DEVRİM TARİHİMİZDE ZOR BİR DÖNEM!…

#alttext#
“Efendiler hayatın felsefesi, tarihin garip tecellisi şudur ki, her iyi, her güzel, her faydalı şey karşısında onu imha edecek bir şey belirir. Bizim lisanımızda buna irtica derler. İyi bir şey yaptınız mı biliniz ki bunu imha etmek için karşınıza muhalif, mürteci bir kuvvet çıkacaktır. Bu yüzden, yapmadan önce çıkacak kara kuvvetin imhası tedbirini almış olmak lazımdır.”
Mustafa Kemal bu sözleri, 19 Ocak 1923 günü İzmit’te halkın karşısında söylüyordu.

Bizlerin çoğu “akıl değmemiş” gerici (irticai) kafaların yalnız günümüze özgü yapılar olarak biliyoruz. Ne var ki, bu tür kafa yapılarının daha Cumhuriyet ilanından önce de var oldukları bir gerçektir. Bu konuya Mustafa Kemal Nutkunda değinmektedir. Devrimin zor günleri olan olaylar şöyle gelişmiştir :

Lozan günleriydi. İsmet Paşa ile Türk Heyeti 17 Kasım 1922 de Lozana gitmek için yola çıkmıştı. İlahi bir adalet!… Aynı gün Sultan Vahidettin İngilizlere sığınmış, Malaya zırhlısıyla Maltaya doğru yola çıkmıştı. Sultan kaçıyordu.

Aradan bir kaç gün geçtikten sonra, Lozan’ da konuşmalar sürerken bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey, Gazinin TBMM sindeki başkanlık odasına gelerek O’ nu Refet (Bele) Paşanın Etlikteki bağ evine akşam yemeğine davet etti. Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan, o sırada Ankarada bulunan ortak arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Paşa’ nın (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için Gazi’ nin onayını aldı.

Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa akşam sofrada bir araya geldiler.

Yemekte hatır sormalar yeni bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gaziye dönüp, “Kemal” dedi, “davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz. Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu var. Bugün seninle o konuyu da konuşmak istiyoruz.”

Hisleri O’ nu yanıltmazdı. Bozuntuya vermedi “Buyurun, konuşalım!… dedi.

Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı : “Kemal!… Bu Meclis senden korkuyor, o yüzden sana gelemiyor, tüm yakınmalar başbakan olarak bana geliyor…”

Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı, “Neyimden korkuyorlarmış?…” deyiverdi. Rauf Bey konuya doğrudan girdi : “Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar, Dedikodular giderek yayılıyor. Bazan o kadar abartıyorlar ki, eline bir fırsat geçerse, senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”

Gazi donup kalmıştı. Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Rauf Bey ise içini dökmeye başladı : “Kemal!… Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı. En çok sen çaba gösterdin, kurtardın, biz de sana yardım ettik. Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.”

Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı “Peki Rauf, Sultan Vahidettin için sen ne düşünüyorsun?…” diye sordu

Rauf Bey’ in yanıtı şöyle oldu : “Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinciliğini yaptı. Boğazımda padişahın ekmeği var. Şimdi o ekmek benim gırtlağımda. Nen yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim. Benim rejim sorunum yok. Üstelik, madem sordun, söyliyeyim, Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım. Dini terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım. O makamlar uhrevi makamlar. Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil. Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakıyet yönetimidir, cumhuriyet değil.”

Gazinin yüz hatları gerilmişti. Ev sahibi Refet Paşaya döndü; “Sen ne düşünüyorsun Refet?…” diye sordu. “Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!…” deyip kestirip attı Refet Paşa.

Gazi, masadaki Fuat Paşa’ ya, “Senin görüşün Fuat?…” diye sordu. Fuat Paşa Gazinin Harbiyeden sınıf, dahası sıra arkadaşıydı. Hukukları daha derindi. St. Joseph mezunuydu, demek ki askeri oluldan değil sivil liseden Harbiye’ ye biraz da geç katılmıştı.

Fuat; “Paşam”, dedi, “biliyorsunuz uzun süredir Moskova’ daydım, duruma muttali değlim, izin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!…”

Demek ki o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!…” diyemedi. Masada olmayan dördüncü kişi, Kazım Karabekir Paşa ise Erzurumdaydı, telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak kararı bekliyordu. Beşinci kisiyse, kendisiydi. Anadoluya geçen ilk beş komutan işte masadaydılar. Henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu.

“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?…” diye sordu Gazi.

“Yarın kürsüye çık, bunları yapmayacağına söz ver!…” diye yanıtladı Rauf Bey.

“Bana bir kağıt verin…” Bağ evinde gece yarısı kağıt bulamadılar. içtiği sigaranın kutusunun kapağını yırttı, arkasına hırsla yazdı : “Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı en yüce icrai organ olan TBMM verecektir.” Bunu yüksek sesle okuyup, sordu : “Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi?… Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?…”

“Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!…” dedi Raof Bey.

O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı. Bunu biliyorlardı. Masadaki komutanlar rahatladılar. Sofra, buz gibi olmuştu. Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu. O günden sonra Gazi yollarını bu arkadaşlarından da ayırmak zorunda olduğunu görmüştü.

Ertesi gün kürsüye çıktı, yazdıklarını aynen okudu. Meclis ile komutanlarla bir tartışmaya girmeden bu bunalımı atlatmalıydı. Öyle de yaptı.

Bundan sonraki günlerde TBMM nin, yasa gereği yeniden seçimi gündeme geldi. Gaziyi yeni meclise sokmamak için türlü entrikalar yapıldı. Ama O bütün bunların üstesinden gelerek meclise girmeyi başardı. Ardından da Cumhuriyeti ilan etti.

Rauf Bey Lozana gönderilen heyete başkanlık etmek istiyordu. Ama kendisi Mondros mütarekesinin imzasında bulunduğu için uygun görülmedi. Yerine İsmet İnönü gönderildi. Bu yüzden Rauf Bey’ in bir kuyruk acısı vardı, ondan bunları yapıyordu diyebiliriz.

İyi de öteki silah arkadaşı komutanların yaptıklarına ne demeli?… Bunun tek nedeni vardı. Gazi’ yi etkisiz hale getirdikten sonra “ikbal” yolunda birer külah kapma peşindeydiler!…

Halkımızın, Osmanlıdan miras olarak gelen, din konusunda duyarlılığı vardır. Bu toplumun yumuşak karnını oluşturmaktadır. Bunu çok iyi bilen siyasetçiler ile onları dışardan destekleyenler, 1940 lı yılların ikinci yarısından bu yana hep dini sömürerek post kapma yarışına girdiler. Bunu yaparken de “Halk böyle istiyor” lafının arkasına sığındılar. Başarılı da oldular!… Sonunda bu günlere ulaştık.

Halkın her istediği yurt yönetimi (politika sözcüğünün anlamı budur) için uygun değildir. Söz gelimi, halkın büyük bir bölümü töre ile töre cinayetlerine, kan davalarına hoşgörü ile yaklaşıp, bu biçimde yaşamayı istemektedir. Bunları onaylayıp, politikayı bunların doğrultusunda yönetme olanağı olabilr mi?!!… Bunu yapmak işin kolayına kaçmak, çıtayı adam akıllı aşağıya çekmek demektir.

Bu düşünce insana abes geliyor, değil mi?… İşte din konusu da böyledir. Çünkü din kutsal bir olgudur. Allah ile kul arasındaki bir süreçtir. Böyle de kalması gerekir. Dine politika bulaştırırsanız bundan din de, yurt yönetimi de zarar görür. Batılı toplumlara bakınız. Hangisinde din ile yurt yönetimi birbirine karıştırılmaktadır?… Hiçbirinde böyle bir karışım göremazsiniz. Bundan ötürü hiçbirinde de din elden gitmiş değildir!…

Ne zaman yurt yönetimi ile din konusunu birbirinden ayrı tutmayı başarabilirsek, ancak o zaman ADAM GİBİ ADAM olabileceğimiz bir gerçektir. Başka türlüsü söz konusu bile değildir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>