayında bir karar aldık. Bu tür acil durumlarda faksla ya da telefonla gelen ihbarlar karşısında kurul toplanana kadar inşaatın durdurulmasına karar vermiştik. Bir şeyler döndü ama ne olduğunu anlamış değilim. Belediye de kurul yöneticileri de bu durumdan mesuldür.” </em></p>
<p>Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Başkanı <strong>Doç. Dr. Necmi Karu</strong>l : <em>“Dehşete kapıldım. Bu bir vandalizm. Belli ki bir yapı kompleksine ait duvar kalıntıları. Saraya ait bir yapı gibi görünüyor. Gözümüz gibi baktığımız tarihi yarımadada bu nasıl yapılır? Belediye nerde? Koruma Kurulu nerde? Hiç kimse görmemesi ilginç. Arkası oldukça sağlam biri olmalı. 2863 sayılı yasa hapis cezası öngörürken bu nasıl bir cüret? Ancak yasa var ama kâğıt üzerinde, uygulayacak yönetici yok! Fourseasons Otel daha önce Bizans Sarayı üzerine yapıldı. Buradan cesaret alıyorlar.”</em></p>
<p><big><strong>Arkeolojik bulgular konusunda başlıca yakınmamız, bunların Osmanlı İmparatorluğu döneminde, <em>&#8220;İmparatorlukta taştan bol ne var?…&#8221;</em> denilip, padişahlarca verilen özel izinlerle yurt dışına çıkarılmalıydı. Dahası bir seferinde bunların taşınması için devlet bütçesinden para da ödenmişti.</strong></big> </p>
<p><big><strong>Böylece hazine değerinde arkeolojik buluntular dünyanın çeşitli kentlerindeki müzelerde segilenmektedirler. Bunların geri alınması için çaba harcanıyor. Ama bir kez <em>&#8220;Atı alan Üsküdarı geçmiş&#8221;</em> bulunuyor.</strong></big></p>
<p><big><strong>Ama yurt dışındaki bu zenginlikler hiç olmazsa, yurdumuzdan uzakta olsalar da, bizden birer parça olarak varlıklarını korumaktalar… Günümüzde yapılan ise tarihi değerleri yok ederek güzellik düşmanlığı (vandalisme) gerçekleştirmektir.</strong></big></p>
<p><big><strong>Böyle davranmanın nedeni ise, gözü dönmüş yapı yüklenicilerinin doymak bilmez gelir (rente) elde etme tutkularıdır. Acaba sırada yıkılıp yok edilecek hangi değerler var?… Haydarpaşa Garı, Selimiye kışlası gibi yapıları bunların saıdırısından koruyabilecek miyiz?&#8230;</strong></big></p>
<p><big><strong>Buna pek olanak yok gibi gözüküyor. Çünkü <em>&#8220;enerji elde etmenin yanında, bir kaç kırık çanak çömleğin ne değeri olur?…&#8221;</em> diyerek Bergamadaki Allianoi antik kenti ile Hasankeyf&#8217; i baraj suları altında bırakmaya çalışmuyor muyuz?… Bu düşünce biçimi ile davranışlar değer bilmez vandalları yüreklendirmektedir.</strong></big></p>
<p><big><strong>Gözü dönmüş, antik değerleri sistemli bir biçimde yok eden bu çıkarcıların elinden, söz gelimi Ayasofyayı nasıl kurtarabileceğizi şimdiden düşünmek zorunda olduğumuz kanısındayız!!&#8230;</strong></big></p>
<p><strong><em>[Bazı alıntılarla telif edilmiştir.]</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/arkeolojik-talan-ii%e2%80%a6-sultanahmet-meydaninda-bizans-sarayi-kalintisi-yok-edildi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>MA&#8217;UN SURESİ&#8230;</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/maun-suresi/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/maun-suresi/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 11:58:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2516</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Gönlünü yıkayıp arıtmamışsan, habire abdest alıp durmaktan fayda bekleme!&#8230; &#8221; Hz.Mevlana &#8220;Hile ve ihanet güçsüz insanların işidir.&#8221;    La Rochefaucaul Mâ&#8217;ûn Suresi, indiriliş sırasına göre 17 nci, elimizdeki kur&#8217;ana göre 107 nci Suredir. Surenin adını oluşturan mâ&#8217;ûn sözcüğü, bu Surenin sonuncu sözcüğü olup, Malın zekâtı, ufak tefek gereksinimler anlamını taşır. Bu Sure inananların yardım yapmaları, namazı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/maun.jpg" alt="#alttext#" border="0" width="322" height="155" /><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Gönlünü yıkayıp arıtmamışsan, habire abdest alıp durmaktan fayda bekleme!&#8230; &#8221; </em><br />
<strong>Hz.Mevlana</strong></span><br />
<span style="color:blue;"><em>&#8220;Hile ve ihanet güçsüz insanların işidir.&#8221;</em>  <br />
 <strong>La Rochefaucaul</strong></span></p>
<p>Mâ&#8217;ûn Suresi, indiriliş sırasına göre 17 nci, elimizdeki kur&#8217;ana göre 107 nci Suredir.</p>
<p>Surenin adını oluşturan mâ&#8217;ûn sözcüğü, bu Surenin  sonuncu sözcüğü olup, Malın zekâtı, ufak tefek gereksinimler anlamını taşır.</p>
<p>Bu Sure inananların yardım yapmaları, namazı gösteriş amaçlı kılmamalarını uyarma için indirilmiştir.</p>
<p>Türkçe anlamı şöyledir :</p>
<p><strong>1 Gördün mü o, dini yalan sayanı?</p>
<p><strong>2 İşte odur yetimi itip kakan;</strong></p>
<p><strong>3 Yoksulu doyurmayı özendirmez o.</strong></p>
<p><strong>4 Vay haline o namaz kılanların/dua edenlerin ki,</strong></p>
<p><strong>5 Namazlarından/dualarından gaflet içindedir onlar!</strong></p>
<p><strong>6 Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.</strong></p>
<p>7 Ve onlar, kamu hakkının yerine ulaşmasına/zekâta/ yardıma/iyiliğe engel olurlar.</strong></p>
<p>Yeğin bir uyarı niteliğinde olan bu sure için <strong>Prof. Yaşar Nuri Öztürk</strong> &#8220;MAUN SÜRESİ TOKATLIYOR….&#8221; demektedir. Sözü gene Prof. Öztürkün deyişiyle sürdürürsek,</p>
<p><em>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın en büyük mucizelerinden biri bu surede saklı.</p>
<p><em>Bu sure, din adı ve maskesi altında dinsizlik yapanları tokatlıyor. Bu mucizeler mucizesi surede cevaplanan hayatî sorular şunlardır:</em></p>
<p><em>Din adı altında dinsizlik nasıl yapılır?&#8230;</em></p>
<p><em>Bu maskeli ve sinsi dinsizliğin belirtileri nelerdir?&#8230;</em></p>
<p><em>Din adı altındaki dinsizliğin kullandığı en önemli maske nedir?&#8230;</em></p>
<p><em>Peygamberimizin Mâûn Suresi ile ilgili fiilî ve sözlü yorumlarının üstü nasıl örtüldü?…&#8221;</em></em></p>
<p><em>&#8220;Kur&#8217;an neden, &#8216;Takva veya dindarlık Tanrı ile insan arasında bir değer ölçüsüdür ama insanlar arasında bir değer ölçüsü asla değildir!&#8217; diyor?&#8230;</p>
<p><em>Müslüman toplumları çürütüp çökertecek iki büyük bela hangileridir?&#8230;</em></p>
<p>Mâûn Suresi’nin akla getirdiği temel sorular bunlardır.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Allah ile aldatanlar o surenin Arapça telaffuzunu her yerde, hem de &#8216;namaz suresi&#8217; diye öğretirler ama ne anlama geldiğini, ne demek istediğini asla öğretmezler. Çünkü o suredeki muhteşem mesajın bilinmesi halinde &#8216;Allah ile aldatanların din üzerinden dünyalık toplamaya yönelik oyunları&#8217; tarumar olur.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Mâûn Suresi, iki zulme savaş açıyor:</p>
<p><strong><em>1. Kamu malları talanı yani ğulûl,</em></p>
<p>2. Riyakârlık yani göründüğü gibi olmamak veya olduğu gibi görünmemek</strong>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Ğulûl, Kur&#8217;an dilinin aşılmamış ustası Isfahanlı Râgıb (ölm. 502/1108) tarafından, ölümsüz eseri &#8216;el-Müfredât&#8217;ta, &#8216;hıyanetin zırha büründürülmesi, kılıflanması&#8217; diye tanımlanmıştır.</p>
<p><em>Demek oluyor ki, ğulûl suçu işlemek kadar bu suçu işleyenleri &#8216;zırhlamak, kılıflamak&#8217; yani korumak da suçtur. Nitekim, Mâûn Suresi, suçu tanıtırken, &#8216;kamu hak ve imkânlarının yerine ulaşmasına engel olurlar&#8217; demekte, kamu malının bizzat gasp veya talanını şart koşmamaktadır.</em></p>
<p><em>Yani aktif ğulûl ne ise pasif ğulûl de odur. Birileri bizzat çalıp zimmete geçirir, birileri de çalanları koruyup savunur. Onlara zırh ve kalkan olur. Onların yakalanmaması, yargı önüne çıkarılmaması için bin türlü oyun sergiler. Esasen, ğulûl türü suçlar bu iki unsur birleşmeden işlenemez. Aktif aşırıcıların pasif koruyucuları mutlaka olacaktır. Bu koruyucular, genellikle, yönetim mevkilerinde olanlardır.&#8221;</em></em></p>
<p><em>&#8220;Kur&#8217;an araştırmalarının olmazsa olmaz kaynaklarından biri sayılan Isfahanlı Râgıb, andığımız anıt eserinde, ğulûl sözcüğünün geçtiği şu hayatî ilkeyi de Peygamberimizin dilinden nakletmektedir:</p>
<p>&#8220;Kamu emanetlerine hıyanet ve kamu haklarından hırsızlık olmayacaktır.&#8221; (Hadis için ayrıca bak. İbn Hanbel, Müsned, 4/325; Ebu Davud, cihad bahsi: 2766 numaralı hadis)&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Mâûn Suresi, ğulûl suçu işleyenlerin din açısından durumlarını hükme bağlayan bir suredir. Bu kısa ama sarsıcı surede insanlığa şunlar söyleniyor:</p>
<p><strong><em>1. Dinin inkârı, bir söz meselesi değildir, bir fiil ve davranış meselesidir. Dini sözle ikrar edenler, hatta övenler, hatta onun savunuculuğunu yapanlar bile bazı fiilleri yüzünden o dini inkâr edenler arasına girebilir.</em></p>
<p>2. En büyük ve en yıkıcı din inkârı olan bu &#8216;yalanlama&#8217; şeklinin belirtileri ana başlıklar halinde ikidir: Birincisi, kamu hak ve imkânlarının, ait oldukları yere ulaşmasına engel olmak; ikincisi de, ibadetleri şov aracı yaparak dine riyakârlığı sokmak.</strong>&#8220;</em></p>
<p>Konunun uzmanlarından <strong>Prof. Yaşar Nuri Öztürk&#8217;</strong> ün Mâ&#8217;ûn Suresinin yorumu için söyledikleri bunlardır.</p>
<p><big><strong>Bu <em>&#8220;vesile&#8221;</em> ile bir kez daha anımsamamız gerekir ki, <span style="color:red;">Kur&#8217;an-ı Kerim bir dua kitabı değildir</span>. Orada yazılı hiç bir tümcede yaradana yakınma anlamı olamaz. Oysa dualarımız birer yakınma, Yaradanın katına ulaşmasını  hedeflediğimiz istemlerimizden ya da şükürden ibarettir.. </strong></big></p>
<p><big><strong>Kur&#8217;an sureleri dua olamaz. Çünkü Kur&#8217;anın tümceleri Allah&#8217; ın kelamıdır. Bize neyin sevap, neyin günah olduğunu, günahkarlar ile sevap işleyenlerin sonlarının ne olacağını, dinimizin neler buyurduğunu, bazı bilimsel gerçekleri, bazan açık bir dille, bazan da simgesel olarak açıklamaktadır. Bunları yineleyerek okumak olsa olsa sevap olur. Ama birer dua olamaz.</strong></big></p>
<p><big><strong>Her peygambere gönderilen kitap, anlaşılarak okunsun diye, onun cemaatinin diliyle indirilmiştir. Hz. Muhammedin topluluğu Arap olduğu için Kur&#8217;an-ı Kerim de Arapça olarak gönderilmiştir. Buradan yola çıkarak Arapçanın kutsal olduğunu savunmak <em>&#8220;abesle iştigal&#8221;</em> olur. Çünkü Arapça da, her ulusun ana-dili gibi, Arap topluluğunun dilidir.</strong></big></p>
<p><big><strong>Yaradan Kur&#8217;an-ı Kerimi anlayarak okumamızı buyurduğu için, O&#8217;nu ya Arapça öğrenip indirildiği dilde, ya da kendi dilimizde okumamız gerekir. Dualarımız da kendi ana-dilimizde olmalıdır.</strong></big></p>
<p><big><strong>Hiç kuşkunuz ya da duraksamanız olmasın, sizin ana-dilinizi Allah bilip, anlamaktadır!…</strong></big></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/maun-suresi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>PALEONTOLOJİ SAHTECİLİĞİ</title>
		<link>https://www.yalcinguran.com/2012/02/paleontoloji-sahteciligi/</link>
		<comments>https://www.yalcinguran.com/2012/02/paleontoloji-sahteciligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 10:27:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Yalçın Güran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kategorilenmemiş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.yalcinguran.com/?p=2512</guid>
		<description><![CDATA[“aptalca bir sözü milyonlarca insan söylese bile o söz yine aptalcadır” Bertrand Russell Bir söylentiye göre : Yukardaki resimde gördüğunüz çekiç bir kum taşı içinde bulunmuştur. Demek ki ilkesel olarak, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Kesif 1844 yilinda Fizikçi David Brewster&#8217; ce yapildi. (Kingoodie, Myinfield-Ingiltere). Ingiliz jeoloji araştırma merkezinden Dr. A. W. Med&#8217; in yaptığı analizlerde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img style="display:block; margin-left:auto; margin-right:auto;" src="http://www.yalcinguran.com/wp-content/uploads/2012/02/Screen-Shot-2012-02-02-at-12.39.26.png" alt="#alttext#" border="0" width="415" height="247" /><br />
<span style="color:blue;"><em>“aptalca bir sözü milyonlarca insan söylese bile o söz yine aptalcadır”</em><br />
<strong>Bertrand Russell</strong></span></p>
<p>Bir söylentiye göre :</p>
<p><em>Yukardaki resimde gördüğunüz çekiç bir kum taşı içinde bulunmuştur. Demek ki ilkesel olarak, bu kum taşı oluşurken çekiç oradaydı. Kesif 1844 yilinda Fizikçi <strong>David Brewster&#8217;</strong> ce yapildi. (Kingoodie, Myinfield-Ingiltere). Ingiliz jeoloji araştırma merkezinden <strong>Dr. A. W. Med&#8217;</strong> in yaptığı analizlerde bu kum taşının yaşının 360 ile 460 milyon yil oldugu saptandı.</em></p>
<p>Demek ki çekicin de o kadar eski olması gerekiyor. Ama bilim dünyasına göre boyle bir şeyin olanağı yok!&#8230;</p>
<p>Çünkü, Yaklaşık 435 milyon yıl önce, dünyada insan yaşamıyordu, ama paleozoik dönem’in silüryen bölümünde, çene ile dişleri olan balık türleri gelişmeye başladı. Öte yandan ıstakoz ile karidesi andıran bazı garip biçimli kabuklulara da rastlanıyordu. Paleozoik dönem’in kambriyum bölümündeki hayvan fosilleri, üç bölmeli deniz böceği türünün, bedenlerinin yumuşak kısımlarını korumak amacı ile kabuk geliştiren ilk hayvanlardan olduğunu kanıtlamaktadır</p>
<p>400 milyon yıl önce, kayaların varlığına karşın, yeryüzü gene de yeşilliklerle kaplı idi. Hayvanları barındırabilecek bu ortam gelişince, sudan çıkan bazı hayvanlar karaya uyum sağlamaya başladılar, Bu ilk hayvanlar, büyük bir olasılıkla yengeçler, örümcekler, hamamböcekleri ile kırkayaklardır.</p>
<p><strong>Bu yukarda adı geçen hayvanların çekiç yapıp kullanmaları olanağı yoktur!… Öyleyse bundan 400 milyon yıl önce yeryüzünde insanların var olduğu, bir de paleontolojik bulgu kanıtıyla söylenmek isteniyor. Belki de o dönemde hehüz insanın yaşamadığı bilindiğine göre, bu çekicin uzaydan gelmiş bir varlıkça kullanıldığı dolaylı olarak anlatılmaya çalışılıyor.</strong></p>
<p><big><strong>Hemen söyleyelim : Resmi görülen çekiç, galaksi içi ya da galaksiler arası uzay yolculuğu yapabileceği düşünülen bir varlık için aşırı derecede kaba, sabadır. Bir uzaylının bu yapıda bir alet kullanabileceğini değil söylemek, düşünmek bile ileri derecede ahmaklık olur.</strong></big></p>
<p><big><strong>Öte yandan, buluşu yapan fizikçi David Brewster, British Association for the Advancement of Science&#8217; da verdiği bir bildiride Kingoodie (Perth &#038; Kinross, Scotland) yakınında Mylnefield Quarry&#8217; de bulduğu bir kumtaşı kayası içine gömülü bir ÇİVİ&#8217; den söz etmiştir. Demek ki bulunan bir ÇEKİÇ değil, kumtaşına gömülü, bir bölümü dışarda olan bir çividir. Buna ilişkin bir fotoğraf ta yoktur.</strong></big></p>
<p><strong>Öyleyse fotoğrafta kaya içine gömülü çekiç, ne için yapıldığı aklı başında herhangi birinin anlamasına olanak olmayan, bir düzentileme (mise en scène) dir. Böyle bir sahteciliğe neden girişilmiştir?!… Buna bizim yanıt verebilmemiz olanağı yoktur.</strong></p>
<p><strong>Çekicin içinde bulunduğu kumtaşının yaşı, olası olarak C 14 yöntemiyle saptanarak, bundan 360 &#8211; 460 yıl öncesini gösterdiği söylenmiş. </strong></p>
<p><strong>İyi de, aynı zamanda çekicin yaşı neden aynı yöntemle bulunarak bildirilmemiş?… Büyük olasılıkla çekicin yaşı bu günleri gösterecekti de bu yüzden bu bilgi gözardı edilmiştir. Diyebiliriz.</strong></p>
<p><strong>Buna benzer bir durum, ama sahtecilikle ilgisi olmadan bir örnek olarak, Giza Piramitlerinde gözlenmektedir. Piramitler üzerinde yapılan Karbon-14 tarih belirleme çalışmaları  M.Ö 71.000 yılını göstermektedir. Ancak bu piramitlerin değil, onların yapıldığı taşların yaşını gösterir. Piramitler M.Ö. 2500 &#8211; 2800 tarihleri arasında yapılmışlardır.</strong></p>
<p><strong>Bu çekiç buluntusuna benzer onlarca bilgiyi içeren bildiriler internette nice zamandır dolaşıp durmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Bunlardan elde edilebilecek yararı bizim anlama olanağımız yoktur!…</strong></p>
<p><big><strong>Bu tür düzmece bilgileri vermekle gerçek bilimimin verileri çürütülmek istenmekte olabilir?… </strong></big></p>
<p><big><strong>Ya da uzaylıların milyonlarca yıl önceden bile dünyamıza geldiklerini ispatlıyan kanıtlar ileri sürme çabası içinde bulunulmaktadır.</strong></big></p>
<p><big><strong>Her iki tutumun da ne yararı olabileceğini mantıkla bağdaştırma olanağı yoktur. Bunlar insan zekasını küçümseyen davranışlardan başka bir şey değildir.</strong></big></p>
<p><big><strong>Biz, uzaylıların dünyamızı <em>ziyareti</em> konusundaki fikirlerimizi <em>&#8220;UZAYLILAR?!… – Aramızda Bizimle Birlikte Yaşamaktalar Mı?…&#8221;</em> başlıklı makalemizde anlatmış bulunuyoruz. Bu makaleyi okumanızı öneririz</strong>.</big></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.yalcinguran.com/2012/02/paleontoloji-sahteciligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
