Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir
Oscar Wilde

LEONID BERNSTEIN

Yalçın Güran

conductor1.jpg

"Dehanın 10'da 1'i yetenek 10'da 9'u da çalışmaktır."
Albert EINSTEIN



"west side story" müzikali - sinema filmi ile geniş kitlelere seslenmeyi başarmış Amerikan, yahudi besteci, orkestra şefi Leonard Bernstein, 25 agustos 1918'de Lawrence, massachusetts'da dünyaya gelmiştir. 

Harvard'dan 1939'da mezun olduktan sonra Philadelphia'daki Curtis Institute of Music'de eğitimini sürdürmüştür. Bu okulda Isabella Vengerova ile piyano, Fritz Reiner ile orkestra şefliği, Randall Thompson'la da orkestrasyon çalışmıştır. 1940 yılında, Boston senfoni orkestrasının o zaman yeni kurulmuş olan Tanglewood yaz enstitüsünde, orkestranın efsanevi şefi Serge Koussevitsky'in asistanı olarak da görev yapmistir.

Benstein, ilk kadrolu orkestra şefliği görevine New York filarmoni orkestrasında yardımcı orkestra şefi olarak 1943 yılında başlamıştır. 14 kasım 1943 günü, ünlü şef Bruno Walter (Gustav Mahler'in yakın dostu) hastalığı nedeniyle radyodan canlı yayınlanacak Carnegie Hall konserini yönetemeyecegi anlasilinca, birkaç saat icinde görevi devralan Bernstein cok başarılı olmuş, klasik müzik çevrelerinde ilk kez üne kavuşmuştur. 1951 yılında Şilili aktris - piyanist Felicia Montealegre ile evlenmiştir. Bu evlilikten üç cocugu dünyaya gelmiştir.

1958-1969 yılları arasında New York filarmoni orkestrasının müzik direktörlüğünü yapan Bernstein, pek çok müzikseverin gözünde bu orkestrayla özdeşleşmiştir. yaptıgı 400'den fazla müzik kaydının yarısından fazlası bu orkestra ile yapılmıştır. 60'lı yıllarda yaptıgı Mahler senfonileri kayıtlarıyla bu bestecinin hakettiği ilgiyi bulmasında büyük rol oynamıştır. aynı zamanda yakın bir arkadaşı olan Amerikan besteci Aaron Copland'ın yapıtlarını da sıkça yönetmiş olan Bernstein, 1953 yılında Milano'daki Teatro Alla Scala*'da başrolde Maria Callas'ın oynadığı Cherubini'nin "medea" operasını yöneterek bu tiyatroda opera yöneten ilk Amerikan orkestra şefi olmustur.

"west side story"'nin müziğini 1957'de besteleyen Bernstein, daha önce de wonderful town (1953) ile candide (1956) adlı Broadway müzikallerini bestelemiştir. Klasik müzik repertuarına ise üc senfoni (jeremiah (1943), age of anxiety ve kaddish (1963)), chicester psalms (koro ile orkestra icin, 1965), mass (1971) gibi değerli yapıtlar kazandırmıştır.

23 ile 25 aralık 1989 tarihlerinde Berlin duvarının her iki tarafında verdiği, Beethoven'in 9.senfonisinin calındıgı "berlin özgürlük konserleri" ile dikkatleri üzerinde toplayan bernstein, son konserini 19 agustos 1990'da, Langlewood' daki Koussevitsky Memorial Concert'de Boston Senfoni Orkestrasıyla vererek şu yapıtları çaldırmıştır: Benjamin Britten: three sea interludes, Lennie Bernstein: arias & barcarolles ile Beethoven'in 7.senfonisi.

Kaynak : sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=leonard+bernstein -

BAŞLICA YAPITLARI :

Sahne Çalışmaları

Fancy Free (ballet), 1944
On The Town (musical), 1944
Facsimile (ballet), 1946
Peter Pan (songs, incidental music), 1950
Trouble in Tahiti (opera in one act), 1952
Wonderful Town (musical), 1953
On the Waterfront (film score), 1954
The Lark (incidental music), 1955
Candide (operetta), 1956 (new libretto in 1973, operetta revised in 1989)
West Side Story (musical), 1957
The Firstborn (incidental music), 1958
Mass (theatre piece for singers, players and dancers), 1971
Dybbuk (ballet), 1974
1600 Pennsylvania Avenue (musical), 1976
The Madwoman of Central Park West (songs), 1979
A Quiet Place (opera in two acts), 1983
The Race to Urga (musical), 1987

Orkestra Yapıtları

Symphony No. 1, Jeremiah, 1942
Fancy Free and Three Dance Variations from "Fancy Free,", concert premiere 1946
Three Dance Episodes from "On the Town," concert premiere 1947
Symphony No. 2, The Age of Anxiety, (after W. H. Auden) for Piano and Orchestra, 1949 (revised in 1965)
Serenade for Solo Violin, Strings, Harp and Percussion (after Plato's "Symposium"), 1954
Prelude, Fugue, and Riffs for Solo Clarinet and Jazz Ensemble, 1949
Symphonic Suite from "On the Waterfront", 1955
Symphonic Dances from "West Side Story", 1961
Symphony No. 3, Kaddish, for Orchestra, Mixed Chorus, Boys' Choir, Speaker and Soprano Solo, 1963 (revised in 1977)
Dybbuk, Suites No. 1 and 2 for Orchestra, concert premieres 1975
Songfest: A Cycle of American Poems for Six Singers and Orchestra, 1977
Three Meditations from "Mass" for Violoncello and Orchestra, 1977
Slava! A Political Overture for Orchestra, 1977
Divertimento for Orchestra, 1980
Halil, nocturne for Solo Flute, Piccolo, Alto Flute, Percussion, Harp and Strings, 1981
Concerto for Orchestra, 1989 (Originally Jubilee Games from 1986, revised in 1989)
Overture to Candide

Koral Yapıtlar

Hashkiveinu for Cantor (tenor), Mixed Chorus and Organ, 1945
Missa Brevis for Mixed Chorus and Countertenor Solo, with Percussion, 1988
Chichester Psalms for Boy Soprano (or Countertenor), Mixed Chorus, and Orchestra, 1965 (Reduced version for Organ, Harp and Percussion)

Oda Müziği

Piano Trio, 1937, Boosey & Hawkes
Sonata for Clarinet and Piano, 1939
Brass Music, 1959
Dance Suite, 1988

Vokal Müzik

I Hate Music: A cycle of Five Kids Songs for Soprano and Piano, 1943
La Bonne Cuisine: Four Recipes for Voice and Piano, 1948
Arias and Barcarolles for Mezzo-Soprano, Baritone and Piano four-hands, 1988
A Song Album, 1988
Big Stuff, sung by Billie Holiday

Öteki Yapıtları

Various piano pieces
Other occasional works, written as gifts and other forms of memorial and tribute
"The Skin of Our Teeth": An aborted work from which Bernstein took material to use in his "Chichester Psalms"
"Simhu Na" (arrangement of traditional song)
"Waltz for Mippy" for Tuba and Piano
"Elegy for Mippy II" for Trombone and Piano

Kaynak : Vickipedia




 

IMG_0978.jpg

Picture 4.png

Picture 2.png

Picture 3.png



Sözünü ettiğimiz ada, Küçük Tavşan Adası da denen St. Apostol adası'dır. Yukardaki haritada da görüldüğü gibi, bu ada Bodrum yarımadasının en kuzey ucunda yer alır. İncirlipınar koyunun (*) tam karşısındadır. Adanın en yüksek noktasında güneye bakan yamaç üzerinde St. Apostol Kilisesi harabesi bulunmaktadır. Adaya adını da bu kilise vermektedir.

Kilisenin restorasyon çalışmaları 1996 yılından beri T.C. Kültür Bakanlığı ile İtalya Viterbo Tuscia Üniversitesi'nce yürütülmüş olup tamamlanmıştır.


St. Apostol Kilisesinin tarihsel öyküsü şöyle : (kaynak: http://www.golturkbuku.com/gundogan/gundogan.htm)


"M.Ö. 2. yüzyıldan başlayarak oturulmaya başlanan adanın en üst kotunda sarnıçlar ,konutlar ile birde kilise bulunmaktadır. 3 nefli ,bazilikal planlı bir yapı olan kilisenin batısında bulunan narteksten (hazırlık mekanı ) naosa (ana mekan) giriş,neflere(sütün ya da payelerle ana mekanı ayıran bölümlerin her biri) açılan birer kapı açıklığı ile sağlanmıştır. Neflerin dikdörtgen kesitli payelerle birbirinden ayrıldığı görülür. her üç nef de doğuda içten, dıştan yarım daire biçimli apsislerle ( cami mihrabın karşılığı olan bölüm ) sonlanmaktadır. Orta nefteki ana apsisin içinde dört basamaklı bir synthronon ( apsis kısmında rahiplerin oturması için ayrılan kademeli bölüm ) yer almaktadır. Yapının güney duvarının ortası ile doğusunda birer kapı açıklığı bulunmaktadır. Beşik tonozla örtülü neflerin zemini mozaik döşenmiştir.

Nuggieri , güney duvarın ortasındaki kapının karia bölgesi için 5.ile 6. yüzyılları gösterdiğini belirtmekle birlikte yapıyı, yazıtların harf karakteri,freskoların ( duvar resimleri ) özellikleri ile mimari plastik elemanlar nedeniyle 6. yüzyıl sonu ile 7. yüzyıl başı olarak tarihlemektedir.

Küçük tavşan adası kilisesinde olduğu gibi karia bölgesi bazilikal planlı kiliselerin çoğunlukla içten, dıştan yarım daire biçimli apsisleri vardır. Karia bölgesi 5. ile 6. yüzyıllara tarihlenen kiliselerin yapımında çoğunlukla üzerine kurulduğu ya da yakınlarında bulunan antik dönem yapılarının malzemelerinin kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Küçük Tavşan Adası kilisesinin freskolarının ( duvar resimleri) 6. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar değişik tarihlerde yapıldığı anlaşılmaktadır."

St. Apostol Kilisesinin önemli bir özelliği de, M.S. 532 - 537 yılları arasında İstanbulda, Bizans İmparatoru I. Justinyanus' un yaptırdığı Aya Sofia Kilisesiyle aynı dönemde yapılmış olması ile aynı mimari özellikleri taşımasıdır.


Ada, hemen hemen bütün kaynaklarca Gündoğan beldesi üzerinden anlatılır. Ama Göltürkbükü belediyesi sınırları içersindedir.

St. Apostol adasının kuzey tarafında, adanın her iki ucunda balık çiftlikleri vardır. Bunlar önceleri adaya bitişik iken, son alının kararlar doğrultusunda kuzeye doğru açık denize kaydırılmlşlardır.

Adadan kuzeye doğru bakarsanız, 9 - 10 deniz mili ötede Didim'i görürsünüz. Bunun gerisinde açık mavi bir gölge halinde yüksek Aydın dağları seçilir. Kışın bu dağlar yarı bellerine kadar karla kaplı bembeyazdır. Doğuya doğru da Güllük Körfezi girişi görülür. Açık havada görüş uzaklığının iyi olduğu durumda batı yönünde ufukta Farmakonisi ile Efos adlı Yunan adaları rahatlıkla görülebilir.

Güney kıyısı ise, Bodrumun en güzel koylarından biri olan İncirlipınar Koyu'na bakar. Adanın batı ucunda kısa bir kayalık sığlığı izleyerek, üzerinde bir deniz feneri olan Fener Adası uzanır.

Aslında St Apostol Adası karşısında, batıdan doğuya sırasıyla, Küçük Bük, İncirlipınar Koyu, Hebil Koyu bulunmaktadır. İncirlipınar Koyu ortada olup adanın tam karşısına rastlayan koydur.

St. Apostol adasıyla İncirlipınar koyu arasındaki deniz, Göltürkbükü ile Gündoğan - Yalıkavak - Bodrum arasında giidip gelen teknelerin rotalarının geçtiği yerdir. Bu trafik yaz aylarında, fırtına olmadığı günlerde, (çünkü Haziranda 4 gün, Temmuzda 3 gün, Ağustosta 1 gün, Eylülde 4 gün sayılı fırtınalar vardır) yoğun olup, kışın iyice tenhalaşır. Kışın yülsek bir yerden bakıldığında, balık sürüleri ile ağ atan balıkçı tekneleri daha çok görülür. Bunlara her zamanın konukları olan martıları da eklemek gerekir.

Dahası İncirlipınar koyunun batı ucunu oluşturan kayalık burnun az açığı orkinoz yatağıdır. Kış aylarında burada bir ya da iki kez orkinoz avlanır. Ne var ki balıkçılar bu avı yapmak için oldukça küçük teknelerle gelirler. Orkinozu yakaladıklarında Ernest Hemingway'in "Old Man and fhe Sea" öyküsünde anlattiklarına benzer manzaralar gözlemlenir ki seyrine doyum olmaz!...

-----------------------------------------------------

(*) Aslında koya adını veren İncirli Pınar, 1990 lı yıllarının sonlarına kadar koyun güney-batı köşesinden denize dökülmekte idi. Ne var ki, koyun sahillerine yer almış olan yerleşim birimlerinin rant peşinde koşan yönetimleri, bu sahillerde yol yapımı ile plajların kurulması peşinde koşarken, yer yüzünden denize dökülen bu pınarı yok ettiler. İncirli Pınar halen bir yolunu bulup gene denize ulaşmaktadır. Ama bizler artık onu göremiyoruz.

Oysa, benim görüşüme göre, bu pınarın suyu kaplıca suyu niteliğini taşıyordu. Bunu buranın yerlileri olan köylüler "O bölgeye veremli bir hastayı bıraksanız iyileşir" sözleriyle 1980 li yılların başlarında çok güzel anlatmışlardır.

Aslında bu işlerle uğraşanlar, Bodrum-Rodos-Marmaris üçgeni içinde kalan alanın şifa verici özelliğinden söz etmektedirler. İstanköylü Hippocrates de Aesculapion'unu İstanköy (Kos) adasında boşuna kurmamıştır. O da bu özelliğin herhalde farkındaydı.

IMG_0758.jpg
İncirlipınar Koyunun Kendi İçinden Alınmış Bir Fotografı

Ahmet_Arsipel_74.jpg

Ahmet_Arsipel_71.jpg

Ahmet_Arsipel_75.jpg
St Apostol Kilisesinden Çeşitli Görüntüler

 

Picture 1.png
Perfüzyonda hemodilisyon denklemi ile içerdiği parametreler


Kalb-akciğer makinasının dolum işine bir çare aramaya başladığım günlerde, ki 1964 yılındaydık,. aklıma kandan başka bir sıvıyla doldurma işlemi geliyordu. Hazır kalb-akciğer makinasının hacmi ufaltılmışken bu iş akla da uygun geliyordu.

Literetürde kalb-akciğer makinasını kandan başka bir sıvı ile doldurmak için, kullanılacak sıvının hacmini bulabilmek amacıyla, vücut ağırlığının kg mı başına 20 cc sıvı kullanımı gerektiği belirtiliyordu. Bu hesaplamayı N. Zudhi salık vermekteydi. Bu yolla yapılan hesaplamaya göre, büyük gövdelerde, bizim modifiye edilmiş 13' lik Kay-Cross oksigenatorlu perfüzyon makinası, bütünüyle kandan başka bir sıvıyla doldurulabiliyordu.

Ne var ki, Dr. Güran'ın aklı buna pek de yatmamıştı. Çünkü sulandırılan hastanın vücüt ağırlığı değildi. Buna nispetle kan volümü kasdediliyorsa; evet, sulandırılan hastanın kan hacmiydi. Ama, bu durumda da 20 cc ölçüsünü irdelemek gerekiyordu. . Sonunda, literatüre uyarak makinayı önce yalnız serum fizyolojikle doldurarak işe başladık.

Ama, dikkat edilirse Zuhti’nin öne sürdüğü sulandırma yönteminde, daha önceden hastanın kan değerlerinin ne olduğunun saptanmasına gerek görülmemektedir. Oysa, bu en önemli, daha başka bir deyişle araştırmacı zlhninin işleyişine uygun bir davranış biçimi olmalıdır.

Aldığımız sonuç şaşırtıcıydı. Hasta ameliyattan, tam kanla çalıştıklarimıza göre, çok daha iyi koşullarda cıkmıştı. O zaman aklımıza hayvan deneyleri sırasında makinayı kan yerine serum fizyolojikle doldurduğumuzda hayvanların ameliyattan çok iyi koşullarda çıktığı geliverdi. Gördüğümüz olayların homolog kan sendromu olduğunu bir anda anlamıştık, ama biraz geç olmuştu.

Bir kaç çalışmadan sonra prime'ı serum fizyolojik yerine serum glükoze ya da ringer laktat solüsyonuyla yapmaya başladık. Çünkü literatürden bu yolda bilgi almıştık.

Bir süre bu yöntemle perfüzyonlara devam ettik. Ama bu sulandırma işi Dr. Güran'ın aklını kurcalamakta devam ediyordu.

Şöyle düşunmekteydi : Neyi sulandırıyoruz? Kan hacmini derseniz, bunun fizyolojik bir etkisi düşünülemezdi. Çünkü, kanın sulandırılması için kullanılacak sıvının hacmi, genel kan hacmine göre çok ufak kalıyordu. O halde neydi, sulandırma yoluyla fiizyolojik bozukluklara yol açabilecek olan?

Düşüne düşüne en sonunda sulandırma sonucu etkilenecek olanların kandaki hemoglobin, hematokrit, kan proteinleri ile kan elektrolitleri olacağı sonucuna vardı. bu sonuncular, demek ki elektrolitler, dışardan kana uygun miktarlarda verilebilirdi, ama ötekiler verilemezdi. Demek ki esas olarak hemoglobin ile kan proteinleri üzerinde durmak gerekiyordu. Bunların, aşırı sulanma oranları fizyopatolojik değişikliklere yol açabilirdi.

Bunun üzerine basit bir matematik denklem geliştirdi:

V = Vo(no-n) / n

Burada

V = Hemodilüsyon (kanın sulandırılması) için ilave edilecek solüsyonun hacmi
Vo = Hastanın kan volümü
no = Hemodilüsyondan önce hastanın hemoglobin ya da albumin yüzde rakamı
n = Hemodilüsyondan sonra hastanın hemoglobin ya da albumin yüzde rakamıdır.

Bu denklemden, fizyolojik dengeleri bozmadan, ama hastanın vücut ağırlığıyla hiç ilgilenmeden, ilave edilecek solüsyon miktarı hesaplanabilir.

Ayrıca bu denklemden, kolayca hesaplama yapabilmek için, bir diagram elde etti. Bu diyagramda bir bakışta hemoglobin ile kan proteinlerinin ne kadar sıvı kullanılırsa fizyolojik düzeylerin altına inilmeyeceği görülebiliyordu. Elbette hastanın hemoglobin ile kan proteinlerini önceden saptamak koşuluyla (*).

Dr Güran'ın bu çalışması Annals de Chirurgie Thoracique et Cardiovasculaire adlı degide Fransada "Une Formule d'Hemodulition pour Charger les Appareils Coeur-Poumons" başlığı altında Ocak 1968 de yayınlanmıştır.

Görünüşe göre donörlerden de, bir ölçüde kan ile bunun beraberinde gelen dertlerden (homoşog kan sendromu) de kurtulmuş gibi görünüyorduk. Çünkü, perfüzyon makinasında kan kullanmaktan tümüyle vazgeçememıştik. Ara sıra serum glükoze ya da ringer laktat solüsyonuna kan da ekliyorduk. Bu, eldeki doldurma hacminin, fizyolojik ölçülere göre, tümüyle kandan başka bir sıvı için büyük geldiği durumlardı. Gene de ilk sıkıntılı günlere göre çok rahatlamıştık. Günde bir'den fazla açık-kalb ameliyatı yapabilme olanağına kavuşmuştuk.

Bütün amacımız da, çabamız da aslında buydu.

---------------------------------------------------------------

(*)
Hemodilüsyon Picture .png

Hemodilüsyon için en sonda varılacak rakkamların % 75 i gösteren rakkamların altında olmaması önerilir. Emniyet sınırı budur.

-------------------------------------------------------------

Kay-Cross oksijenatörü (yapay akciğer) üzerinde yapılan değişiklik ile yeni geliştirdiğimiz formülle yapılan kan sulandırma tekniklerinin, bir batılı tarafından algılanış biçimi... (birinci kitabımdan alınmıştır) :

Dr. Siyami Ersek 1966 yılı ikinci yarısında bir Avrupa gezisine çıktı. Dönüş yolu üzerinde, Almanyanın açık-kalb cerrahisi öncülerinden Almanyada ilk açık-kalb ameliyatını gerçekleştiren ünlü Rudolf Zenker'in Marburg' taki kliniğine de uğramış Dönüşünde bize izlenimlerini anlattı. Zenker'le aralarında şöyle bir konuşma geçmiş :

Siyami hoca "Biz bir suredir kalb-akciğer makinası priming'i için kan yerine %5 dekstroz solüsyonu kullanıyoruz".

Zenker sormuş " Ne tür bir oksigenator kullanıyorsunuz?"

"Kay-Cross oksigenatoru" demiş Siyami hoca.

Bunun üzerine Zenker demiş ki "Fakat bu imkansız, nasıl bir yöntemle bunu yapabiliyorsunuz?"

"Bizim çoçuklar" demiş Siyami hoca "Bir şeyler yapıyorlar".

"Öyleyse" demiş Zenker "Biz size elemanlarımızı gönderelim, siz de bize arkadaşlarınızı yollayın. Birlikte çalışma yapalım".

Siyami hoca bunları anlattıktan sonra, bize "Şimdi bunlarla uğraşacak ne zamanımız, ne de olanağımız var. Biz kendi işimize bakalım" dedi. Ancak aralarında geçen konuşmadan, zeka düzeyi yüksek olan Rudolf Zenker'in bizim yaptığımız değişiklikleri, hemen algıladığını anlıyoruz.

Böyle bir eleman değiş-tokuşuna karar verecek kişi Siyami hoca olduğundan yapacak bir şey yoktu, bu sorun da böylece kapanmış oldu. Ancak unutmamak gerekir ki, böylesi bir alışveriş hem bizim hastanemiz, hem de memleketimiz, belki de Avrupa için büyük kazanç olabilirdi. Bunun için, çok değil, azıcık bir ileri görüş yeterliydi kanısındayız.

 

Picture 1.png
Yeni Akım Denklemi ile içerdiği parametreler




Ameliyatlar hızlanmadan önce, demek ki, 1966 yazı sonunda, Dr. Yalçın Güran'ın aklına yeni bir konu takılmaya başlamıştı. Acaba perfüzyon sırasında hesapladığımız akımlar (=flow - debit ) doğru olarak hesaplanıyormuydu? O güne kadar akım hesaplamaları için, literatürde geçerli olan tek formül, Clark Formülü kullanılıyordu. (Burada hemen açıklayalım : Perfüzyonda uygulanan kan akımı demek, kalb-akciğer makinası aracılığıyla hastaya verilen, lt/m2/dak cinsinden kan niceliği demektir. Aynı işlemi, doğal yaşamda insanın kendi kalbi yapmaktadır).



Bu formüle göre, normotermik, hasta soğutulmaksızın, uygulanan akımların hepsi yüksek değerde oluyordu. Bu da ortalama 2.2 lt/m2/dak.' lık bir akım demektir. Dr. Güran düşünüyordu : “Hastaya zarar vermeyecek daha düşük değerde bir akım elde etme olanağı olamazmıydı?” 



Bu yüzden Clark Formülü' nü irdelemeye karar verdi. 



Peki, daha düşük akım düzeylerine ne ıçın gereksinme vardı? Daha düşük akım daha küçük oksigenator, daha küçük priming volume, demek ki daha az kan ya da daha az kandan başka bir solüsyon, kan hızı azalacağından, pulsatil akım’da daha az hemoliz demekti. Kısacası düşük akımlar büyük kolaylıkları da beraberlerinde getirecekti.



Clark formülünü fick ilkesinden yola çıkarak geliştirmiştir. O halde Dr. Güran da aynı ilkeden yola çıkarak, ama bu kez Clark'ın formülüne katmadığı bazı önemli fizyolojik parametreleri de göz önüne alarak, yeni bir matematik denkleme ulaştı. Burada denkleme varış aşamaları, hem uzun olduğu, hem de okuyucuyu pek de ilgilendirmeyeceği için, verilmedi. Sonuçta ulaşılan denklem şuydu :





Φ = 1480. δ / 1,34. Δ. H + 0,53. ή + 213 lt/dak



Burada


Φ = akım (lt/dak.)

δ = vücut yüzeyi (m2) 

Δ = O2 satürasyon farkı 

H = Hemoglobin düzeyi (% gr)

ή = Hematokrit


dir.



IMG_0002.jpgHer seferinde bu denklem uygulanarak akımın hesaplanması uzun zaman alacağından, bu denklem esas alınarak tam logaritmik grafik kağıdı üzerine bir diyagram çizildi. Normal grafik kâğıdında, burada doğru olarak görülen çizgiler, birer eğri olarak ortaya çıkıyor, görüntüyü karıştırıyordu. Diyagramı Dr. Kamran Başak hazırlamıştır. Elde edilen diyagramdan, bir bakışta akım hesaplama olanağı vardı (*). (bu diyagram, "Türkiyede Açık-Kalb Ameliyatlarının Başlangıcı" nı konu olarak alan birinci kitabımda verilmiştir).



Akım hesaplanabileceği gibi, akım ile hemoglobin değerini biliyorsak olası venöz dönüş satürasyonunu, akım ile venöz dönüş satürasyonu biliniyorsa hemoglobin değerini bir bakışta hesaplamak olanağı bu diagramla elimizdedir. 



Denklemin çok iyi çalıştığını yaşanmış ilginç bir olayla anlatmaya çalışalım :



Bu hesaplama sistemini kullanmaya başladıktan epey sonra, yapılan perfüzyonlar sırasında hastaların biokimya laboratuvarı tarafından saptanan hemoglobin degerleri, eldeki diyagrama göre % 12 kadar eksik olarak bize ulaşıyordu. bir iki kezden sonra Dr. Yalçın Güran, Dr. Ümit Aker'e durumu anlatarak, biokimya laboratuvarını hem uyarmak, hem de kontrol etmek gerektiğinı duyurdu. Dr. Aker kullanılan denklem ile diyagramı bilmiyordu. Yanıt olarak " Olmaz öyle şey" dedi. Biokimya laboratuvarı böyle bir hata yapmaz demek istiyordu. 



Ama, Dr. Güran ısrar etti. Sonunda Dr. Aker biokimya laboratuvarına gitti. Döndüğünde : "Evet, hemoglobinometrede bir kalibrasyon hatası varmış, düzelttik. Ama sen bu hatanın % 12 olduğunu nasıl bilebildin?" dedi. Dr. Güran bu soruya sadace bir gülümsemeyle yanıt verdi. Sevinmişti, çünkü bulduğu denklem ile diyagramın kesinlikle doğru çalıştığının bu olaydan daha iyi bir göstergesi olamazdı.



Bu akım denklemiyle hastaya zarar vermeden, demek ki, kısaca venöz dönüş kanında metabolik asidoza meydan vermeden, hastanın olanaklarına göre, çok küçuk akım değerleri elde edilebiliyordu. 



Dr. Yalçın Güran yeni denklemi 1967 yılı başından başlayarak, ondan sonraki bütün perfüzyonlarında kullandı. Sonunda 1972 yılında verdiği doçentlik tezinin bir bölümünü bu denklem oluşturdu. Sırf bu denklem yüzünden, tıp jürisi doçentlik tezini, ilk kez belki de son kez, kendi bilgi alanı dışında görerek, Istanbul Teknik Üniversitesi matematik kürsüsüne incelettirdi. Kullanılan parametreler ile denklemin oluşma biçiminin doğru olduğu Teknik Üniversite jürisince onaylanınca, tez kabul edildi. Aynı hal bir kez daha Dr. Yalçın Güran'ın başına gelecekti. Bunun ne olduğunu ilerde göreceğiz.



------------------------------------------------------------------------

(*) Diyagranın kullanılışı şöyledir :

Alt kenarda okunan rakkamlarda hastanın güncel hemoglobin % değeri işaretlenir [Hemodilüsyon uygulanmışsa burada varılan son değer alınır]

İşaretlenen Hb % değerinden yukarı doğru dik çıkan doğru izlenir.

Bu doğrunun kestiği, bizim olmasını istediğimiz (ya da seçtiğimiz) venöz satürasyonu gösteren yatay doğru üzerindeki diaogonal doğru yukarı yönde izlenerek bunun kestiği üst kenardaki kardiak endeks rakkamına ulaşılır.

Elde eddilen kardiak endeks rakkamı hastanın vücut yüzeyini gösteren rakkamla çarpılarak perfüzyonda uygulanacak akım değeri bulunmuş olur.

---------------------------------------------------------------------------



Konuyla ilgili olarak birinci kitabımın ilk bölümünden yapılan alıntı şöyledir :

Açık-kalb cerrahisi yapılırken, zorunlu olarak uygulanan, vücut-dışı dolaşım (extra-corporeal circulation) yüzünden insanın kendi kalb ile akciğerleri devre dışında kalınca, bunların düzenini sağlayan sinir sistemi ile kimyasal algılayıcılar (chemoreceptor) da devre dışı kalmış olur. O halde bunların görevlerinin de tarafımızdan yapılması zorunluluğu vardır. Bu iş için kısa aralıklarla kalb-akciğer makinesinin arteryel ile venöz taraflarından kan örnekleri alinarak biokimyasal analizleri yapılır. Venöz taraftan alınan kanda metebolik asidoz olup olmadığına bakılacaktır. Kan asidoz tarafına kayıyorsa, hastaya uygulanan kan akımı (flow - debit) az geliyor demektir. Dolayısıyla kan akımının arttırılmasına çalışılır. Bize göre HASTAYA, METABOLİK ASİDOZA MEYDAN VERMEYECEK, EN DÜŞÜK AKIMI UYGULAMAK GEREKİR. BU PERFÜZYONUN ALTIN KURALIDIR Zira vücutta dolaşan kanın hızı çok azalınca, başka sakıncaları yanında, asit olan metabolizma artıklarını istenildiği gibi süpürüp götüremez. Bunun sonucu olarak dolaşan kanda asit metabolizma artıkları çoğalır. Bu kendini kanın asit değerinin yükselmesiyle gösterir. Demek ki metabolik asidoz dediğimiz olay meydana gelir. Bunun anlamı kan akımı üzerine düşen görevi yapamıyor demektir. Denetim, perfüzyon sırasında, bizde olduğuna göre venöz dönüş kanında asidoz saptanınca kan dolaşım hızını, başka bir deyişle akımını, kalb pompasının hızını yükselterek arttırmamız gerekir. Ancak şunu bilmek gerekir ki, perfüzyon (vücut-dışı dolaşım) sırasında uygulanan yüksek akımların, başta hemolise (alyuvarların parçalanması sonucu kan plazmasında serbest dolaşan hemoglobin bulunması hali) olmak üzere birçok sakıncası vardır. Fakat hastaya uygulanacak akım ameliyattan önce hastanın kilosuna ya da yüzey ölçümüne göre hesaplanır. En sağlıklı yöntem hastanın yüzey ölçümüne göre yapılan hesaplamadır. Vücut yüzeyinin hesaplanması için bazı formüller varsa da, Merck Manual'in 1987 yılı 15 inci baskısı uyarınca yaş, ağırlık, boy'a göre vücut yüzey alanlarının hesabı en uygun olanlardan biridir.



 

kanser_hucresi.jpg
" Her yaradılanın bir doğal düşmanı, bir yokedicisi vardır."
Y.G.





Kanser hücresi de, her canlı gibi kendinin yok olmasına yol açacak nedenlerden korkmaktadır. Bunlar başlıca iki büyük nedendir. Kanser sağıtımı ile korunmasında göz önüne alınması gerekli öğelerdir.

● Otto Warburg,1930'lu yıllarda kanserin en temel biyokimyasal nedenini, demek ki sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur. Bu, o kadar önemli bir buluştur ki, Otto Warburg'a Nobel Ödülü kazandırmıştır.

Otto Warburg'a göre kanserin bir temel sebebi vardır. Bu da, vücudun normal hücrelerinin oksijenli solunumunun, oksijensiz - anaerobik- hücre solunumuyla yer değiştirmesidir.

Warburg'un buluşu bize başka neleri anlatmaktadır? Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır. Normal hücreler oksijene gereksinim duyar; kanser hücreleri oksijenden kaçınır. Bu yüzden Hiperbarik oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.

Bu buluşun bize anlattığı başka bir şey de, kanserin bir mayalanma (fermantasyon) süreciyle metabolize olduğudur.

Kanserin metabolizması normal hücre metabolizmasından 8 kat daha büyüktür.

● Öte yandan organizma kanser hücresini yabancı bir madde olarak algılayarak, onu yok etmeye çalışır. Bunu, organizmaya girmiş herhangi bir minicanlıya uyguladığı yöntemke yürütür. Organizmanın burada kullandığı araç vücudun BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ'idir. Bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse organizma, bu savaştan o kadar başarılı olarak çıkacaktır.

İşte bu iki neden yüzünden kanserle doğal yollarla savaşma olanağı bulunuyor!...

O halde en başta, kanser savaşında çok iyi işleyen bir dolaşım sisteminin varlığı yaşamsal önem taşır. Çünkü vücudun en ücra köşelerine kanla birlikte oksijen taşınırsa, anaerobik metabolizması olan kanser hücresi, buna karşı koyamayıp yok olur gider. Bunu sağlayabilmek için, sürekli olarak günde 100 mg dan fazla olmayan Aspirin kullanımı salık verilir. Bu dozda Aspirin kanın pıhtılaşma özelliğini azaltarak kan akışkanlığının süreklilİğini sağlar.

Bu yüzdendir ki bazı tıbbi yayınlarda uzun süreli, düşük dozda Aspirin kullananlarada kanser riskinin anlamlı oranda düşük olduğu, burada sözünü ettiğimiz asıl nedene değinmeden, bildirilmektedir.

Bu arada kanser hücresinin bulunduğu alana ulaşan kandaki BAĞIŞIKLIK MADDELERİ de güçlü ise, kanserin yaşamını sürdürmesine olanak kalmaz.

Bunun için de kişinin stres'ten uzak, moral bakımdan tam güçlü olması gerekir. Bilindiği gibi, güçlü bir moral yapının varlığı bağışıklık sistemini de güçlü kılar. Belki de bu yüzden hastaya, Anglo-Amerikan tıbbında yapıldığı gibi, hastalığının ne olduğunu birden söylenmemesi uygun olacaktır. Çünkü kişilerin olguları algılamaları ile bunlara karşı moral tepki gösterme dereceleri büyük farklılıklar göstermektedir.

Özetle söylersek kanla taşınan OKSİJEN ile BAĞIŞIKLIK MADDELERİ kanserin sonunu getirir. Bunun için kanın iyi oksijenlenmesini sağlayan kusursuz çalışan bir akciğer ile güçlü bir BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ'ne gereksinim vardır.

Bundan ötürü bu günkü günde kanser sağıtımı için kullanılan üçlü sağıtım sistemine [cerrahi girişim + kemoterapi + radyoterapi] karşı çıkıyoruz. Çünkü bunların üçü de BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ'nin yıkımına neden olarak kanseri azdırırlar. Bu tartışma götürmeyecek bir gerçektir. Ama nedense, zamanımızda bu gerçek, bir türlü göz önüne alınamıyor!...

Öte yanda, solunum sistemi iyi işliyor olsa bile, kandaki oksijen düzeyini daha da yüksek tutmak için Yüksek Basınç Odaları (Hyperbaric Chamber) kullanmalıdır. Aynı yöntem gagren tehtidi için kullanılagelmektedir. Amaç kanın oksijen düzeyini yükseltmektir.

Kanserln gerçek nedeni günümüzde henüz saptanamadığı için, bununla savaşım ilkeleri ancak böyle doğal yollar olabilir.

Yoksa, bazılarının sürekli olarak bilinçsizce ya da bir bakıma da bilgisizce yaptıkları gibi, "şunu ye, bunu yeme" ya da "şu madde kabserojendir, öteki değildir" demenin, kanserin asıl nedeninin ne olduğu bilinemediğinden, hiç bir anlamı olmadığı AÇIK BİR GERÇEKTİR.


 

ARNOLD SCHOENBERG

Yalçın Güran

Arnold_Schoenberg_la_1948.jpg















"Bizim zamanımızda da ruhunda romantik temayüller olmayan bir kompozitör beşeri cevherden mahrum demektir."
Arnold SCHOENBERG



Arnold Franz Walter Schoenberg , Avusturyalı kompozitör (13 Eylül 1874’de Viyana’da doğmuş, 13 Temmuz 1951’de Los Angeles’da ölmüştür.)

“Yaratıcının kalbinden doğmayan müzik asla iyi müzik olamaz. Yazdıklarımı bütün varlığımla duyarak yaşıyorum. Bana değerli görünen her müzikal buluşu, güzel ve mantıki bir form dahilinde işlemeye çalışıyorum. Nasıl bir müzik meydana geleceğini önceden asla bilmiyorum. Üslubum, fikirlerimi işlediğim andaki duygu ve düşüncelerimden hiç farklı değildir.”

Bu sözleri, düşünce ile inançlarını anlattığı uzun bir yazıda Arnold Schönberg söylemiştir. Schönberg’in kayıtsızca, tek başına yürüdüğü yol bu sözler kadar kesindir. Romantizm ile işe başlayan Schönberg kökenini hiç bir zaman yadsımadı. «Bizim zamanımızda da ruhunda romantik temayüller olmayan bir kompozitör beşeri cevherden mahrum demektir.» demiştir.

Yüzyılımızın başlangıcından az önce yazılan, Tristan armonilerinin derin etkileri altında olan NURLU GECE adlı sekstet’ten, ihtiyar sanatkarın Kaliforniya’da bestelediği NAPOLYON İÇİN OD’a kadar bütün yapıtları hiç kesilmeyen bir zincire benzer. Öyle ki, yeni bir dönem açan Armoni Bilgisi kitabını yazan (Strauss’un Rosenkavalier’i bestelediği anda), oniki ses sistemini uygulayan Schönberg’in kutsal sayılan bütün düzeni yıktığı izlenimi uyanabilir (bazı kimselere göre oniki ses tekniğinin mucidi Viyanalı J. M. Haver’dir).

Romantizmin son zamanı ile ilgili, Gustav Mahler’in müziğindeFerrucio Busoni’nin ilk eserlerinde de görülen, gerginliği, anlatan, araç bakımından etkileri son haddine kadar götüren aşırılık, sonunda bütün ölçüleri aşan GURRE-LİEDER adlı yapıtta, PELLEAS İLE MELİSANDE senfonik şiirinde de görülmekte, KAMMERSİNFONİE (oda orkestrası için senfoni) de ise toğunlaştırılmış bir ekspresyonizm haline gelmektedir.

Bu yapıttan başlıyarak Schönberg hiç şaşmayan bir biçimde tek başına tuttuğu yolda yürümüştür. Bu yol, geleneksel içerikten bütünüyle ayrılan ünlü piyano parçalarında açık bir biçimde belirmiştir. Bu parçaları izleyen yapıtlar bir bütün halinde gelişmiştir. İNTİZAR ile TALİHLİ EL operaları YAKUBUN MERDİVENİ adlı oratoryosu, konuşma sesini müzikal bir çizgi içine sokan PİERROT LUNAİRE, konçertolar, kuvartetler, liedler bunlar arasındadır. Tuttuğu yolun sonu da başlangıcı gibiydi. Müzikte olduğu gibi ressamlıkta da yetenekli olan Schönberg, her iki alanda bütün gücüyle eğilim gösterdiği alemlere girmeye çalıştı. Wagner’den Bach’a gitti, sonrada kendi içine çekildi.

Ilk kez olarak Viyana’dan Berlin’e geldiği zaman operetler revizyondan geçmek yoluyla tutunmaya çalıştı. 20 yıldan fazla bir zaman sonra yine Viyana’dan gelen Schönberg, kompozisyon profesörlüğüne çağrılarak tekrar Berlin’e geldi. Üçüncü kez yurdundan ayrıldığı zaman talih onu Amerika’ya yolladı. Orada da Avrupa’da olduğu gibi saygınlık gören, yine tartışma konusu olan Schönberg Amerika’da öldü.

Schönberg içinde yaşadığı dünyaya karşı takındığı sarsılmaz tutumunu şu sözlerle anlatmıştı: «Her sanat eseri peoblemler ortaya koyar ve bizden fikri bir işbirliği ister…»

Bundan ötürü onunla ilgili fikir tartışmaları daha sona ermemiştir. Hemen her gün yapıtları ile ilkeleri inceleme konusu olur. Bunun en canlı örneği, başta Alban Berg ile Anton von Webern olmak üzere öğrencilerinin yapıtlarında görülür.

YAPITLARI :

2 Gesänge [2 Songs] for baritone, op. 1 (1898)
4 Lieder [4 Songs], op. 2 (1899)
6 Lieder [6 Songs], op. 3 (1899/1903)
Verklärte Nacht [Transfigured night], op. 4 (1899)
Pelleas und Melisande, op. 5 (1902/03)
8 Lieder [8 Songs] for soprano, op. 6 (1903/05)
String Quartet no. 1, D minor, op. 7 (1904/05)
6 Lieder [6 Songs] with orchestra, op. 8 (1903/05)
Kammersymphonie [Chamber symphony] no. 1, E major, op. 9 (1906)
String Quartet no. 2, F-sharp minor (with Soprano), op. 10 (1907/08)
Drei Klavierstücke, op. 11 (1909)
2 Balladen [2 Ballads], op. 12 (1906)
Friede auf Erden [Peace on earth], op. 13 (1907)
2 Lieder [2 Songs], op. 14 (1907/08)
15 Gedichte aus Das Buch der hängenden Gärten [15 Poems from The book of the hanging gardens] by Stefan George, op. 15 (1908/09)
Fünf Orchesterstücke [5 Pieces for Orchestra], op. 16 (1909)
Erwartung [Expectation], monodrama in one act, [for soprano and orchestra], op. 17 (1909)
Die glückliche Hand [The lucky hand], drama with music, for voices and orchestra, op. 18 (1910/13)
Sechs Kleine Klavierstücke [6 Little piano pieces], op. 19 (1911)
Herzgewächse [Foliage of the heart] for Soprano, op. 20 (1911)
Pierrot lunaire, op. 21 (1912)
4 Lieder [4 Songs] for Voice and Orchestra, op. 22 (1913/16)
5 Stücke [5 Pieces] for Piano, op. 23 (1920/23)
Serenade, op. 24 (1920/23)
Suite for Piano, op. 25 (1921/23)
Wind Quintet, op. 26 (1924)
4 Stücke [4 Pieces], op. 27 (1925)
3 Satiren [3 Satires], op. 28 (1925/26)
Suite, op. 29 (1925)
String Quartet no. 3, op. 30 (1927)
Variations for Orchestra, op. 31 (1926/28)
Von heute auf morgen [From today to tomorrow] opera in one act, op. 32 (1928)
2 Stücke [2 Pieces] for Piano, op. 33a (1928) & 33b (1931)
Begleitmusik zu einer Lichtspielszene [Accompanying music to a film scene], op. 34 (1930)
6 Stücke [6 Pieces] for Male Chorus, op. 35 (1930)
Violin Concerto, op. 36 (1934/36)
String Quartet No. 4, op. 37 (1936)
Kammersymphonie [Chamber symphony] no. 2, E-flat minor, op. 38 (1906/39)
Kol nidre for Chorus and Orchestra, op. 39 (1938)
Variations on a recitative for Organ, op. 40 (1941)
Ode to Napoleon Buonaparte for Voice, Piano and String Quartet, op. 41 (1942)
Piano Concerto, op. 42 (1942)
Theme and variations for Band, op. 43a (1943)
Theme and variations for Orchestra, op. 43b (1943)
Prelude to “Genesis” for Chorus and Orchestra, op. 44 (1945)
String Trio, op. 45 (1946)
A Survivor from Warsaw, op. 46 (1947)
Phantasy for Violin and Piano, op. 47 (1949)
3 Songs, op. 48 (1933)
3 Folksongs, op. 49 (1948)
Dreimal tausend Jahre [Three times a thousand years], op. 50a (1949)
Psalm 130 “De profundis”, op. 50b (1950)
Modern psalm, op. 50c (1950, unfinished)



 

ypkk25c2958225c2192fby.jpg
"Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem utanç duymayayım."
Kızılderili Apachie Kabilesi Atasözü





Kandil dağından PKK saldırılarının tümüyle durması için fetva veren Karayılan, bu iş için başkoşul olarak öne sürdüğü Kürt parlamentosunun kurulması, demek ki bir Kürt Devleti gerektiğinin yanı sıra bir genel affın da gündeme getirilip uygulanmasını öngördüğünü söyledi.

Sözü edilen genel affı bir çok PKK lı kaatilin yanı sıra, İmralı Adasında, devletin olanaklarıyla, beş yıldızlı otel koşullarında yaşamakta olan bölücübaşını da hedeflemektedir.

Öne sürülen bu önerilerin onaylanması gerçekleşirse, doğu illerimizde bir Kürt devleti kurulacak; bölücübaşı da serbest kalacağına göre, Güney Afrika'da Nelson Mandela örneğinde olduğu gibi, bu devletin başına geçecektir.

Bunların hepsi iyi de(!), sonuç bizim istediğimiz gibi değil de, yukarda anlatılan gibi olacaksa, şimdiye kadar neden savaşıp bunca şehit verdik?... Verdiğimiz mücadele boşuna mıydı?...

Hiç kimse, ama hiç kimse aklından çıkarmasın ki, bu konuda bir pazarlık yapılıyorsa, bir mal üzerine değil de şehitlerimizin kanı üzerine pazarlık yürütülmektedir!... Bu pazarlık götürmeyecek bir konudur. Türkiye Kızılderililer ya da Aborjinlerin ellerinden alınan topraklar örneği hiç kimsenin elinden toprağını almış değildir!... Bu akıllardan çıkmamamalıdır.

Kandil dağının dışına bulunanlardan da bazı çatlak sesler kulaklarımıza germekte.

Örnekse, Avrupa Birliği ile Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin, PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın İmralı Cezaevinde tek başına tutulmasının "tecrit" niteliği taşıdığı yolundaki rapuru var.

Demek oluyor ki azılı bir teröristin, daha doğru deyimle azılı bir kaatılın tecrit edilmesi, AB ile Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesini rahatsız etmiş (!!).

Çok iyi de, uzakta değil çok yakın bir geçmişte azılı Nazilerden, Hitlerin sağ kolu Rudolf Hess, Berlin Spandau hapishabesindeki 46 yıllık tutuklu yaşamının 21 yılını bu hapishade tek başına geçirirken, neden hiç kimse "tecrit işkencesi" uygulandığı için rahatsız olmamış acaba?!!...

Üstelik Rudolf Hess'in yaşadığı koşullarla karşılaştırıldığında İmralıdaki kaatil hemen hemen beş yıldızlı otel konforunda yaşamakta.

Bu örnekleme göz önüne alındığında, iş neredeyse maskaralık düzeyinde yürümekte.

O halde hekimler ile hocalar için dilimizde var olan bir deyimi biraz değiştirerek bu durum için raharça kullanabiliriz : "AVRUPALININ YAPTIĞINI YAP, DEDİĞİNİ YAPMA"...

Lütfen herkes aklını başına toplasın!... Aklın gösterdiği doğrultunun dışına çıkmasın... Hiç değilse bir şeyler söylemeden önce, en az dokuz kez düşünsün.

Çünkü sonuçta "abuk, sabuk" laflar ediliyor. Bu da aklıbaşında hiç kimse için inandırıcı olmuyor.



-------------------------------------------------

PKK terörü hakkında elime ulaşan bir yazıdan ufak bir bölümü burada veriyorum :

"Siyasi amaçları için şiddet yöntemlerini kullanan bir terör örgütünün varlığının korunması ve devamlılığının sağlanabilmesi için öncelikle kitlesel bağlarına paralel olarak, alabildiği dış desteğin gücü ve çeşitliliği önem kazanmaktadır. 1984 yılından, Öcalan'ın yakalanışına kadar, PKK'nın öncelikle Suriye; Kuzey Irak ve İran'da silahlı gücü ile Güney Kıbrıs, Ermenistan, Rusya'dan AB ülkeleri ve ABD'ye kadar örgütlü bağlantılarıyla bölgesel ve küresel çıkar çatışmalarının araçlarından biri olarak kullanıla geldiği açıklıkla bilinmektedir.
Öcalan'ın Türkiye'ye teslimi operasyonu ile başlatılan PKK'nın tasfiye edilmesi sürecinde, ABD'nin Orta Doğu politikaları ile Irak'ta şekillendirilen bölgesel Kürt yönetimi ile ilgili gelişmeler dikkati çekmiştir. 2002 seçimleri ile iktidar olan AKP'nin bölgesel politikalarının açılımı sonucu, Suriye ve İran'ın desteğini kaybeden PKK'nın, Kuzey Irak Kürtleri ile olan farklılıklarına rağmen, Kuzey Irak'ta varlığını güçlendirerek koruyabilmesinin özet cevabı, "kart" olarak kullanılabilme potansiyeline duyulan ihtiyacın devam etmekte oluşu şeklinde olabilir.
ABD'nin işgali altında olan Irak'ta, bölgesel Kürt yönetiminin kontrol edemediği kırsal alanlardaki örgütsel yapının askeri-güvenlik-lojistik imkanlarına sağlanan devamlılığın Türkiye için yarattığı riske rağmen, 5 Kasım Washington görüşmelerine kadar hiçbir önlemin alınamayışını, ABD ile Irak'ın ve bölgesel Kürt yönetiminin açıklanan imkansızlıklarıyla izah etmek mümkün değildir."

CEVAT ÖNEŞ

 

Jules_Verne.gif

"Biz hiçbir şey bilemeyiz. Doğru ancak gerçeğin derinliğinde bulunabilir"
DEMOCRITOS



Jules Gabriel Verne (Türkçe okunuşu : Jül Gabriel Vern), Fransız bilim kurgu yazarı (8 Şubat 1828 - 24 Mart 1905).

Fransa'nın Nantes şehrinde doğdu, yazmaya 1850 yılında başladı. İlk yazdığı eserler tiyatro oyunlarıydı. Balonla Beş Hafta adlı romanı ile büyük ün kazandı. Yazar birçok icatı önceden tahmin ettiği için "bilim falcısı" lakabı ile anılır. Denizaltı, uzay yolculuğu, oksijen tüpü gibi onun zamanında olmayan birçok olayı öngördü.

Bilim-kurgu yapıtları, meydana getirildikleri günlerde gerçeklikten çok uzak olup, bir masal niteliği taşırlar. Buna karşılık insanların o konudaki özlemlerini de bize aktarmış olurlar. Belki de bu yüzden gerçeklerden fazlaca uzaklaşıp masal dünyasına dalmamaları gerekir.

Bunlar içinde yıllar sonra gerçek olmuş düşler vardır. Buna en çarpıcı örnek Jules Verne’nin 1865 yılında yazdığı “Aya Seyahat “ adlı kitabıdır. Yazıldlğı günde bir düşü anlatıyordu ama, ondan tam 105 yıl sonra, demek ki bir yüzyıldan biraz fazla olan bir zaman sonra, 1969 da Neil Armstrong’un Apollo 11 aracıyla aya ilk kez ayak basmasıyla, düş gerçek oldu.

Verne’ in düşündüğü uzay aracı bir top mermisiydi. Oysa Armstrong’ un yolculuk yaptığı araç oldukça gelişmiş bir uzay gemisi...

Denizler Altında 20 000 Fersah adlı kitabında Kaptan Nemonun denizaltı gemisini yürüten gücün bir nükleer güç olduğu neredeyse ayrıntılarına kadar verilmiştir. Bundan yaklaşık olarak bir yüzyıl sonra nükleer yakıtla yürüyen denizaltılar yapıldı.

İşte bunun gibi yaptığı çıkarımsamalardan ötürü Jules Verne bir bilim adamı olarak da anılır

İnatçı Keraban adlı romanında Osmanlı İmparatorluğunu ileTürk insanını anlattı. Kitaplarında öngördüğü icatlara genelde onun kullandığı isimler verilmiştir. Jules Verne, yapıtları dünyada başka dillere en çok çevrilmiş yazardır. Yapıtları 148 dile çevrilmiştir. Aynı zamanda da bilim insanı olarak ta anılır. Jules Verne öldüğünde, ardında yayımlanmamış 6 roman bırakmıştı.

Oğlu Michael Verne, yayımcının isteği üzerine, dönemin gereklerine uydurmak için bu kitaplarda çeşitli değişiklikler yaptı. Fakat yapılan hata anlaşılınca, yeniden Jules Verne'in yazdığı özgün metinlere dönüş yapıldı. Bu romanlardan Altın Yanardağı ile Wilhelm Storitz'in Esrarı (İthaki Yayınları, 2002) Fransa'da 1995 ile 1996 yıllarında basıldı. Daha sonra Macellanya TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları arasında 2002'de basıldı. Güzel Sarı Tuna ile Meteor Avı romanları da TÜBİTAK tarafından yayımlandı. Bu beş romandan önce, Jules Verne öldükten çok kısa bir süre sonra basılmış bir kitabı daha bulunuyor : Dünyanın Ucundaki Fener (1905).


Yapıtları :

En çok bilinen yapıtları aşağıda sıralanmıştır.

Seksen Günde Devr-i Âlem (1872)
Denizler Altında 20.000 Fersah (1873)
İnatçı Keraban (1882)
Michael Strogoff (1876)
İki Yıl Okul Tatili (1886-1887)
Aya Yolculuk (1865)
Kip Kardeşler
Doktor Ox'un Deneyi
Dünyanın Ucundaki Fener
Bir Piyango Bileti
Meteor avı (1901)
Altın Yanardağ
Macellanya
Gezgin Cambazlar
Deniz Yılanı
Kahraman Fenerciler
15 yaşında bir kaptan
Dünyanın hakimi
Yüzen şehir
Bir gazetecinin yolculuk notları
Balonla Beş Hafta
Dünyanın Merkezine Yolculuk
Kaptan Grant'ın Çocukları
Karpatlar Şatosu
Esrarlı Ada
Kaptan Hatteras`ın Maceraları
20. yüzılda paris
ALBATROS
Denizde Bulunan Çocuk (1885)
Livonya'da Bir Dram
Wilhelm Storitz'in Esrarı

Kaynak : Vikipedi.