Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir
Oscar Wilde
Temmuz 2008 içindeki 22 yayından en yeni 14 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Temmuz 2008 içindeki 22 yayından en yeni 14 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster


leonardo.jpg
"Bilim bilgiyi, bilgelik ise bilimi örgütler."
Emmanuel KANT








Leonardo Da Vinci, aşağıdaki 7 ilkesiyle hem bilimsel düşünebilmenin öğelerini, hem de aklın sağlıklı kalabilmesi için nelerin yapılması gerektiğini anlatmaktadır. Bu arada sanatsal düşüncenin nasıl olması gerektiğine değiniyor. Da Vinci’ nin ortaya koyduğu bu ilkeler büyük değer taşıyor. Çünkü bu ilkelerle anlatmak istediği bütün özellikler kendinde vardı. Bu bakımdan denenmiş, yararları görülmüş ilkelerdir bunlar...

Herkesin bir Da Vinci olması beklenemez kuşkusuz... Ama, beş yüzyıl kadar gerilerden gelen bu bilgilerin, dikkatle incelenip uygulamaya çalışılmaları, hiç değilse önemleri kavranıp bilinmesi gereklidir.

1 CURIOSITA: Yaşama doymak bilmeyen bir merak ile öğrenmeyle bağlı olmaktır. Hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek, söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir. 



2 DIMASTRAZIONE: Bilgiyi deneme yolu ile sınama, kararlılıkla hatalardan ders alma isteği anlamına gelir. Öğrenilen her şey kesinlikle denenerek sınanmalı, doğruluğuna ondan sonra karar verilmelidir. 



3 SENSAZIONE: Duyguların özellikle yaşamsal deneyimlerin bir aracı olan görüşün sürekli olarak arıtılması anlamına gelir. Müzik dinlemeli, resim çizmeli, müzeler gezmeli, kitap okumalıyız. Değişik yiyecek ile içecekler tatmalı, çevremizdeki her şeye dokunmalıyız. 



4 SFUMATO: Belirsizlik, paradoks ile kararsızlığı kucaklama isteği anlamına gelir. Gelişen dünyada başarılı olmak için belirsizlikler altında çalışmaya alışmalıyız. Paradoksla karşılaştığımızda suskunluğumuzu koruyarak etkili ile sağlıklı bir zihne sahip olabiliriz. 



5 ARTE/SCIENZA: Bilim ile sanat, mantık ile hayal arasındaki dengenin geliştirilmesi anlamına gelir. Her insan doğuştan her türlü yeteneğe sahiptir. 



6 CORPORALITA: Zarafet her iki eli de aynı biçimde kullanabilmenin fitresi ile dengenin sağlanması anlamına gelir. Başarı için kişinin öncelikle kendisiyle barışık olması gerekir. Bunu sağlayacak bir etken de insanın sağlıklı, zarif, dengeli bir vücuda sahip olmasıdır. Bunun için kişinin sahip olduğu fiziki yapısını geliştirmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla kişi; stresten uzak durmalı, zihnini şen tutmalı, dengeli bir beslenme yapmalı, uykusunu düzenli olarak almalı, zarafetine dikkat ederek, sağlığını korumalıdır. 



7 CONNESIONE: Bütün olanlar ile her şeyin ilişkisini anlamak, değerlendirmek, sistemli düşünme anlamına gelir. Kısaca yaşadığımız her şeyi birbiriyle olan ilişkisini anlamaya çalışmalı, her şeyi bir arada değerlendirmeliyiz. 
 

 


beyin2.jpg
“Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk”.
Albert EINSTEIN


Elime insan beynine ilişkin bazı sorular geçti. Bu sorular beyin için 10 bilinmeyeni dile getirmek üzere hazırlanmıştı. Bunları inceleyip gerekli kendi yanıtlarımı bulma gereksimini duydum. Yanıtları boş bırakılmış sorular konusunda gerçekten bilgi yoktur. Ya da en azından ben öyle biliyorum.

İnsan beyni evrendeki nesnelerin en karmaşık olanıdır. Öyle ki beynimizdeki nöron sayısı ile Samanyolu Galaksisi'ndeki yıldız sayısı hemen hemen eşittir. Son yıllarda beyin araştırmalarında, başlangıca göre çok büyük yol alınmış gibi görünmesine karşın, beyin ile beynin işlevlerii konusunda daha bilmediğimiz pek çok şey var. Genelde merak konusu olup, beyin ile ilgili yanıt bekleyen 10 ana soru şu aşağıdakiler olup,. bunların bir bölümünün hiç olmazsa tanım düzeyinde kuramsal yanıtları vardır :

1 - Bilgi sinir hücrelerine nasıl kodlanır?...
Hiç kuşkusuz, vücutta gelişen her yaşamsal işlem gibi kimyasal olarak bu kodlama yapılmaktadır. Ama bunun çok ince ayrıntıları bu gün için bilinemiyor.

2 - Anılar nasıl kaydediliyor ve anımsanıyor?...
Bu konuda bazı kuramlar ileri sürülmüşse de kanıtlanmış gerçeklere varmaktan uzak bulunuyoruz. Ama yapılan bazı ciddi araştırmalar da vardır. Örnekse ,
Harvard Üniversitesi Tıp Okulu psikiatri öğretim görevlilerinden Dr. Subimal Datta’nın araştırmalarından söz etmeden geçmek doğru olamaz. Dr. Datta’ın makaleleri akademik düzeyde olup, uzmanlar için yazılmıştır. Ama özetle şunları anlatmaktadır : 


“uyanık olduğumuz sırada elde edilen bilgiler, bir kitaplık kataloğu düzeniyle, kısa süreli (ya da işlevsel) belleğimize yerleştirilir.” 

“Bunların asıl yerleri olan kalıcı belleğe, aynı düzenle geçirilmeleri REM uykusu sırasında olmaktadır. Bunların bir bölümü, bu sırada amygdalia’ daki duygusal belleğe, bir bölümü de hippocampus’ taki uzamsal belleğe, bir kitaplığın raflarına konulan kitapların düzeninde yerleştirilir”. 

“İşte, REM uykusu, bu bilgi işleminin yapıldığı bir uyku dönemi olduğu için önemlidir”. 

“Filozofça düşünülürse, yaşamımız öğrenmemize bağlıdır. Öğrenmeyi durdurduğumuzda ölürüz”. ( burada REM uykuları 10 gün süreyle önlenen farelerin öldüklerini anımsayalım).


Subimal Datta ile arkadaşları, çalıştıkları uyku laboratuvarında, REM uykusundaki bellek işlemlerinde önemli işlevi olan hücreler saptamışlardır. Şimdilerde bu düzeneğin anlaşılabilmesi için moleküler kaynaklara ulaşabilmek için çalışmalar yapıyorlar.

3 - Beynin dinlenme halindeki eylemi neyi gösteriyor?...
Beyin bizim anladığımız anlamda dinlenme dönemine girmez, giremez. Çünkü uykuda bile istem dışı özdevinimli (automatic) çalışan organların çalışmayı sürdürmeleri ile böyle olmayan, örnekse çizgili kasların belirli tonusta kalmaları beyince sürekli olarak oluşturulup, denetlenir. Dinlenme ile anlatılmak istenen uyku hali ise, bu durumda da beynin dinleniyor olması söz konusu değildir. Çünkü bu dönemde de yukarda anlatılan olağan işlemleri yanında, uykuda görülen düşleri de beyin oluşturmaktadır.

4 - Beyin geleceği nasıl kurguluyor?...
Beyin geleceği kurgulamaz. İçinde bulunan an için çalışmasını sürdürür. Ancak insanın gelecek için bazı imgelemleri (hayalleri) varsa, bu imgelemlerin oluşumunu sağlar. Beynin bunu hangi bölümüyle, ne yolla yaptığı bilinemiyor.

5 - Duygu nedir?...

6 - Zekâ nedir?...
Zekanın tanımı pek çok düşünürce yapılmıştır. Ama zeka hangi düzenekle beyinde oluşturuluyor?... Beynin hangi bölümü ya da bölümlerinde?... Sorularına bu güne dek yanıt bulunamamıştır. Bu konuda bizim yaptığımız tanım şöyle : “Olaylar arasındaki neden-sonuç bağlantısının hızlı bir biçimde doğru olarak bulunmasıdır.”

7 - Zaman beyinde nasıl bir yol izliyor?...

8 - Beyin niçin uyur, neden düş görülür?...
Her şeyden önce beynin uyumadığını, uyuyanın insanın kendisi olduğunu bilmek gerekir. sorunun ikinci bölümü için de kuramsal yanıtlar getirilmiştir. Özellikle Freudian yaklaşımın yanıtları ilginçtir. Ama bizim bu konudaki saptamımız şöyledir :
“...Bu güne değin elde edilen bilgilerin kesinlikle gösterdiği gerçek, uykunun yaşamda olmazsa olmaz, yaşamsal, gerekli bir olay olduğu gibi, uykuda görülen düşlerin de aynı niteliği taşıdıklarıdır..

Bundan önce, uykunun yaşamda sadece bir dinlenme ya da yenilenme dönemi olamayacağına açıklık getirmeye çalişmıştık. O halde geriye bir tek koşul kalıyor. O da uykunun DÜŞ GÖRMEK İÇİN , yalnız bunun için zorunlu olduğu gerçeği...

Bu yargı çarpıcı olduğu kadar, bu güne kadar pek sözü edilmemiş bir gerçekliktir. Yapılan bütün araştırmalar bu yargıyı dışlarında tutmuş görünüyor. Özellikle son elli yıl için, bir kaç ayrıntı dışında bu böyleydi.”

9 - Beynin bir konuda uzmanlaşmış sistemleri, bir diğeri ile nasıl bütünleşiyor?...
Hiç kuşkusuz ak maddedeki akson ile dentritler, sinaptik bağlantılar aracılığıyla, ayrıca sinirsel-aktarıcılar yardımıyla bu bütünleşme sağlanıyor. Ama hangi seçici düzenekler aracılığıyla?... denirse, bunun yanıtı halen yoktur.

10 - Bilinç nedir?

-----------------------------------------------------------------

İLGİLİ MAKALELER :

Datta S. : PGO wave generation: Mechanism and functional significance, in Rapid Eye Movement Sleep (B.N. Mallick and S. Inoue, eds.), Narosa Publishing House, 91-106 pg (1999).

Datta S and Siwek DF. : Excitation of the brainstem pedunculopontine tegmentum choli-nergic cells induces wakefulness and REM sleep. J. Neurophysiol. 1997; 77:2975-2988.

Datta S and Hobson JA. : Neuronal activity in the caudo-lateral peribrachial pons: relationship to PGO waves and rapid eye movements. J. Neurophysiol. 1994; 71:95-109.

Datta S. : Cellular basis of pontine ponto-geniculo-occipital
wave generation and modulation. Cellular and Molecular
Neurobiology 1997; 17: 341-65.

Subimal Datta, Vijayakumar Mavanji, Jagadish Ulloor, and Elissa H. Patterson Activation of Phasic Pontine-Wave Generator Prevents Rapid Eye Movement Sleep Deprivation-Induced Learning Impairment in the Rat: A Mechanism for Sleep-Dependent Plasticity. The Journal of Neuroscience, February 11, 2004, 24(6):1416-1427; doi:10.1523/JNEUROSCI.4111-03.2004

Subimal Datta,* Subhash Saha, Sarah L. Prutzman, Olivia J. Mullins, and Vijayakumar Mavanji : Pontine-Wave Generator Activation-Dependent Memory Processing of Avoidance Learning Involves the Dorsal Hippocampus in the Rat. J Neurosci Res. 2005 June 1; 80(5): 727–737

Subimal Datta, Elissa H. Patterson and Donald F. Siwek : Brainstem Afferents of the Cholinoceptive Pontine Wave Generation Sites in the Rat Sleep. Research Online 2(3): 79-82, 1999.

Subimal Datta *, Subhash Saha, Sarah L. Prutzman, Olivia J. Mullins, Vijayakumar Mavanji : Pontine-wave generator activation-dependent memory processing of avoidance learning involves the dorsal hippocampus in the rat. Journal of Neuroscience Research Volume 80, Issue 5 , Pages 727 – 737.

 

ALBİNOLAR....

Yalçın Güran


albino11.JPG
"Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır."
Albert EINSTEIN


Albinizm (Türkçedeki adı Akşınlık), soydan geçen bir metabolizma hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyanlara Akşın ya da Albino denir. Binlerce insanı ya da hayvanı etkileyen genetik bir bozukluk olan akşınlık renklenmeyi sağlayan melanin pigmenti yokluğu ya da azlığından kaynaklanır. Gözler, deri, saçlar ile bedenin öbür bölümlerini etkileyebilir. Akşınlarda (gerek insan, gerek hayvan) deri çok ince, beyazımsı (ya da hafifçe pembe), kıllar (ya da tüyler) beyazdır. Gözlerin gözbebekleri pembe, ağ tabakadan yansıyan ışık kırmızıdır. Gözler ışığa duyarlıdır. Genellikle astigmattır. Akşınlık ender de olsa, zeka geriliği ya da bedensel gerilikle birlikte olabilir.Derilerinde renk pigmentleri bulunmadığı ya da az bulunduğu için güneşten gelen zararlı ışınlar vücuda kolayca girer. Bunların fazla güneş altında bulunmaları ölümlerine bile yol açabilir.

Hayvanlarda da albinizm vardır. Ama her beyaz kürklü hayvan albino değildir. Albino olanlar gaz bebeklerinin kırmızı olmasıyla ayırdedilir.

Albinizmin iki çeşidi vardır :

Tam akşınlık, yaban hayvanlarında çok ender görülür; çünkü üretken yaşa kadar bu hayvanların çok azı hayatta kalabilir. Bütünüyle akşın yaban hayvanları, yırtıcılara karşı koruyucu renklerinden yoksundurlar; bu yüzden uzaktan kolayca görünürler.

Tikel (kısmi) akşınlık, çok daha az zararlıdır. Deride beyaz noktalar ya da kollarda beyaz perçemler halinde görülür. Bedenin yalnızca bazı alanlarında melanin pigment bulunmaması "vitiligo" diye adlandırılır. Güneş ışığı karşısında melaninli olan deri bölgeleri esmerleşirken, melaninsiz bölgeler beyazlığını korur. Bu yüzden vitiligo güneş ışığının bol olduğu yaz aylarında belirginleşir.

Ama gelip görün ki, birer kalıtsal metabolizma hastası olan bu kişilerden, batıl inançlar yüzünden yararlanmaya kalkanlar var. Buna yararlanmak ta denmez. Çünkü yapılanlar düpedüz cinayettir. Albinolar büyü için öldürülüyorlar.

Bunu bildiren gazete havadisini aşağıda görüyorsunuz.

“Ayak, kol, saç ya da cinsel organı “zenginlik büyüsü” için kesilip öldürülen albinoların sayısı 26’ya yükseldi. Tanzanya’da albinoların mezarları bile organlarını çalmak isteyenler tarafından açılıyor.

Tanzanya’da, organları zenginlik veren iksir yapımında kullanılmak üzere öldürülen albino sayısı bir yılda 26’ya yükseldi.

Tanzanya polisi, perşembe akşamı, melanin pigmenti bozukluğuyla ortaya çıkan albinizm hastası (albino) olan Jovin Majaliwa’nın öldürüldüğünü, saldırganların adamın sağ ayağı ile cinsel organlarını kestiklerini söyledi.
Öldürülen kişinin karısının da saldırıya uğrayıp, yaralandığı kaydedildi. Polis, Majaliwa cinayetiyle ilgili ayrıntılı bilgi vermedi.

Polisler de işin içinde

BBC’nin haberinde, albinoların öldürülmesiyle ilgili olarak kabile büyücüleri suçlanıyor. Büyücülerin albinoların saç, kol, ayak ile kan gibi vücutlarından alınan parçaların insanları zengin yapacağı öne sürülen bir iksir yapımında kullandıkları belirtiliyor. Bazı polis memurlarının da bu işin içinde olduğu kaydediliyor.

Mwanza Bölge Emniyet müdürlüğü, bu savları yalanlayarak katilleri saptamak için yörede oturanlarla birlikte çalıştıklarını öne sürüyor.

Tanzanya’da, Devlet Başkanı Jakaya Kikwete’nin bu tür cinayetlere karışanların yakalanması emriyle, mart ayından beri 173 büyücünün tutuklandığı belirtiliyor.”


Toplumlardaki genel akıl kıtlığı sonucu batıl inançlar ile hurafelere inanış oranı artmaktadır. Sonuçta yukardaki örrnekte olduğu gibi iş cinayet işlemeye kadar varabiliyor. Dinimiz İslam batıla inanmayı yasaklamıştır. Buna karşın, kendilerine din adamı etiketini yakıştıran bazı kimselerin, kendi uydurmaları doğrultusunda, insanların batıla inandırma yoluna gittikleri gözlemlenebiliyor.

Toplumumuzun başlıca zayıf noktası, okuyup araştırmaya önem vermeyip kulaktan dolma bilgiyi yeğlemesidir. Gerçi bu bir kolay yoldur. Ama çoğu kez bizi doğrulara ulaştırmaz. Kulaktan doldurma bilgiler konusunda, acaba bu doğru mu?... Sorusu da hiç akla gelmiyor. Bu bir eğitim noksanlığı olduğu kadar, doğruyu yankıştan ayırma olanağının yok olması, demek ki bir zeka işleminin yerine getilememesi sonucu ortaya çıkar.

Toplumun büyük bölümünün tilki zekası = ilkel zeka düzyinde kalması, o toplumda batıl inanç ile hurafelere inanma oranının artmasına neden olacaktır. Bunun sonu nereye varır?... İnanın düşünmek bile istemiyorum!...

Tanrı hepimize yeterli insan zekası bağışlasın!... Amin.

 


cesur23ey2dm2.jpg
“Gereksinme, buluşların anasıdır.”
ANONİM

Hayvanlarin hastalandıklarında ne yaptıklarını bilim adamları merak etmişler, yapılan araştırmalar sonucunda hayvanların kendilerine özel sağıtma yöntemleri olduğunu saptamışlardır. İlkel insan topluluklarında da bazı bitkiler aracılığıyla sağıtma yapıldığı bilinmektedir. Bu deneyimin çok eskilerden bu yana, kulaktan kulağa bilgi aktarımı ile sağlandığı düşünülebilir. Ama, ilkel de olsa insan zekasıyla hayvan zekası arasında bir fark olmalıdır. Kaldı ki bu bilgiler ilkel toplumlarda, toplumun ortalama zekası üzerinde olan kabile büyücülerince (witchdoctor) bir araya getirildiği de bir gerçektir.

Aslanlar yaralandiklarinda en yakın su kaynağına giderek ağızlarına biraz su ile toprak alıp çiğnerler. Sonra yere tükürür, yerde biraz yoğurduktan sonra oluşan çamuru yaralarına sürerler. Çamur, yaradaki zehirli maddeleri emmenin yanında, yaranın sağıtımına yararlı olan maddeleri de yaraya doğru çeker.
 
Genellikle memeli hayvanlar yaralarını yalarlar. Böylece hem yara temizlenir, hem de böceklerin yaradan uzak durması sağlanır. Dahası yaralı bir kaplan yarasına diliyle ulaşamadığı zaman tüküruğünü ön pençelerinden biriyle yarasına sürer. Daha çok Avustralya’da yaşayan, renklerinden ötürü gökkuşağı papağanları adı verilen papağanlar ise yaralarına ulaşamadıkları zaman eşlerinin yardımıyla tükürüğünü yaralarına sürerek yaraların iyileşmesini sağlarlar.
 
Yaralı geyikler ile karacalar ise yosunlu topraklara uzanırlar. Bunu da yumusak oldugu için değil, yosunlu topraklarda yaraları iyileştiren bir tür antibiyotik olduğu için yaparlar.
 
Bal seven bir hayvan olarak tanınan ayı ise yaralı pençesini arı kovanına sokarak, balın iyileştirici özelliğinden faydalanır. Arılar ise vucutlarının ürettiği bir antibiyotiği, ballarıyla karıştırıp şifalı hale getirirler. Bu haliyle bal bir doğal antiseptiktir. Gerçek olan bal ile gerçek olmayanı (yapay bal) ayırdrtmek için petri kutularında üretilmiş bakteri kolonileri üzerine bal sürülür. Balın çevresinde bakteri üremiyorsa o bal doğal baldır. Balın bu antiseptik özalliğinden ötürü Mısır piramitlerinde 3000 yıllık yenilebilir halde bal bulunmuştur.

Kunduzlar, vücutlarında salgılanan bir tür jöle ile iyileşirler.

Madagaskar adasında, bir grup bilim adamı araştırma yaparken orangutanların yüksek ağaçtan kayarak düşen yavrularının göğüslerinde açılan yaraları bir tür otu çiğneyerek bu yaralar üzerine sürme yoluyla sağıttıklarını gözlemlemişlerdir. Aynı ot kullanılarak elde edilen Madecasol adlı merhem tıpta bugün yaraların erken kapanması için kullanılmaktadır.
 
Hayvanlar arasinda dışardan yapılan pansumanın yanında iç-hastalıklarını sağıtanlara da rastlanır. Örnekse kediler ile kopekler, hasta olduklarında kusabilmek için çim yerler. Kurtların ise aynı durumda tutam tutam ısiıgan otu yedikleri saptanmıştır. Çünkü günümüzde ısırgan otundan yapılan çayın bağışıklık sistemini güçlendirdiği bilinmektedir. Bu yüzden de kanserli hastalar için özellikle salık verilir. Kurtlar ayrıca yılan sokmalarına karşı “Calla palutris” adli bir bitkiyi yerler. Halk arasinda yılan otu olarak bilinen bu bitkinin özellikle kökleri yılan sokmalarına karşı, tıpta eskiden beri kullanılmaktadır.
 
Sadece Tanrının yönlendirmesi (sevk-i Ilahi) ile hareket eden hayvanların kendi kendilerini sağıtmalarına örnekler saymakla bitmez. En son örneğimizi de yine ayılardan verelim; ayilar “Ligusticum porteri” isimli bir bitkiye (ağaca) sürtünerek kendilerini sağıtırlar. Bu bitkinin baş ağrısı, romatizma, soğuk algınlığı gibi rahatsizliklara karşı etkili olduğu bulunmuştur.

İnsanların bir çok araştırma sonucu bulabildikleri hangi bitkinin neye iyi geldiği konusunu hayvanların nasıl olup ta kendiliğinden bilebildikleri, nasıl uygulayabildikleri bizler için birer hayret konusu olmaktan öteye gidemiyor. Bunlara birer bilimsel açıklık getirebilme olasılığımız yok. Şimdilik Tanrıca onlara verilmiş birer özellik deyip geçiyoruz. Lakin her doğa olayının bir açıklaması olmalıdır. Biz hayvanların sağıtma konusunu nasıl öğrebildiklerini halen bilemiyoruz. Ama belki bir gün, konuya pozitif bilim bir açıklama getirebilecektir?!...
 

 


Paris.seine.liberty.250pix.jpg
“Yemiyenin malını yerler.”
TÜRK ATASÖZÜ

Aldığım bir E-postada New York limanı girişindeki Özgürlük Heykelinin pek bilinmeyen serüveni anlatılıyordu. İlginç olduğunu düşündüğüm için metni, hiç değiştirmeden aynen aktarıyorum. Bunun bir küçük kopyası, daha doğrusu prototip’i de Paris kentinde bulunmaktadır (yukardaki resim).

Heykel, 19. yüzyılın ortalarında Türk toprağı olan Mısır'a dikilmesi maksadıyla Fransızlar tarafından hazırlanmış ama sonradan yaşanan bazı şanssızlıklar yüzünden Mısır yerine Amerika yolunu tutmuştu. İşin daha da garip tarafı, heykelin masraflarının büyük kısmının, zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz tarafından bizzat ödenmiş olmasıydı.
 
'NEW York' dendiği zaman, çoğumuzun hatırına ilk önce Manhattan'daki gökdelenler ve şehrin hemen önündeki adada yükselen, kaidesiyle beraber tam 93 metrelik 'Özgürlük Heykeli' gelir. 1880'li senelerde Fransa'da yapılan Özgürlük Heykeli'nin masraflarının büyük kısmının bizden çıktığını, projesinin New York'a değil, o yıllarda Türk toprağı olan Mısır'a dikilmek üzere hazırlandığını ve son anda yaşanan bir talihsizlik neticesinde Amerika'ya gittiğini bilir misiniz? İşte, kaçırılan bu fırsatın kısa öyküsü:
 
19. asırda Osmanlı İmparatorluğu'nun toprağı olan Mısır, yüzyılın ilk yıllarından itibaren Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın soyundan gelen 'Hıdiv' unvanlı valiler tarafından idare ediliyordu ve içişlerinde bağımsız hale gelmişti. Mısır valileri, sadece yabancı memleketlerle imzaladıkları anlaşmalarla mali protokolleri padişaha tasdik ettirmekle yükümlüydüler ve İstanbul, bu gibi talepleri genellikle her zaman yerine getiriyordu. Mısır Valisi Said Paşa'nın Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps'e 1854'te hazırlattığı ve Akdeniz ile Kızıldeniz'i birbirine bağlayacak olan Süveyş Kanalı projesi de onaylaması için Osmanlı hükümdarına sunulmuştu. Projenin arkasında Fransa vardı ama İngiltere, Akdeniz'deki ve Hindistan'daki hákimiyetini sona erdirebilecek olan böyle bir hazırlığa karşı çıkıyor ve zamanın hükümdarı Sultan Abdüláziz'i, projeyi reddetmesi için devamlı bir baskı altında tutuyordu. Said Paşa, İstanbul'un tasdikini beklemedi ve 1854'ün 30 Kasım'ında Fransız mühendise projenin hayata geçirilmesi için gerekli şirketin kurulması iznini verdi. Fransız sermayesiyle kurulan şirketin hisse senetlerinin tamamı satılınca İngiltere, Sultan Abdüláziz'e daha da fazla baskı yapmaya başladı ve hükümdar, Mısır Paşası'nın projesini 12 yıl boyunca onaylamadı. Mısır tarafı ise, İstanbul'un tasdiki gelmeden işe başladı ama Said Paşa 1863'te birdenbire ölüverdi. Yerine geçen İsmail Paşa ise Fransız değil, İngiliz taraftarıydı, bu yüzden iktidarının ilk yıllarında projeye gereken önemi vermedi ama daha sonraki senelerde Kanal'ın Mısır'a nasıl bir hayati değişiklik getireceğini farkedince işe o da dört elle sarıldı. Kazılar neredeyse tamamlanmak üzereyken Fransız hükümeti, Sultan Abdülaziz'e İngilizler'den daha fazla baskı yapmaya başladı. Sultan Abdülaziz, 1866'nın 19 Mart'ında yayınladığı fermanla Kanal'a izin verirken Kanal Şirketi ile Said ve İsmail Paşalar arasında varılan anlaşmaları onayladı, üstelik Mısır'ın kanal inşaatı için yaptığı dış borçları da devlet garantisi altına aldı ve kendisi de Kanal Şirketi'nin hisselerine oldukça yüksek bir meblağ yatırdı.
 
ASYA'NIN IŞIĞI OLACAKTI
 
Said Paşa ile kanalın mühendisi olan Ferdinand de Lesseps arasında 1854'te varılan anlaşmanın çok ilginç bir maddesi vardı: Kanal'ın Akdeniz'e açıldığı yere dev bir heykel dikilecekti. Heykel, firavunlar zamanının giysilerine bürünmüş bir kadın şeklinde olacak ve elinde 'Asya'nın ışığının Mısır'dan geldiğini' sembolize eden bir meşale tutacaktı. Sultan Abdülaziz'in ödediği paralar arasında yapılacak olan heykelin masraflarının bir bölümü de vardı. Paşa ve mühendis, eseri Fransa'nın tanınmış heykeltraşlarından olan Frederic Auguste Bartholdi'ye sipariş ettiler, hatta bir hayli avans da ödendi ve Bartholdi işe başladı. Dikileceği yerde monte edilecek şekilde parçalar halinde hazırlanan heykel birkaç sene sonra tamamlanmış, kanalın Akdeniz'e açıldığı yerde birkaç hafta içerisinde yerleştirilebilecek hale getirilmiş ve Marsilya'dan bir gemi ile Mısır'a nakledilmesinin hazırlıklarına bile girişilmişti.
 
Ama, Said Paşa'dan sonra Mısır'ın başına geçen İsmail Paşa, Müslüman bir memlekette böylesine büyük bir heykelin dikilmesinin halk arasında hoşnutsuzluk yaratacağını düşündü ve mühendis Ferdinand de Lesseps'e, heykelin Mısır'a getirilmemesi talimatını verdi. Mühendis'in Paşa'yı ikna çabaları neticesiz kaldı. Süveyş Kanalı 1869 Kasım'ında dünyanın dört bir tarafından gelen davetlilerin katıldığı büyük ama 'heykelsiz' törenlerle açıldı. Bartholdi'nin eseri ise, Mısır'da bu yaşananlardan sonra Paris'te bir depoya kondu ve tozlanmaya terkedildi. O yıllarda dünyanın bir başka tarafında, Fransa ile Amerika Birleşik Devletleri arasında büyük bir muhabbet yaşanıyor ve taraflar birbirlerine jest üstüne jest yapıyorlardı.
 
HEYKEL, AMERİKA YOLUNDA
 
Paris'te kurulan Fransız-Amerikan dostluk grubunun lideri olan Edouard Rene Lefebvre de Laboulaye, Fransız Hükümeti'ni Amerikalılar'ın Fransa'n ın dostluğunu daima hatırlamaları için bir hediye gönderilmesi konusunda ikna etti ve hediyenin devasa bir heykel olması kararlaştırıldı. Heykel bir elinde hukuku simgeleyen bir kitap tutacak, diğer elinde de 'dünyayı aydınlatan özgürlüğün sembolü' olan bir meşale taşıyacaktı. Sipariş gene aynı heykeltraşa, Frederic Auguste Bartholdi'ye verildi. Bartholdi'nin eseri zaten hazırdı, senelerden beri bir depoda beklemedeydi ve tek eksiği üst kısmında, yani elleriyle kollarında ve yüzünde bazı değişiklikler yapılmasıydı. Amerikalılar heykelin New York'un hemen girişinde bulunan ufak adalardan birine yerleştirilmesine karar verdiler. Bartholdi, kaidenin yerini görmek için New York'a gitti ve Paris'e dönüşünde yeniden işe başladı. Bakır ve çelik ten yaptığı heykelin mühendisliği ilgilendiren taraflarını Paris'e kendi adıyla anılan bir kule dikmiş olan Gustave Eiffel ile beraberce çalışarak tamamladı ve 1884 Haziran'ın ilk günlerinde eserini Fransız hükümetine teslim etti. Bartholdi heykelin yüzünü tamamen değiştirmiş ve metale annesi Charlotte'in siluetini işlemişti.
 
Birbirine monte edilecek şekilde yapılmış 350 parçadan oluşan heykel 'İsere' adındaki bir Fransız gemisine yüklendi ve 4 Kasım 1885 günü New York'a ulaştı. New York'ta, bu arada heykelin kaidesinin yapımı için bir bağış kampanyası başlamış, ilk bağışı Macar göçmeni olan, New York'ta 'World' adında bir gazete çıkartan Joseph Pulitzer yapmış ve kaide için 100 bin dolar vermişti. Macar göçmeni gazeteci, daha sonra gazetecilikte dünyanın en büyük ödülü sayılan 'Pulitzer'in de isim babası olacaktı. Kaidenin inşasından sonra sıra heykelin dikilmesine ve resmi açılışa geldi. Bartholdi, New York'a yanına bu defa Süveyş Kanalı'nın mühendisi ve heykelin fikir babası olan Ferdinand de Lesseps'i de alarak gitti ve 1886'nın 25 Ekim'inde yapılan törende eserinin açılışını bizzat yaptı.
 
Konu ile ilgili olarak asagidaki adrese bakabilirsiniz.
www.americanparknetwork.com/parkinfo/sl/history/liberty.html
 

 


files.php.jpeg
“Ancak, kendi kendini idare edebilen akıllı insanlar hürdür.”
HORACE

"Yüce Tanrıyı anlamak çok zordur; o, esrarengizdir fakat hiç bir zaman kinci ve kötü değildir."
Albert Eınsteın


Bundan önce yazdığımız bir çok makalede “Tilki Zekası = İlkel Zeka” konusuna değinmiş, bunun toplumumuza bilinçli bir biçimde 1940 lı yıllardan başlayarak pompalanmaya çalışıldığını söylemiştik.

Bu uğraştan bir sonuç alınmış mıdır?...

Evet, ne yazık ki alınmıştır!.. Diyebiliriz.

Bunu Ulster Üniversitesinin yapmış olduğu araştırmanın sonuçlarından anlıyoruz. Bu araştırmaya göre Türk Ulusunun ortalama IQ su 90 dolayında bulunmuş; araştırma kapsamı içindeki 22 Avrupa ülkesi arasında Türkiye 21 inci sırayı almıştır (*).

Bunlar doğru da, neden ulusumuzun tilki zekası düzeyinde kalması isteniyor?..

Hangi düzenek (ya da düzenekler) kullanılarak bu yapılıyor?...

Sorularının yanıtlarını aramak zorunluğunu duyduk. Bu yanıtları birer birey olarak tek, tek hepimizin düşünüp, araştırıp bulması gereklidir. Çünkü doğru tanı konursa sağıtımın doğru yolları da bulunabilecektir.

● Birinci sorunun yanıtını, öncelikle yurt dışında aramamız gerekir. Çünkü dünyada var olan yayılımcı (emperyalist) güçler yutmak istedikleri toplumların ilkel zekada kalmasını yeğlerler. Hele toplumdaki ilkel zekalılar çoğunluğu elde ederlerse, toplum da demokrasiyle yönetiliyorsa, kendilerine benzer zekadakileri ister istemez yönetici olarak başa getireceklerinden ötürü, yararları bir kaç kez katlanacaktır. Eğer ülke diktatorya ile yönetiliyorsa, gene de halkın ilkel zekada kalması iyidir. Böylelikle gözlerine kestirdikleri ülkeyi istedikleri gibi yönlendirme olanağını elde ederler. Çünkü halkın iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırdedecek gücü olmadığı gibi, bir “adam sende” cilik içinde yaşamlarını sürdürmek isterler. Öyle ki Padişah Vahidettin’ in de dediği gibi “halk bir koyun sürüsü” haline getirilmiştir (**)

● Bu sonuca varabilmek için çeşitli düzenekler kullanılmaktadır. Bunların en başında zeka tanımını çarpıtarak yapmak geliyor... Deniyor ki, kim en çok para kazanır, en zeki kişi odur!.. Burada, normal insan zekasının işlemesi sürecindeki etkinlikler sonucu para kazanmanın bir yan ürün olduğu gerçeği bir yana konulmuş oluyor. Aslında para kazanmak için pozitif insan zekasının kullanımından çok başka yollar vardır, ki bunlar sizi doğrudan paranın kaynağına götürür. Örnekse hırsızlık, rüşvet alıp/verme, dolandırıcılık, kotü kullanım (suiistimal), düzenbazlık vb gibi ahlaksızlıklar... Bu ahlaksızlıkları yapmak için zekaya değil, kurnazlığa gereksinim vardır. İşte bu bayağı kurnazlıkları zeka diye tanımlayıp, öneriyorlar. Çoğunluk da, kolayı seçtiği için, kurnazlığı zeka olarak kabullenip o düzeyde kalmayı yeğliyor. Zamanla toplumun büyük bölümü bu ulama (kategoriye) girmiş oluyor.

Oysa zeka sanılan kurnazlıkla belki para kazanılır, ama matematik problemi çözme, bir yeni buluş yapma olanağı hiç yoktur. İşte en önemli ayrım da buradadır.

Sonunda, kolay yol olan ilkel zekada karar kılınmış oluyor. Bunun ardından da elbette koyu bir bilisizlik (cehalet) ile vurdum-duymazlık gelmektedir. Çünkü bir ilkel zekalıya bir şeyler öğretmek deveye hendek atlatmaktan zordur.

Ancak bu söylediklerimizle sonuç alma, demek ki halkı ilkel zeka düzeyine indirme süreci, zaman alıcı uğraştırıcı bir yoldur. Düşünün bir kez, kuşaklar boyu uğraşmanız gerekecektir!...

Bunun daha kolay yolu var mıdır?... Derseniz;

Evet vardır!.. O da Din kullanılarak halkı “Allahla aldatmak” (***) tır deriz...

Bu yolla insan zekası bir yana konulup, “tarikat lideri ne diyorsa o doğrudur” yöntemi yeğlenmektedir. Söylenenin doğruluk derecesi nedir?... Acaba bunun Kuran-ı Kerimde yeri var mıdır?... Varsa nasıl anlatılıyor?... Sorularının yanıtları hiç aranmadan, dahası Kuran-ı Kerimin emri olan “her konuyu akıl süzgecinden geçirin” sözü hiç düşünülmeden tarikat şeyhinin gösterdiği yoldan “kayıtsız, şartsız” yürünülüyor... Bu doğrudan insan zekasının ilkel düzeyde tutulması demektir.

Allah kelamı olan Kuran-ı Kerim, Allahla aldatma olasılığını göz önüne alarak müminlere şöyle sesleniyor :

“Allah ile aldatma - aldanma (Lukman, 33; Fatır, 5; Hadit, 14)”.

Bu bir emirdir. Çünkü Kuran-ı Kerimde yeri olmayan hiç bir konu, hiç bir söz -Hz Muhammed (sav)’ın hadisleri dışında- İslam’ la ilgili değildir. İslamın dışındadır.

İşte Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk bunu önlemek için Tekke ile Zaviyeleri kapattı. Bunun için din ile devlet işlerini birbirinden ayırarak, dinin politika malzemesi yapılmasını önledi.

Ama ne yazık ki, günümüze geldiğimizde görüyoruz ki adeta Cumhuriyetin ilk kurulduğu günlere dönme eğilimi var!... Bundan da öte adeta Osmalı İmparatorluğu dönemi özlenilip, özlendiriliyor gibi...

Günümüzde açıkça, din bir politika malzemesi yapılıyor. Bunu da dış güçler, işlerine geldiği için, körüklüyor. Çünkü bu onların programında var. “Ilımlı İslam!..” diyorlar. İslamın ılımlısı, ılımsızı olur mu?... Dünyada bir tek İslam vardır; o da Kuran-ı Kerimin ön gördüğü İslamdır. Bunun dışında İslam’a bir takım sıfatlar eklemek belli bir amacı hedefler ki, safsatadan öteye gitmez.

Toplum olarak aklımızı başımıza almamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Allahın inayetiyle bunu da atlatırız.

Ama şu sözü hiç aklımızdan çıkarmayalım “Once tedbir, sonra Allah”. Burada "tedbir" pozitif insan zekasını kullanmaktır. Kuran-ı Kerim de bunu emreder.


----------------------------------------------------------------------

(*) Buna karşılık toplumumuz içinde parlak düzeyde, dahası deha düzeyinde zekası olanlar da vardır. Bunlar azınlıkta kalmakla birlikte oldukça yüksek sayıda bir kitleyi oluştururlar. Bütün umudumuz, az sayıda olan bu bireylerin etkilerinin ötekilerden daha baskın olabilmesidir. Ama asıl amaç, elbette bütün ulusun zeka düzeyi ortalamasının yüksek bir çizgide olmasıdır.

(**) Bkz. Bundan önceki 22.07.2008 tarihli “Padişah Vahidettin’e Şükran Borcumuz vardır” başlıklı makalemiz.

(***) Yaşar Nuri Öztürk’ün bu konuda yazılmlş bir kitabı vardır. Bu kitapta konu geniş olarak incelenmiş bulunuyor.

-----------------------------------------------------------------------

İlgili Kitap :

Yaşar Nuri Öztürk : Türkiyeyi Kemiren İhanet, ALLAH ile ALDATMAK. Yeni Boyut (Ed.) Birinci baskı Nisan 2008, ISBN : 978-975-6779-48-4.

 


Bach_Carl_Philipp_Emanuel_1.jpg
“O işin başarılmasının imkansız olduğunu bilmedikleri için başardılar.”
Mark Twain




Carl Philipp Emanuel Bach 8 Mart 1714 yılında Weimar’da doğmuş, 14 Aralık 1788 yılında Hamburg’da ölmüştür.

Büyük Thomas kantorunun ikinci oğlu olan C. Ph. E. Bach, müzikli piyes, trajedi, roman ile minyatür ressamlığında burjuvazi kültürünün uyanmaya başladığı, aleni konserler tertipleme, aile ocağında müzik yapma adeti gibi hareketlerin belirdiği bir dönemde, müziğe yeni bir işlev sağlama fikrini temsil ederek yüreklendirdi. Her bakımdan babasının öğrencisi olarak, üstün bir zaka ile gayet canlı bir doğası vardı. Klostock, Lessing, Gleim ile Claudius gibi çağdaş şairlerin dostuydu. Böylece eski biçimlerinden gittikçe ayrılarak yeniliklere yaklaşan bir fikir alemi içinde çok üstün bir yere vardı. Yaşadığı çevrede kendi ismi, unutulmuş babasının isminden daha itibarlı olan Bach oğlu, Johann Sebestian Bach’tan Goethe’ye doğru giden gelişmede etkisi gerçekten büyük olan aracılardan biriydi.

Genç bir kuşağın kutsal sayılan gelenekleri sarsması, yeni fikirlerin barok zihniyetinin güçlü kalesini aşması o zaman için ne derin bir heyecan uyandırdığını düşünmek güç değildir. Gerçeği arayan şairler yıktıkları eski mabedlerin yerine yenisini kurdular. Müzisyenler de bu hareketlere katıldılar. Bohemyalı bir Alman olan Jahann Stamitz’in etrafında toplanan müzisyenler, yukarı İtalya’dan gelen yüreklendirmelerden esinlenmiş o zamana kadar işitilmemiş etkileriyle, formlarla klasik senfoninin temelini büyük bir başarı ile attılar. Bu atılımlar Batı Almanya’nın güneyindeki Mannheim kentinde sanat sever Palatinat sarayında yapıldı. Burası Goethe’nin kenti olan Weimar’dan önce bir fikir merkeziydi. Johann Cristoph Wagenseil ile Ditters von Dittersdorf’un etrafında toplanan, gelenekten ayrılmış Viyanalı müzisyenler de daha sakıngan olarak yine aynı amaç için çalıştılar. Bu devrim yürümekteydi. Onun sayesinde Ph. E. Bach, Gluck ile baba Mozart gibi kimseler, öğreterek, yaratarak kendi zamanlarını fethetmişlerdir. Ph. E. Bach’ın, Leopold Mozart’ın, Quantz ile kuramcıların kitaplarındaki estetik istekler ile pedagojik ana öğelerle geniş bir alanın sınırları çizildi. Bu alanda müzikli piyes ile lied kadar senfoni ile sanat formları da gelişti. Alan içinde hareketlerini itina ile tartarak, geçmiş ile gelecek arasındaki yönü saptayan Ph. E. Bach, zamanın temsilcisi niteliğini taşımaktadır. Piyano sonatı, oda müziği ile senfoni alanındaki yapıtıyla doğrudan doğruya, kesin olarak Haydn, Mozart ile Beethoven’e giden yolu saptamıştır. Sonat muvmanlarının iki temli oluşu ile motiflerin işlenmiş bulunması gibi iki önemli nokta buna kanıt olarak gösterilebilir. Fakat bundan daha önemli olan Ph. E. Bach’ın fikir ilkeleridir. Onu, geçmiş ile bağları tümüyle kesmek gibi bir hataya düşmeden «cantabile» (teganniye benzer) ifadeye, «şarkı söyleyiş tasarımı içinde» yaratma yeteneği ile «clavier» (piyano) daki ruhlu şairliğine götüren bu ilkeler olmuştur. Bach bu nitelikler ile sonraki gelişimin başlangıcı olmuştur.

Zamanında «seslerin Klopstock»u diye anılan Ph. E. Bach, babasının mirasına saygı, takdirle bağlı kalmıştı. Mozart’ın anlatımına ulaştığı için bugün bize daha yakın gelen üstün yetenekli en küçük kardeşi Johann Christian’ı Mannheim’deki «modernlerden» korumaya çalıştı. Ona şunu öğretti: MÜZİĞİN, KULAĞI DOLDURMAKTAN DAHA YÜKSEK AMAÇLARI VARDIR; MÜZİK KALBE DOKUNMALIDIR. Ondan sonra gelenler bu amacı gerçekleştirmek görevini üzerlerine almışlardır. Johann Sebestian Bach’ın oğlu ile öğrencisi Ph. E. Bach, kardeşinin, Joh. Abraham Peter Schulz’un hocasıydı. Haydn ile Beethoven de ona «babamız» diyorlardı. O, iki devri birbirine kaynaştırmıştı. Telemann’ın vaftiz oğlu, daha sonraları halefi olan Ph. E. Bach, Leipzig ile Oder nehri kenarındaki Frankfurt’ta hukukçuluk yaptıktan sonra kral Büyük Frederik’in sarayına klavsenist olarak girdi. Onu bir dereceye kadar tutucu olmaya mahkum eden bu dar çevreden kurtulmak için daha geniş olanakları olan Hamburg’a gitti. Orada şöhret ile itibarı yüksek olduğu halde Leipzig’deki Thomas Kilisesinden babasının yerini almakta başarılı olamadı. Bu, zamanın değiştiğinin bir kanıtıydı. Doğrusu Ph. E. Bach’ın tarihi görevini başka alanda, «müzikçi» ile «müzik-sever» tiplari doğuran yeni zamanın içinde yapması yazgısıdır…

Kaynak : Last Fm


 

mehmedvahdeddin.jpg
“Akıl hazır değilse, göz göremez”
Emilie Serge







Osmanlı Mebuslar Meclisi 16 Mart 1920 tarihinde işgal kuvvetlerince basıldığında, Celalettin Arif, Rauf Orbay, Balıkesirli Müderris Abdülaziz Mecdi Efendi, Yalvaçlı Ömer Vehbi Hoca durumun ne denli tehlikeli olduğunu anlatmak için Padişah Vahidettin’i ziyaret ederler. Aralarında şu konuşma geçer :

Vahidettin - “Ecnebiler her şeyi yapabilecek vaziyettedirler. Meclisi Mebusan müzakerelerinde sözlerinize fazlaca dikkat etmelisiniz.”

Vehbi Hoca - “Şevketmeab!.. Millet azimlidir; vatanını da, sizi de kurtaracaktır.”

Padişah - “Hoca, Hoca!.. Sözlerinize dikkat ediniz!.. Fiili hadiseler meydandadır. Akıl için yol birdir. Bu adamlar isterlerse yarın Ankaraya girerler.”

Abdülaziz Mecdi (sarayın penceresinden gözüken düşman donanmasını göstererek) - “Bu kafirlerin kudreti, şu denizdeki toplarının menzili içindedir.Millet demir gibidir. Onu yıkamayacaklardır. Padişahım, müsterih olunuz. Millet sonuna kadar mücadele edecektir.”

Vehbi Hoca - “Millet, vatanını son damla kanına kadar müdafaa edecek ve Cenabı Hakk’ın inayetiyle muzaffer olacaktır. Padişahım, buna itimat ediniz.”

Rauf Bey - “Hoca efendiler, zat-ı şahanelerine hakikati arz ediyorlar. Padişahım!.. Millet hudutları dahilinde istiklalini ve makamınızı kurtarmaya azmetti. Millet sizden bir muahedeye imza koymamanızı istirham ediyor. Aksi takdirde akıbet çok tehlikeli görünüyor. Siz, mahsur vaziyette olduğunuz için imza mecburiyetiniz de yoktur.”

Sinirlenen Padişah, sert bir biçimde ayağa kalkarak, soğuk bir ses tonuyla yanıt verir :

“Bu millet koyun sürüsü. bir çoban lazım. O da benim.”

diyerek konuşmayı sona erdirir. Saraydan çıkacakları sırada Vehbi Hoca, arkadaşlarına dönerek şu tarihi sözleri söyler :

“Bu adam nefsini ıslah etmezse akıbeti fenadır. Allah büyüktür. Bu millet halaskarını bulacaktır. Milleti koyun sürüsü addetmek Allah’ın rızasına aykırıdır. Yaşarsak çok şeyler göreceğiz.”

Vahdettin için bu çıkarımsamayı yapan Vehbi Hoca daha sonra, 1 Kasım 1922 de onun saltanattan indirilmesine ilişkin fetfayı yazma işini, Şer’iyye Vekili olarak üstlenecektir.

Bu fetva şöyledir :

“Müslümanların padişahı ve halifesi olan kişi, düşmanın, bütün Müslümanlar aleyhinde mahva sebep olan ağır tekliflerini hiç bir mecburiyeti yokken kabul ile Müslümanların haklarını müdafaadan aczini ortaya koyarak ve Müslümanların mücahitçe savaşlarında düşman tarafına muvafakat ederek Müslümanların çözülme ve mağlup olmasını hazırlayan hareketlere fiilen teşebbüs ve bu tür yıkıcı haraketlere devam ve ısrar ve daha sonra da ecnebi himayesine iltica ederek hilafet makamını terk ve hilafetten bilfiil feragat etmekle makamından şer’an indirilmiş olur mu?... Elcevap : Olur.”

Tanrıya şükür ki Vahidettin Kuvvai Milliyeciler'in tarafını tutmamıştır. Çünkü böyle olsaydı “Ordu zafer kazanır, bütün onur komutanın olur” sözü uyarınca, hiç kuşkusuz Ankara Hükümetinin, demek ki yeni kurulan devletin başına o geçecekti.

Böyle olduğunda, daha sonra olacak gelişmeleri hiç düşünebiliyor musunuz?!...

Bu yüzden Tanrıya tekrar, tekrar şükretmemiz; Padişah Vahidettin'e de, tutumundan ötürü, onu yereceğimize ulusça teşekkür etmemiz gerektiğine inanıyorum.


-----------------------------------------------------------

İlgili Kitap :

Cemal Kutay : Kurtuluşun Kuvvacı Din Adamları. Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998. 89, 156-157, 165 inci sayfalar.

 


266162.jpg

“Yanlış tanı, yanlış sağıtımla sonlanır.”





Uzunca bir sürdir Türkiyede, öteki hayvan çiftlikleri gibi balık çiftlikleri de kurulmuş bulunuyor. Bunlar hem karada havuzlarda, hem de denizde ağdan kafesler yaparak eylemlerini sürdürüyorlar. Çoğunluğu Bodrum ilçesi kıyılarında olan bu denizde kurulu balık çiftlikleri, körfezler içinde kıyılara çok yakın olarak yerleştirilmiş bulunuyor (yukardaki fotoğraf). Bu yüzden de özellikle turizm kesiminden yeğin eleştiriler alınıyor.

Balık çiftlikleri her ne kadar tarım amaçlı gibi algılanabilirse de, tavuk çiftlikleri gibi birer endüstri görünümündedirler. Bunların ekonomiye katkıları oldukça büyüktür.

1999 yılı sonu itibarı ile Türkiye’de ağ kafeslerde deniz balığı yetiştiren 324 adet çiftlik bulunuyor. Bu çifliklerin (Çoğunluğu Bodrum’da olmak üzere) 176’sı Muğla ilinde bulunuyor. Yıllık üretimi 13 bin ton dolayında olan 1999 yılında yaklaşık 179 Trilyon TL’si boyutlarında bir ekonomik değeri anlatmaktadır. (1999 ortalama döviz kuru ile yaklaşık 425 milyon dolar) Bu sektör 1999 yılında yaklaşık 38 milyon dolarlık dış satım yapmış bulunuyor.

Muğla Kültür Balıkçıları Derneği verilerine göre de Türkiye'de üretilen su ürünlerinin yüzde 22'si kültür yolu ile üretiliyor. Kültür balıkçılığında üretim niceliği 118 bin ton düzeyinde. Deniz ile iç su içinde olarak toplam çiflik sayısı 1.470 iken, denizlerde ise 311 tane çiftlik var. Sektörün yavru ihtiyacı kuluçhanelerden karşılanıyor. Şu anda 20 tane kuluçkahaneden 220 milyon yavru elde ediliyor. Sektörde 1 milyar dolarlık sabit yatırım bulunurken 500 milyon dolar üzerinde canlı balık değeri ile 400 milyon dolara yaklaşan dış-satım boyutu bulunuyor. Kıyılardan taşınma sürecinin çok kısa sürede tamamlanacağını belirten derneğe göre sektörün sorunlarının giderilmesi durumunda üretimin kısa zamanda 200 bin tona, uzun sürede 600 bin tona çıkarılacak. dış-satım değeri de 1 milyar doları aşabilecek.

Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, Türkiye'deki 245 balık çiftliğinin denizde geri dönüşümü olmayacak şekilde kirliliğe yol açmadığını savundu. Eker "Balık çiftliklerinden sadece yem ve dışkı bırakılmakta. Bunlar organik kökenlidir" dedi. 

Bazıları turistik kuruluşlarla burun buruna eylem gösteren balık çiftlikleri, geçen yaz boyunca tartışma konusu olmuştu. Tarım Bakanı Eker ise CHP Milletvekili Enver Öktem, AKP Milletvekili Gürsoy Erol ile bağımsız milletvekili Zülfü Livaneli'nin kıyıları kirlettiği savında bulunulan balık çiftlikleriyle ilgili soru önergelerini yanıtladı.

Eker, üç milletvekilinin sorularına özetle şöyle karşılık verdi: "Denizlerde ağ kafeslerde yetiştiricilik yapan Antalya, Aydın, Balıkesir, Çanakkale, Edirne, Hatay, İzmir, Mersin, Muğla, Ordu, Rize ve Trabzon'da toplam 245 işletme var. Bunların tümü Su Ürünleri Yetiştiricilik Yönetmeliği uyarınca faaliyet gösteren yasal işletmelerdir. Denizlerimizde üretim kapasitesi 250 ton/yıl altında olan işletmelerin başvuruları kabul edilmeyip, onaylanacak projelerde ÇED belgesi istenmektedir. Son yıllarda kurulan işletmelerin tamamı, açık deniz (off-shore) tipi işletmelerdir. Balık çiftliklerinin kıyıdan 1 mil açıkta bulunmasına ilişkin bir hüküm yok. Böyle bir şartın uygulaması pratikte mümkün değil. Balık çiftliklerinin çevresel etkilerine yönelik üniversitelerle birlikte yürütülen çalışma sonuçları kapsamında gerekli önemler alınıyor. Bakanlık tarafından kontrol ediliyor ve ayrıca Sahil Güvenlik Komutanlığı başta olmak üzere ilgili kurumlarca denetleniyor. Ege ve Akdeniz'de balık çiftlikleri denizde geri dönüşümü olmayacak şekilde kirliliğe yol açmıyor. Balık çiftliklerinden sadece yem ve dışkı bırakılmaktadır. Bunlar organik kökenli olup; doğal ortamda kısa sürede geri dönüşümü mümkündür."

Güllük körfezinde 500 bin çipuranın ölmesi üzerine 14 Ocak 2008 de Milas Kaymakamı Bahattin Atçı’nın söyledikleri :

"Burada felaket bağıra bağıra 'geliyorum' demiş, duyan olmamış. Sarıçay'ın taşıdığı pislik, karasal atıklar ve çiftliklerin sahillere çok yakın olması denizi öldürmüş, bitirmiş. Çipuraların ölümü deniz kirliliği nedeniyle turizmciye de büyük darbe vurdu. Balık çiftliklerinin en kısa zamanda açık denize taşınması şart. Altı balık çiftliğindeki çipura kafeslerinin açık denize taşınarak elde kalanların kurtarılması için çalışıyoruz."

Rıfat Hisarcıklıoğlu da, denizin ulaşım, turizm ile ticaretin temel kaynağı olduğuna işaret ederek, balıkçılık sektörüne de değindi. Balık çiftliklerinin ekonomik açıdan önemli olduğunu vurgulayan Hisarcıklıoğlu, ''Ancak aynı zamanda balık çiftlikleri ile turizmin tüm sektörleri ayrı ayrı bölgelerde uygulanacak şekilde, tertip ve önlemler alınmalıdır. Balık çiftliklerinin kurulması için gerekli kıstasların bir kez daha gözden geçirilmesi, verilmiş ve verilecekolan ruhsatların titizlikle incelenmesi, ekonominin bütünü açısından büyük önem taşımaktadır'' dedi.

Rifat Hisarcıklıoğlu, atıksuların yüzde 80'ine yakınının hala arıtılmadan sulara bırakıldığını da kaydederek, Türkiye'deki 3 bin 200 belediyeden ancak yarısının kanalizasyon sistemine sahip olduğunu, bunların da ancak 61'inde arıtma tesisi bulunduğunu söyledi.

Deniz kirliliğinin sadece yüzde 10'unun deniz ulaşımından kaynaklandığını, yüzde 90'ının karadan geldiğini söyleyen Hisarcıklıoğlu, ''Deniz taşımacılığının sebep olduğu kirliliğe karşı gösterilen hassasiyetin daha fazlası, belediyelerin yanlış uygulamaları için de gösterilmelidir'' dedi.

Bu söylemler, balık çiftliklerinin deniz kirliliğine neden olmadığını, ya da bu kirlilikteki payının çok az olduğunu, asıl kirlenmeye nedenin karasal atıklar ile çevredeki derelerin kirletilmiş olduğunu, açık bir biçimde anlatmaktadır. Ama kıyıya yakın olarak kurulmuş balık çiftliklerinin bir tür kirliliğe yol açtığı da yadsınamaz. Bu kirlilik "görüntü kirliliğidir." Türizm açısından bu kirlilik büyük önem taşır. Zannediyorum turizmciler ile balık çiftliği işletenler arasındaki çekişmenin asıl nedeni de budur.

Bu yüzden balık çiftlikleri kıyılardan uzaklaştırılıp açık denize taşınmalıdır. Aslında bu yönde alınmış bir karar var. Uygulanması bekleniyor.



 


albinoni.jpg
“Her zaman söylemişimdir, müzik edebiyata benzer.”
Jose Carreras






1671-1750 yılları arasında yaşamış olan İtalyan besteci Tomaso Giovanni Albinoni, barok dönem müzisyenlerindendir. Venedik doğumlu olan bu besteci toplam 50 kadar opera yazmışsa da en çok obua konçertolarıyla tanınır. Aynı zamanda ses ile keman sanatçısıydı. Vivaldi’ye hayrandı. Yaşadığı dönemde yalnızca sahne müzikleri değerli bulunan Albinoni’nin entrümental yapıtları, ölümünden sonra beğenilmeye başlandı. Günümüzde ise yeni bir ilgiyle karşılanmaktadır. Zamanında Bach, onun kimi temalarını yeniden işledi.

İtalyan müzikolog Remo Giazotto 1945 yılında Tomaso Albinoni’nin biyografisini tamamlamak için Dresden’e gittiğinde, el yazması bir kağıt parçası bulur. Sadece bas hattı ile altı ölçü melodiye, o gün bu kağıt parçasıyla böylece ulaşılabilinmiştir. Bulunan şey büyük olasılıkla trio sonata’ ın bir bölümüdür. Giazotto özgün yapıtın kilisede çalınmış olabileceğini düşündüğü için org ekleyerek yapıtı yeniden yazar. Albinoni’nin “Adagio”’su işte böyle doğmuş olur.

Albinoni’nin opus sayısı belli olmayan sol minör üçlü sonatının bir bölümü, «adagio» idi. Bu bölümden sadece basılmış numaralanmış bir bas partisyonu ile 1. kemanın el ile yazılmış iki partisi elde bulunmaktadır. Birinci keman partisinde numaralanmış olan bas partisi, son savaştan hemen sonra Dresdner Milli Kütüphane’since prof. Giazotto’ya gönderildi. Buna göre Albinoni’nin yapıtlarının konularına göre bir fihristi yapılarak yayınlandı.

Remo Giazotto önce bas partisyonunu ele aldı, (onu kısa bir girişle tamamladı). Bu ana temel üzerine elde var olan partileri kullanarak (tümü 6 takt «mezür» ) melodik bir birlik sağladı. Yapıta tam bağlı kalarak bas’ın hakkını veren armonik bir bütünlük kurdu. Numaralanmış olan «bas» partisyonunun mistik yanı ağır bastığından, çembalo yerine org bas’ını temel almayı yerinde bulmuştur.

Albinoni'nin Yapıtları :

Yayınlanmış Çalışmaları

Op. 1 (1694): 12 Sonate a tre
Op. 2 (1700): 6 Sinfonie & 6 Concerti a cinque
Op. 3 (1701): 12 Balletti a tre
Op. 4 (1702): 12 Cantate da camera a voce sola
Op. 5 (1707): 12 Concerti a cinque
Op. 6 (c. 1711): 12 Trattenimenti armonici per camera
Op. 7 (1715): 12 Concerti a cinque
Op. 8 (1722): 6 Balletti & 6 Sonate a tre
Op. 9 (1722): 12 Concerti a cinque
Op. 10 (1735/36): 12 Concerti a cinque

Operaları

Zenobia (1694)
Il prodigio dell'Innocenza (1695)
Zenone (1696)
Tigrane (1697)
Primislao (1697)
L'ingratitudine castigata (1698)
Il Radamisto (1698)
Diomede punito da Alcide (1700)
L'inganno innocente (1702)
L'arte in gara con l'arte (1702)
La Griselda (Apostolo Zeno librettos, 1703)
La fede tra gl'inganni (1707)
Elio Seiano (1707)
Astarto (1708)
Pimpinone (intermezzo, 1708)
Tradimento tradito (1708)
Il Nascimento dell'Aurora (1708)
Engelberta (1709)
Ciro (1709)
Il tiranno eroe (1710)
Il Giustino (1711)
Alarico (1712)
Amor di figlio non conosciuto (1715)
Il vinto trionfante del vincitore (1717)
Eumene (1717)
Cleomene (1718)
I veri amici (1722)
Gli eccessi della gelosia (1722)
Ermengarda (1723)
Eumene (Apostolo Zeno librettos, 1723)
Laodice (1724)
Antigono (1724)
Scipione nelle Spagne (Apostolo Zeno librettos, 1724)
Didone abbandonata (Pietro Metastasio librettos, tragedia, 1725)
Alcina delusa (1725)
Lucio Vero (1725)
Il trionfo d'Armida (1726)
L'incostanza schernita (1727)
Le due rivali in amore (1728)
Il concilio dei planeti (serenate, 1729)
Elenia (1730)
Li stratagemmi amorosi (1730)
Il più fedel tra gli amanti (1731)
Ardelinda (1732)
Candalide (1734)
Artamene (1740)

 

COOL JAZZ....

Yalçın Güran


f740wpacafwgpjhp-m.jpg
“I think music all the time.”
Roy Ayers







Jazz tarihinin gidişinde, ikinci aşama olan bebop’ tan sonra gelen üçüncü aşama cool jazz adını alir. Buradaki cool sözcüğünü Anglo-Amerikan kültüründe olanlar hemen kavrarlar. Çünkü bu onların ana dilinden gelmektedir. Bu kültürden olmayanlar için bir açıklama yapmak istiyoruz. Cool sözcüğünün sözlükteki karşılıkları, serinlik, sükunet, soğukkanlılık sözcükleridir. Buna göre cool jazz, sakin, soğukkanlı bir jazz türü olmak gerekir. Gerçekten de kendinden önceki be bop ile karşılaştırıldığında öyledir de...

Cool Jazz konusunda yazı yayınlayanlardan biri olan Ted Gioia şöyle demekte : “Cool estetiği hemen her zaman, jazz alanında bir kaç yalnız şampionla bizi karşılaştırır. Jazz-severler baskın olan bir sıcak-biçemciyi daha önde tutup yeğlerler.”

Gerçek “cool jazz” terimi zihinlerde martini görüntülerini, son teknolojiye göre stereo gereçlerle donatılmış bekar evlerini, karmaşık son moda giysileri olan genç kadınları canlandırır. Cool sözcüğü bir ayrımı, müziğe daha az heyecanlı olan bir yaklaşımı anlatır.

Kısaca, cool jazz kollej eğitimi almış bir jazz türü gibi tanımlanabilir olup, özellikle klasik müzik gibi öteki tür müziklerden etkilendiği gözlemlenmektedir. Cool jazz aranjmanları be bop’ unkilere göre daha karmaşıktır. Burada önce asıl yapıt çalınır, arkasından solo gelir, sonra tekrar asıl yapıta dönülür. Solonun arkasından gelen sıklıkla karmaşık harmonilerdir.

İlk cool jazz kaydı Miles Davis (*) yönetiminde bir nonet tarafından yapıldı. Grubun adı The Birth of the Cool = Cool’un Doğuşu idi. Gruba bu isim yapılan kayıttan sonra verilmiştir. Daha sonra bariton saksafoncu Gerry Mulligan da the Birth of the Cool yorumcusu oldu. Sonradan topluluğa pianist John Lewis de katıldı.

Hermosa Beach, California’ da bulunan The Lighthouse (Denizfeneri) adlı kulüp Kalifornia’daki cool okulunun odağı oldu. Burada yorum yapan müzikçiler Shorty Rogers, Shelly Manne, Bud Shank, Jimmy Giuffre gibi sanatçılardı.

Önde gelen cool jazz müzikçileri şöyle sıralanabilir :

Alto Saxophone................(Lee Konitz, Paul Desmond, Bud Shank)
Tenor Saxophone.............(Stan Getz, Warne Marsh)
Baritone Saxophone........(Gerry Mulligan)
Trumpet...........................(Miles Davis (*), Chet Baker, Shorty Rogers)
Trombone........................(Bob Brookmeyer)
Clarinet..........................(Jimmy Guiffre)
Guitar............................(Billy Bauer, Charlie Byrd)
Piano............................(Lennie Tristano, Dave Brubeck, John Lewis, Russ Freeman)
Bass.............................(Red Mitchell, Leroy Vinnegar)
Davul............................(Shelley Manne, Larry Bunker)

NOT : Bundan sonraki aşama "HARD BOP" adını alır.

-----------------------------------------------------------

(*) Miles Davis'in biografisi :

milesimage.jpg

Miles Davis, 26 Mayıs 1926’da ABD’nin Alton, Illionis eyaletinde doğdu, 28 Eylül 1991 Santa Monica’da öldü. Amerikalı caz trompetçi.Tüm zamanların en iyi tropmpetçisidir bu kişi... East St. Louis’de orta halli bir ailede büyüyüp, müziğin farkına 6-7 yaşlarında varan Miles Davis babasının ona hediye ettiği trompetle müziğe ilk adımlarını attı. İlk trompet hocası Elwood Buchanan’ın ona çok emeği geçmiş, onu çok etkilemiştir. İkinci hocası Bay Gustav kendi ürettiği trompet ağızlıklarından birini de Miles için yapmıştı. Bu ağızlık özgün sesini yakalamasında yaşamsal rol oynamıştır. Okuduğu okulun orkestrası ile birkaç R&B grubunda çalmaya başladı. Cazı keşfedince Charlie Parker ile Dizzy Gillespie’ye hayran kaldı.

Dizzy ile Bird’de onu beğendiler, New York’a davet ettiler. New York’ta gündüzleri müzik okulu Julliard’a gidiyordu. Miles Davis fazla zaman harcamayıp Parker ile 1946’dan 1948’e kadar çaldı. Bu onun ilk deneyimiydi. Sonra J.J Johnson, Lee Konitz, Gerry Mulligan, John Lewis ile Max Roach gibi kusursuz caz ustalarından oluşan bir grupta çaldı. Bunların sonucu «Birth Of The Cool» albümü oldu.

50’lilerin başlarında John Coltrane, Red Garland, Paul Chambers, Philly Joe Jones gibi isimlerle çalıştı. Bu grup çok popüler oldu. Cookin’, Steamin’, Workin’ ile Relaxin’ gibi albümler yaptılar. Gil Evans ile çalışırken Porgy and Bess ile Sketches of Spain gibi başarılı albümler yaptılar. En güzel albümü Coltrane, Julian Adderley, Bill Evans, Paul Chambers ile Philly Joe Jones ile yaptığı Kind Of Blue albümü oldu. 60’lı yıllarda Miles Davis, Wayne Shorter, Herbie Hancock, Tony Williams ile Ron Carter’le çalıştı. Biraz daha deneysel, karışık, özgün bir caz yaptılar. Sonuç olarak 6-disk setli The Complete Columbia Studio Recordings 1965-68 albümü ortaya çıktı.

70’li yıllarda Miles Davis gençlerin rock müziği caza yeğlediklerini farketti. Bunun üzerine müziğinde elektro-gitar, bas gitar, org ile amplifikatöre bağlı trompet kullanmaya başladı. Sonucunda «Bitches Brew» adlı albümü 400.000 sattı. Bu tarihe en çok satan caz albümü olarak geçti. 70 ile 80’lerde aynı biçimde çalışmayı sürdürdü.

Başrolünü Jeanne Moreau’nun oynadığı, Louis Malle’in ünlü kara filmi ‘Ölüm Asansorü’ne yaptığı müzik bir kült objesi haline gelmiştir.

Albümleri:

* Birth of the Cool (1949) Cool Caz
* Walkin’ (1954) Bebop
* Round About Midnight (1955)
* Miles Ahead (1957, Gil Evans ile)
* Ascenseur pour l’échafaud (Lift to the scaffold)- Soundtrack (1958)
* Porgy and Bess (1958, Gil Evans ile)
* Milestones (1958)
* Kind of Blue (1959)
* Sketches of Spain (1960, Gil Evans ile)
* Sorcerer (1962)
* Quiet Nights (1963, Gil Evans ile)
* E.S.P. (1965)
* Miles Smiles (1966)
* Nefertiti (1967)
* Filles de Kilimanjaro (1968)
* In a Silent Way (1969) Füzyon caz
* Bitches Brew (1969)
* A Tribute to Jack Johnson (1970)
* Live-Evil (1970) Füzyon caz
* The Man with the Horn (1981) Caz Pop
* We Want Miles (1982)
* Star People (1983)
* Decoy (1984)
* You’re Under Arrest (1985)
* Tutu (1986)
* Amandla (1989)
* Doo-Bop (1991) Hip-Hop
* Miles & Quincy Jones: Live at Montreux (1991)

 


Picture1.jpg



“İlimle geçen bir gece,ibadetle geçen bin geceden hayırlıdır. “
HZ. MUHAMMED (SAV)


Kafa-tasımız içinde, hareketlerimizi denetleyip, dış dünyaya karşı ilgimizi uyandiran olağanüstü bir yapı var. Bunun ancak, yakından incelendiginde çok daha karmaşık olan yapısı ile özenli örgütlenmesi anlaşılmaya başlanır. Başımızın içinde, hareketlerimizi denetleyip, dış dünyaya karşı ilgimizi uyandıran bu olağanüstü yapı, bir zamanlar Alan Turing’in dedigi gibi, “Bir çanak soğuk yulaf lapasından başka bir şeye benzemez!...” Böylesine umut kırıcı bir görünüşün, bildiğimiz mucizeleri nasıl başarabildiğini anlamak zordur. Dediğimiz gibi ancak, yakından incelendiğinde çok daha karmaşık yapısı ile özenli örgütlenmesi anlaşılmaya başlanacaktır.

Üst bölümde büyük kubbesi olan bölüm asıl beyin (cerebrum) olarak adlandırılır. Sol ile sağ beyin yarıküreleri olarak ayrılır; ön ile arkada biraz daha kesin olmayan bir sınırla alın lobu, şakak lobu, yankafa ile artkafa loblarına ayrılır. Daha asağıya doğru, arka tarafta beynin belki iki yün yumağına benzeyen küresel kısmı,demek ki beyincik (cerebellum) yer alır. Içe doğru derinde, asıl beynin altında gizlenmis birçok tuhaf adları olan, karmaşık görünüşlü yapılar, beyin kökünü oluşturan pons ile omurilik soğanı (medulla), talamus, hipotalamus, hipokampus, nasırsı madde (corpus callosum) ile bunun gibi yapılar bulunur.

Beyin Korteksi Bölgelerinin Görevleri
Beynin, insanlarin en çok gurur duymasi gereken kısmı asıl beyindir. Çünkü insan beyninin en büyük bölümü olmakla kalmaz, öteki hayvanlarla karşılaştırdığımızda oransal olarak da insanda hayvandakinden daha büyüktür (Beyincik de insanlarda, öteki birçok hayvaninkine göre büyüktür). Beyin ile beyincik dış yüzeyinde biraz daha ince gri madde, demek ki beyin korteksi, buna karşın genis iç bölgelerde ak madde vardır. Gri madde çesitli hesap işlemlerini üstlenmişken ak madde, beynin bir tarafindan ötekine gönderilen sinyalleri taşıyan uzun sinir liflerinden oluşur.

Beyin korteksinin çesitli bölgeleri, çok özel görevler üstlenmiştir. Beynin tam arkasında, artkafa lobunda görme duyumu bölgesi, görsel algilama ile yorumlama işlevini yerine getirir. Doğanın en azından insanda, başın tam ön tarafinda yer alan gözlerden gelen sinyalleri yorumlamasi için, daha yakın bölgeler varken, bu bölgeyi seçmiş olmasi ilginçtir!.. Ama doğanın, bundan daha ilginç davranışlari da var. Bedenin sol tarafindaki eylemlerden sorumlu olan beynin sağ yarıküresi iken, sol yarıküre bedenin sağ tarafından sorumludur. Öyle ki hemen hemen tüm sinirler, beyinden giriş çıkışlarında bir taraftan öteki tarafa geçmek zorundadır. Görme bölgesinde, beynin sağ tarafı sol gözle değil, her iki gözün sol görüş alanıyla ilgilidir. Aynı biçimde, sol görme bölgesi, her iki gözün sağ görüş alanı ile ilgilidir. Öyleyse, her bir gözün ağ tabakasının (retina) sağ tarafindan çıkan sinirler, sağ taraftaki görme bölgesine ulaşmalıdır (retinaya ulaşan görüntünün ters görüntü olduğunu anımsayalım), her iki gözün retinasının sol tarafindan çıkan sinirler sağ taraftaki görme bölgesine ulaşmalıdır. Bu biçimde, sağdaki görme bölgesinde, sol görüş alanının çok iyi tanımlanmış bir haritasi oluşurken, sağ görüş alanın haritası, soldaki görme bölgesinde oluşmaktadır.

Kulaklardan gelen sinyaller de yine böyle bir ilginç davranış sergileyerek, beynin öbür tarafına geçerler. Sağdaki işitme bölgesi (sağ şakak lobunun bir kısmı), daha çok, sol kulaktan gelen sesleri yorumlarken, soldaki işitme duyumu bölgesi genelde, sağ kulaktan gelen sesleri yorumlar. Koklama duyumu bölgesi, genel kuralların dişında kalmiş gibi görünüyor. Sağdaki koklama duyumu bölgesi, beynin ön tarafında yer almakta (alın lobunda -bu lobun kendisi bir duyum alanı olarak ayrıcalıklıdır-), sağ burun deliğinden gelen kokuları, soldaki koklama duyumu bölgesi ise sol burun deliğinden gelen kokuları yorumlar.

Dokunma duyumları, yankafa lobunda beden duyumu bölgesi (Somatonsensory cortex) adi verilen bölgeyle algılanıp, yorumlanir. Bu bölge, tam alın ile yankafa lobları arasındaki ayırımda yer alır. Bedenin yüzeyinin çeşitli bölümleriyle, beden duyumu bölgesinin bölümleri arasinda çok özgün bir iletişim vardır. Bu ilişki bazen “beden duyum insansisi” denilen, beden duyumu bölgesi boyunca uzanmis bir insan biçimini andiran bir tasarımla tanımlanır. Sağdaki beden duyumu bölgesi, bedenin sol tarafından gelen duyumlarla, soldaki beden duyumu bölgesi ise bedenin sağ tarafından gelen duyumlarla ilgilidir. Alın ile yankafa lobları arasındaki yarığın tam önünde yer alan bir alın lobu bölgesi hareket bölgesi, bedenin çesitli organlarını harekete geçirmekle yükümlü olup, yine bedenin kaslari ile beyin hareket bölgesinin çeşitli alanlari arasında çok düzgün bir iletişim vardır. Bu iletişimi tanımlayan bir “hareket insansisi” miz vardır. Sağdaki hareket duyumu bölgesi, bedenin sol tarafına kumanda ederken, soldaki hareket duyum bölgesi, bedenin sağ tarafina kumanda eder.

Beyin korteksinin bu bölgeleri (görme duyumu, işitme duyumu, koklama duyumu, dokunma duyumu ile hareket kumanda için) birincil (primer) olarak adlandırılır. Çünkü beynin girdi ile çıktısıyla doğrudan ilintili bölgelerdir. Birincil bölgelerin yakınında yer alan ikincil (sekonder) bölgeler, daha nazik, daha karmaşık soyut bir düzeyde gerçeklesen duyumlarla ilgilidir. Görme, işitme ile beden duyum bölgelerinde alinan bilgi, ilgili ikincil bölgelerde işleme girer, ikincil hareket kumanda bölgesi, birincil hareket bölgesince gerçek kas hareketinin daha ayrıntılı ile özgün yorumlandığı hareket planlarıyla ilgilidir (Beyin korteksinin koklama duyumu bölgesini bir tarafa birakalim. Çünkü burasi farkli davranıyor olup, hakkinda oldukça az şey bilinir). Beyin korteksinin kalan bölgelerine üçüncül (tersiyer) ya da birleştirme bölgesi adı verilir. Beynin en soyut, en karmaşık işlemleri bu bölgelerde gerçekleşir. Çeşitli duyum bölgelerinden alınan bilgiler, komşu bölgelerle bir ölçüde işbirliği içerisinde, bu bölgelerde çok karmaşık yöntemlerle ilişkilendirilerek, analiz edilir. Anılar yerlerine yerleştirilir, dış dünyanin tanimları yapılır, genel planlar algılanıp, degerlendirilir. Konuşmalar anlaşılır ya da biçimlendirilir.

Konuşma Merkezleri
Konuşma özellikle ilginçtir, çünkü insan zekasına özgü bir nitelik olarak kabul edilir. Tuhaftir ki, (en azindan, sağ elini kullananların pek çoğu için, sol elini kullananlarin çoğu için), konuşma merkezleri beynin tam sol tarafındadır. Konuşma yetisi ile ilgili asal bölgeler, alın lobunun alt arka tarafındaki Broca alanı, ile şakak lobunun üst arka tarafındaki Wernicke alanıdır. Broca alanı cümle kurulması, Wernicke alanı dili anlama ile ilgilenir. Broca alanının zedelenmesi, konuşma bozukluğu yaratır, ama dili anlamada herhangi bir özüre neden olmaz. Wernicke alanının zedelenmesi sonucu konuşma akıcıdır ama pek az anlam içerir. Yay demeti (arcuate fasciculus) adı verilen bir sinir demeti, iki alani birleştirir. Bu sinir demeti zarar gördügü zaman, anlama yetisi zarar görmez, konuşma akıcıdır ama anlaşılan sey düzgün cümlelerle anlatılamaz.

Beynin İşlevleri
Simdi beynin işlevlerini çok genel çizgileriyle özetleyelim. Beynin girdisi, demek ki görme, işitme, dokunma ile öteki sinyaller önce beyinde, (başlıca) arka lobların (yankafa, sakak ile artkafa loblari) birincil bölgelerinde kaydedilir. Beynin çıktısı, demek ki bedeni çalıştıran komutlar, beynin alın loblarının birincil bölgeleri tarafından gerçekleştirilir. Girdi ile çıktı arasinda bir tür işlem gerçekleşir. Genel bir tanımlamayla, arka lobların birincil bölgelerinde başlayan beyin eylemi, girdi verileri analiz edildikçe, ikincil bölgelere doğru, veriler tümüyle yorumlanıp anlaşıldıkça (örnekse, konuşulanın Wernicke alanında anlaşılması gibi) arka lobların üçüncül bölgelerine doğru ilerler. Yay demeti -yukarıda değindiğimiz, beynin her iki tarafinda bulunan sinir demeti- işlenen bilgiyi alın lobuna taşır, buradaki üçüncül bölgelerde hareketin genel planlari (örnekse, Broca alanında konuşmanın biçimlendirilmesi) düzenlenir. Genel hareket planlari, ikincil komuta bölgelerinde, bedenin davranışlari hakkında daha özgün kavramlara çevrilir. Sonunda, beynin eylemi, birincil kumanda bölgesine iletilir. Bu bölgeden sinyaller, bedendeki kas gruplarına (çoğu kez, ayni anda birden fazla gruba) gönderilir.

Beyinciğin İşlevi
Görünüşe göre beyincik, bedenin kesin koordinasyonu ile denetminden -zamanlaması, dengesi ile hareketlerinin uyumundan- sorumludur. Bir dansçının zarif hareketlerini, profesyonel bir tenisçinin rahat hareketlerini, bir araba yarışçısının hızlı kontrolünü, bir ressamin ya da müzisyenin ellerinin kendinden emin davranışlarını düşünün. Beyincik olmasaydi, böylesine kesin dengeli davranışlar da olmazdi; tüm davranışlar, acemice, beceriksizce olurdu. Öyle görünüyor ki, yeni bir beceri kazanma aşamasında olduğumuz zaman, diyelim yürümeyi ya da araba kullanmayi öğrenirken, her hareketi ayrıntılarıyla önceden düşünmemiz gerekir, beyin denetimi ele almıştır. Fakat, yaptığımız işte ustalaştıkça, becerimiz bizim özelliğimizin bir parçası, “ikinci doğamiz” haline geldiği zaman denetimi beyincik ele alir. Üstelik, ustalaşılan becerideki hareketleri düşünmemek artık alışılagelmiş bir deneyimdir. Bu hareketlerin kolayca denetimi, geçici olarak yitirilebilir. Bunu düşünmek, beynin tekrar denetimi ele geçirmesi demektir. Bu yolla sonuçta bir hareket esnekliği oluşsa bile, beyincigin sağladığı akıcı, dengeli hareket yitirilmiştir. Kuşkusuz yaptığımız tanımlamalar son derece basitleştirilmiş tanımlardır, ama yine de beyinciğin işlevi hakkında bir fikir verebilir (Tuhaftir ama, beynin “bir taraftan ötekine geçişli” davranışı beyincik için geçerli değildir : Beyinciğin sağ yarısı, bedenin sağ tarafını, sol yarısı ise bedenin sol tarafını denetler).

Beynin Öteki Bölümleri
Hipokampus, beyin korteksinin bir yerine, belki de aynı anda birçok yerine depolanan gerçek anıların, uzun dönemli (sürekli) anıların yerleştirilmesinde yaşamsal bir rol üstlenir. Görüntüleri, beyin başka yöntemlerle, kısa dönem esasına göre alıkoyabilir. Bu görüntüleri dakikalarca ya da saatlerce (belki de onları “usda tutarak”) koruyabilir. Fakat, dikkatimiz dağıldıktan sonra bu görüntüleri anımsayabilmemiz için, sürekli biçimde depolanmaları gerekir. Bunu da hipokampus üstlenir (hipokampusun zedelenmesi, deneğin dikkatini terkettikleri andan itibaren hiçbir yeni anının alıkonulmadığı korkunç bir durum yaratır). Nasırsı madde, beyin sağ ile sol yarım kürelerinin birbiriyle iletişimini sağlayan bölgedir. Hipotalamus, duygularin -hazzin, öfkenin, korkunun, umutsuzluğun, açliığın- bölgesidir. Duygularin, zihinsel ile fiziksel dışavurumlarını düzenler. Hipotalamus ile beynin çeşitli bölgeleri arasında sürekli bir sinyal akışı vardır. Talamus, önemli bir işlem merkezi, yansıtıcı istasyonudur; dış dünyadan gelen sinir girdilerinin birçoğunu beyin korteksine iletir. Ağsı yapı bir bütün olarak beyinde ya da beynin farkli bölgelerinde genel uyaniklik ya da bilinçlilik durumundan sorumludur. Farkli bölgeleri birbirine bağlayan sayısız sinir kanalları ile yaşamsal önem taşıyan çok sayıda alan vardır.

Yukarıda sıraladiklarımız beynin yalnızca önemli kısımlarından birkaç örnektir. Buradaki açiklamalarımızı bitirmeden önce, beynin bir bütün olarak örgütlenmesinden biraz daha söz etmek istiyoruz. Beynin üç ana bölgesi, art beyin (rhombencephalon), orta beyin (mesencephalon) ile ön beyin (proencephalon)’dur. Bir embriyon gelişiminin ilk aşamasında, bu üç bölge, omurga ucunda üç kabarıklık biçiminde bu sırayla, görülebilir. En uçta, gelişmekte olan ön beyin, her iki yaninda birer tane olmak üzere iki tomurcuk verir ki bunlar, gelişimlerini tamamladıklarında beyin yarımküreleri olacaklardır. Gelişmesini tamamlayan bir ön beyin, yalnız beyni değil, nasırsı maddeyi, talamusu, hipotalamusu, hipokampus ile öteki birçok önemli bölgeleri kapsar. Beyincik, art beynin bir parçasıdır. Ağsı yapının bir bölümü orta beyinde, bir bölümü art beyinde yer alır. Ön beyin, evrimsel gelişimde “en yeni”, art beyin ise “en eski” olanıdır.

 


avte1.jpg
“Gerçeği aramak onu elde etmekten daha kıymetlidir.”
Albert EINSTEIN



Uzak geçmişte var olup sonradan kayıp olan bir kara parçasından hep söz edilir. Batık Atlantis kentinin de bu kara parçası üzerinde olduğu savunulur. Eski Ahitin Exodus kitabına esin kaynağı oluşturan bir afetler zinciri, onuncu gezegen Nibiru/Marduk”un olağan yörünge periyodu içinde dünyaya tehlikeli biçimde yakın geçişiyle ortaya çıkmıştı. Sümer kaynaklarında yörünge periyodunun tanrısal 3600 sayısıyla anlatılmıştır. Bu kayıp kara parçasının adı “Mu” idi.

“kayıp kıta Mu" Pasifik Okyanusu'nda, Asya ile Amerika arasındaydı. Avustralya'nın iki katı büyüklüğündeydi. Günümüzden yaklaşık 7 bin yıl önce şiddetli yer sarsıntıları sonunda battığı öne sürülen Mu, eski çağlardan günümüze ulaşan tabletlere göre ilk insanın da anavatanıydı. James Churchward’ın yaptığı araştırmalar bundan 70.000 yıl belki de daha eskiye dayanan, bugünkü dünyasal konumu itibariyle Pasifik Okyanusu’nu kaplayan bir kıtadan söz edilir. Bu ana kıtaya Mu adı verilmişti. Mu bir rahip kral tarafından yönetilmekte kendisine "Ra Mu" denilmekteydi. Atlantis te bu kara parçasında bulunan bir kentti..

Anlatılana göre, bir dönemde büyük sayıda bilge kişi, gördükleri gereklilik uyarınca, “kayıp kıta Mu” yu terkederek bu günkü Nepal dolaylarına gelmişler. Mu’ dan ayrılma gerekçeleri tam olarak bilinemiyor. Geldikleri bu dağlık bölgede yer yüzünde yaşamayı sakıncalı bulduklarından, dağlar içinde, yer altında birbiriyle bağlantılı büyük mağaralarda yaşamaya başlamışlar.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş, yerleşim yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir. Bu topluluğa Agarta (*) deniyor.

Agarta, dünya insanlığının gelişiminde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi'ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ya da "Kutup" olarak söylenilen, "Brahatma" ya da "Brahitma" adıyla belirtilen Agarta'nın lideri, Dünya'yı sevk ile idare eden İlahi Hiyerarşi'nin fizik alemdeki temsilcisidir.

1912'de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ile mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür/yazar Rene Guenon'a göre tradisyonlarda "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak söz edilen yer, O'nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ile kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır. Bir çok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada 'inisiyasyon'dan da geçmiştir.

Agarta'nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgeler ile mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

Rene Guenon'a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya'da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta'nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak, Agarta'nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Ne var ki, geçen yüzyılın önemli yüzlerinden biri olan Adolf Hitler’ in bazı garip davranışları bizlerin Agarta çağrışımı yapmamızı gerektiriyor gibi görünüyor.

“Yakınlarının anlattıklarına göre Adolf Hitler geceleri çığlıklar atarak uyanıyordu; titreyerek anlaşılmaz sözcükler söylüyor, soluk soluğa yatağından fırlıyor, odanın ortasına dikiliyor, görmeyen gözlerle bakarak ‘İşte o, buraya da gelmiş, işte o’ diye inliyor sonra yine anlamsız garip sözcükler mırıldanmaya başlıyordu. Zorla yatıştırılıp yatağına yatırılıyor ama yine fırlayarak ‘İşte yine orada, köşede..’ diye haykırarak tepinip, çığlıklar atıyordu.”
Herman Rausching, “Hitler Bana Dedi ki” adlı kitabında Hitler’le ilgili bunları savunuyor.

Bu tablo bize Hitlerin psikopatolojik durumu hakkında bilgi vermekle birlikte, onun mistik yönü için de ipuçları vermekte...

Hitler’in bu gizemli konumuyla ilgili en önemli kaynaklardan biri olan Rausching’in “Hitler Bana Dedi ki” kitabı Hitler’le ilgili başka tanıklıklarda daha bulunuyor: 
 
“Hitler, sürekli olarak zamanın çok az kaldığı endişesinde olup, sürekli korkuyordu. Sık söylediği şeyler arasında, ‘Evrenin Kesin Dönemeci’ sözü vardı ama eğitilmemiş olan bizler, gezegende olacak bir kıyameti tam anlamıyla kavrayamazdık. Kitle için ‘ruhun yanlış yolu’ deyimini kullanıyordu. ‘Büyüsel görüşe’ sahip olmak, insan gelişiminin amacıydı. Kendisi, o an ile gelecekteki başarıların kaynağı olan gizemli bilginin eşiğindeydi. İlkel dünyaya değinen efsaneleri inceliyor, ilk toplumlar ile kitleleri etkileyen mitleri araştırıyordu. Doğa yasalarının değiştirilmesi için kullanılan büyüsel antik yöntemler hakkında bir kitap bile yazdı. Kendi gücünün, gizli güçlerden kaynaklandığına emindi. İnsanlığa yeni İncil’i bir an önce bildirmek hevesi içindeydi.” 
 
Rausching’in bu sözleri eğer doğruysa, Hitler’in büyüyle olan ilişkisi açıkça görülüyor. Gerçekten de ünlü Fransız bilim adamı Jacques Bergier, “Büyü ile Politika” adlı çalışmasında büyünün 20. yüzyılda bir çok biçimde politikayı gizli olarak yönettiği düşüncesini ortaya koyuyor. Bergier, büyünün soyut olmadığını, her biçimde ortaya çıktığını söylerken, çok gizli politik büyü gruplarının gizli bir savaş içerisinde olduklarını, bu savaşta hatanın kabul edilmediğini, acımasızlığın ana ilke olduğunu belirtiyor. Artık bu akıl ötesi politik—büyü örgütleri, ulusların ötesinde, kendi çıkarları için mücadele etmektedirler, bu güce bilinçsizce karşı çıkanlar, aldatılarak silinmekte ya da kurban edilmektedir.”

Bazı görüşlere göre Hitler, Nazi öğretisinden çok daha ürkütücü güçlerin denetimi altındaydı. Hitler kendisinden çok daha büyük olan, kendisini aşan öğretinin basitleştirilmiş, küçük bir kısmını halka açıklıyordu... Bütün gezegendeki yaşamı değiştirmekle ilgili düşüncelerini Rausching’e ile öteki arkadaşlarına zaman zaman şöyle söylüyordu : 
 
“Hakkımda hiçbirşey bilmiyorsunuz. Parti arkadaşlarım, peşimi hiç bırakmayan hayaller , öldüğüm zaman temelleri atılmış olacak olan o görkemli yapı hakkında ufak bir görüşleri bile yok. Dünya bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Sizler anlamayacaksınız ama gezegen altüst olacaktır. Olup bitenler yeni bir dinin oluşumunu çoktan aşmıştır.”

Bazı savunmalara göre Hitler, Germen mitololojisindeki Thule Efsanesi’nden etkilenmişti. Thule Efsanesi de tıpkı Atlantis gibi kayıp bir ülkenin efsanesiydi. Hitler’in arkasındaki gizli , büyülü güç de Thule örgütüydü. Bu örgütün en önemli ismi Münih Üniversitesi profesörlerinden Karl Haushoffer adlı bir bilim adamıydı. Karl Haushoffer’ın kimliği de en az Hitler kadar ilgi çekici. Haushoffer ile Hitler’i tanıştıran Rudolf Hess’ti.

Hess’i farklı kılan, savaşın farklı nedenleriyle ilgili olarak bildikleri, Hitler ile Haushoffer’e olan yakınlığıydı. Hitler iktidara gelişinden önce yaşanan ayaklanmadan ötürü hapse atılınca, Haushoffer onu hergün ziyaret ediyordu. 1869 doğumlu olan Haushoffer, Hindistan ile Uzak Doğu’nun çeşitli yerlerinde uzun yıllar görevli olarak bulunmuştu. Japonya’ya gitmiş, Japonca öğrenmişti. Ona göre Alman ırkının kökenleri Orta Asya’da idi. Haushoffer, en gizli Budist örgütlerinden birine alınmış, görevinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda harakiri yapmaya yemin etmişti. 1914 yılında genç bir generalken olayları önceden kesinlikle çıkarımsaması ile dikkatleri üstüne toplamıştı. Düşmanın saldıracağı saati, top mermilerinin düşeceği yerleri, fırtınaları, yabancı ülkelerdeki siyasal değişimleri önceden biliyordu. Hitler de ordusunun Paris’e ilk gireceği günü, çeşitli cephelerde düşmanın ne kadar dayanabileceğini ile Roosvelt’in ölüm tarihini önceden doğru tahmin etmişti.

Hitler’in başında bulunduğu Nazi Partisi 1925 yılından başlıyarak hızla büyümeye, iktidara yürümeye başladı. Partinin yedi kurucusu da kara güçler tarafından yönetildiklerine ruhen , bedenen emindiler. Onları birleştiren yemin, enerji ile şans kaynağı bir Tibet Efsanesi’ne dayanıyordu. Araştırmacı yazar Ergun Candan, “Gizli Sırlar Öğretisi” adlı kitabında bu konuyla ilgili son derece çarpıcı bulgulara yer veriyor: 
 
“II. Dünya Savaşı sonlarına doğru yıkılan Nazi Karargahı’na girildiğinde, hiç akıllara gelmeyen bir şeyle karşılaşılmıştı. Yıkıntılar arasında 12 Tibetli rahibin cesetleri bulunuyordu. Bu duruma o yıllarda hiç bir anlam verilememişti. Aslında savaş atmosferi içinde bunu hiç kimsenin düşünecek hali de yoktu. Savaş bitip de her şey normale dönmeye başladıktan sonra bu durum bir çok kimsenin dikkatini çekmeye başladı: 
 
Nazi Karargahı’nda 12 Tibetli rahibin işi neydi? Bu soru uzun bir süre zihinleri meşgul etti. Naziler ile Tibetli rahiplerin ne gibi bir birlikteliği olabilirdi?.. İşte bu konu inceden inceye araştırılmaya başlandı. Ortaya çıkan sonuçlar bir hayli düşündürücüydü: Naziler bir yer altı uygarlığı olduğuna inanılan Şambala (**) ile irtibatlıydılar!..”

Her şey Thule Efsanesi’yle başlıyordu. Thule Efsanesi’nin kökeni ise kayıp bir uygarlığa dayanıyordu. Bu da Nazizm’in temelini oluşturuyordu. Bu efsane etrafında birleşen bir grup, Thule adında gizli bir tarikat kurdu. Nazi Partisi’nin yedi kurucusundan biri olan Diettrich Eckardt, Thule tarikatinin temel felsefesini şöyle açıklıyordu: 
 
“Thule’un tüm sırları, eski kayıp bir uygarlığa dayanır. İnsanoğlu ile ‘dış zekalar’ arasında bulunan bazı aracı varlıklar, bu sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturmaktadır. Bu güç kaynağı Almanya’yı dünyaya egemen kılacaktır. Yine bu güç kaynağı geleceğin üstün insanının ortaya çıkmasını, insan türünün değişimini sağlayacaktır.” 
 
İşte bu sözler özetle Nazizm’in de temelini oluşturmaktaydı. Gizli Thule Tarikati’nin üyeleri arasında Rudolf Hess, Karl Haushoffer, Alfred Rosenberg ve Adolf Hitler gibi önde gelen isimler bulunmaktaydı. Daha sonraları Hitler’in büyü çalışmaları da gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Bunlardan en belirgin olanı radyodan yaptığı konuşmalarda kullandığı ‘ses büyüsü’ denilen bir yöntemdi. Bu yöntem büyük kitlelerin etki altına alınmasında büyük bir işlev görmüştü.

Gamalı Haç, Mu tabletlerinde ilk bulunduğu biçime dayanıyordu. Bu simge dünya üzerinde yüze yakın yerde bulunmuş, Mu uygarlığıyla ilgili bilgi ile belgeleri ortaya çıkaran Niven ile Churchward’ın kayıtlarında da yer almıştı. Bu sembol Mu’nun gizli bilgilerinin en önemli sırlarından birini içinde saklıyordu. Simgenin anlamı Eski Mısır ile Tibet’teki mabetlerde bulunan rahiplerce, büyük bir giz olarak saklanmış, kimseye bu sırla ilgili bir açıklama yapılmamıştı. Bu simgenin gizini sadece gizli eğitimden geçen rahipler bilmekteydi. Kökeni Mu’ya dayandığı için bu simge iki yer altı uygarlığı olan Agarta ile Şambala’da bilinen , kullanılan bir simgeydi. Naziler’in bu simgeyi ele geçirmeleri de Tibet’teki gizli çalışmalarına dayanmaktaydı. Şambala üyesi bazı rahiplerden öğrendikleri gizler arasında bu simge de bulunmaktaydı. Böylece simge Şambala’nın karanlık güçlerine hizmet eden Naziler tarafından dejenere edilerek karanlık amaçları doğrultusunda bayraklaştırıldı.

Hitler, kendi liderliğindeki dönemde ateş çağının yaşanacağına, buz ile soğuğun yenileceğine inanıyordu. bazı savlara göre, Rusya’daki buz çöllerine askerlerini yazlık giysilerle göndermesi bu yüzdendi. Kafkasya’ya girdikten sonra yüksek rütbeli üç SS subayı, yüksek bir dağın zirvesine Gamalı Haçlı kara tarikat bayrağını dikti. Stalingrad yenilgisinden sonra Nazi söylevcisi Goobels haykırıyordu. “Anlamıyor musunuz? Evrensel anlayış yenildi, ruhsal güçler yeniliyor. Hüküm saati geliyor, tüm insanlar acı çekecekler , çekmeliler.” Hitler ekliyordu: “Yeterince kayıp verilmedi!...” 
 
Hitler ile yandaşları korkuyorlardı. Karşıt güçler harekete geçmişti, cezalandırılacaklardı. Son anda bile, Berlin düştüğünde, metroya sığınmış 300 bin Alman için Hitler çılgınca emir verdi: “Metroyu sular altında bırakın, herkes ölsün, bu bir ayindir, kurban gerektirir. Böylece yerdeki güçler yardımımıza koşacaktır.” Gerçekten çıldırmış mıydı yoksa öğretisini mi uyguluyordu?.. Bilinemaz!...

Yazılanlara göre Thule örgütünün ardında Cermen kökleri yatıyordu. Dünyanın gizli tarihinde kuzey kutup bölgesinde batmış bir ada olduğundan söz ediliyordu. Kökleri Mu uygarlığına dayanıyordu. Öğretinin temel taşlarını “insan psikolojisinin bilinmeyen yanları” ile “zaman boyutları” oluşturmaktaydı. Eckardt ile dostları, Thule’un dünyadaki temsilcileriydi. Dünyanın kaderini değiştirip üstün bir ırk meydana getirerek, “üst zekalılarla” diyaloğa geçmeyi hedefliyorlardı. Thule’un temsilcileri Karl Haushoffer ile Dietrich Eckardt, medyum özelliğine sahip Adolf Hitler ile Rudolf Hess’i kendi amaçları için kullanmışlardı. 
 
1926 yılında Berlin’de, Berlin ile Münih’e küçük bir Tibet kolonisi yerleşti. Ruslar Berlin’e girişleri sırasında cesetler arasında rütbesi olmayan bin kadar Tibet ölüm gönüllüsüne rastladı. Nazi hareketi başarıya ulaşır ulaşmaz Tibet’e heyetler gönderilmiş, bu 1943’e kadar kesintisiz sürmüştü. Thule grubu üyeleri uzlaşmayı bozacak bir hata işleyecek olurlarsa intihar etmeye yemin etmişlerdi. 14 Mart 1946’da Karl Haushoffer, karısı Martha’yı öldürüp, Japon usulü harakiri yaptı. Mezarına hiç bir anıt ya da haç dikilmedi. Oğlu, Hitler’e karşı düzenlenen süikaste karışanlardan biri olarak idam edildi. Ceketinin cebinde şiir şeklinde yazılmış olan şu yazı bulundu: “Babam kötülüğün sesini duymadı. Şeytanı dünyaya saldı.”
 
 

------------------------------------------------------

(*) Sanskritçe’de ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği anlamına gelir Agarta ya da Agartha (bazı kez Agartta, Agharti ya da Agarttha) ...

Son günlarde Türkiyede adli kovuşturma yürütülüp, haklarında dava açılan “Ergenekon” örgütünün bu Agarta ile ilintisi olduğu savında bulunuluyor. Bunun doğruluk derecesini bilemeyiz!.. Ama İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne teslim edilen iddianamedeki "örgüt", Ergenekon’u 7 bin yıldan uzun geçmişi olan "Agarta" efsanesine dayandırılıp tarikatvari bir örgütlenme olarak tanımlandı.

(**) Tibet ve Kuzey Hindistan söylencelerinde Şambala adlı bir yerden söz edilir. Efsaneler, Şambala’nın gizemli ile görkemli bir imparatorluk olduğunu söylüyorlar . Şambala Himalaya’ların öte yanındadır. Eski yazılarda oraya gitmek için belli bir dağın çıkış noktasını bulmak gerekir. Oradan sonra geziye havadan devam edilebilir. Acaba Şambala bir sava göre, dünyada değil de, uzak bir gezegende mi olabilir mi?... Hindistan ile Tibet’deki eski yazıtlar, Şambala’yı antik çok eski bir krallık olarak tanımlıyorlar. Bir çok söylence oradaki insanların olağanüstü şartlar altında yaşadıklarını da belirtiyor. Saklı krallığın varlığını gösteren ilk anlatıları Tibet Budizm’inin kutsal kitapları olan Kanjur ile Tandjur’da bulabiliriz. Aşağı yukarı 11. Yüzyıl‘da Şambala’dan söz eden en eski yazmalar Sanskritçe’den Tibet’ceye çevrildi. Bu tarihten sonra Tibetli ile Moğolistanlı bir çok rahip,ozan, yogi ile bilgin bu gizemli imparatorluk hakkında çeşitli yapıtlar kaleme aldılar.

 


r_20070214224405_apple.jpg

"Tanrı'nın değirmeni ağır ama iyi öğütür."
GEORGE HERBERT







[Bu bir alıntıdır. Bundan ötürü metnin biçemi (üslubu) de benimkinin dışında bir anlatım biçimidir]

Apple, "Devrimin evrimine tanık olun" sloganı ile 2001 yılında dijital mucize iPod'u piyasaya sürdü. Bu küçük cihaz 2002 yılında 318 bin, 2003'de 939 bin, 2004'te 4 milyon 416 bin ve 2OO5'te 22 milyon 497 bin adet sattı. Şirket sadece bu ürün sayesinde tarihinde yakaladığı cironun iki katma ulaşmış durumda.

MP3 çalar pazarının yüzde 70'ini elinde tutan ve 42 milyonluk bir satış rakamına erişen Apple, "Farklı Düşün" konseptiyle teknoloji endüstrisini şaşırtmaya devam ediyor.

Peki bu olağanüstü başarının sırrı nedir?

Bu başarının arkasında yatan neden ya da kişi kim?

Hiç uzaklara gitmeyin. Dünyanın en önemli bilgisayar üreticilerinden Apple'm başarısının arkasındaki adam, bilgisayar endüstrisinin tartışmasız en önemli isimlerinden biri olan Steven Paul Jobs. Apple'da ve Pixar şirketlerinde yarattığı enerji ile bilgisayar sanayinin değişimine öncülük eden Jobs, mükemmeliyetçi ve ikna edici karakteri ile dünyanın en saygın satışçılarından biri olmayı hak ediyor.

Bilgisayar endüstrisinin dahiyane ismi Steven Paul Jobs, 24 Şubat 1955 tarihinde San Francisco'da dünyaya geldi. Joanne Simpson ve adı bilinmeyen Mısırlı bir babanın tek oğlu olarak doğdu. Doğumundan hemen sonra Paul ve Clara Jobs çifti onu evlat edindi.

Jobs'un öz kızkardeşi olan Mona Simpson romancıdır. Jobs'un gerçek annesi, oğlunu evlatlık vereceği kişilerin üniversite mezunu olmasını istiyordu ancak Paul ve Clara Jobs böyle bir özelliğe sahip değildi. Joanne Simpson'un tek bir şartı vardı: Yeni ailesi Ste-ve'i ileride üniversiteye göndereceklerdi.

Jobs'un okul hayatı hiçbir zaman başarılarla dolu olmadı. Daha küçücük bir çocukken bile okumaktan ve okula gitmekten sıkılıyordu. Ancak hayatının ilk idolünü de 4. sınıftayken bulmuştu. Yıllar sonra Jobs, öğretmeni olan Imogene Hül'den şöyle bahsedecekti: "O benim hayaümın ilk azizesi. Bana hayaümda öğrendiğim her şeyin temelini o attı."

HP HAYATINI DEĞİŞTİRİYOR

1967 yılında Jobs'un ailesi, ekonomik bazı nedenlerden dolayı Los Altos'a taşınmak zorunda kaldı. Bu aslında hem Jobs'un hayatını hem de bilgisayar endüstrisinin gidişatını değiştirecek bir olaydı. Çünkü bu şehir, yavaş yavaş gelişmeye başlayan sanayisi nedeniyle birçok mühendisin uğrak yeri konumundaydı.
 
Ayrıca birçok şirket bu bölgede araştırma ve geliştirme üniteleri kuruyordu. Büyük şirketler kendi departmanlarından bazılarım bu bölgeye taşıyor ya da üretimlerini kaydırıyorlardı. Bu şirketlerden biri de dünyanın en önemli bilgisayar şirketlerinden Hewlett Packard'dı. Bu şirket, Jobs'un hayatında önemli bir rol oynayacaktı.

Jobs'un hayatındaki en büyük hobisi elektroniktir. Bu bölgeye taşınmalarından birkaç yıl sonra Jobs, Homestead High isimli bir şirkete girdi ve burada ilk elektronik eğitimim almaya başladı. Ayrıca birkaç yıl sonra Apple şirketinin temellerini atacağı Steve Wozniak ile tanıştı. Yaşları farklı olmasına rağmen aynı projede çalışmaya başladılar.
1974 yılının sonbaharında Steve Jobs, Kaliforniya'ya geri dönerek, Wozniak ile 'Homebrew Computer Club'un toplantılarına katılmaya başladı. O ve Wozniak, zamanın ünlü bilgisayar oyun üreticilerinden biri olan Atari'de oyun tasarımcısı olarak çalışmaya başladılar.

O zamanlarda Amerika'da, satılan Cap'n Crunch'larm içinden çıkan düdükler, üzerlerinde ufak değişiklikler yapılınca AT&T tarafından uzun mesafeli aramaların denetleme frekansı olan 2600 Hz'i sesini verebiliyorlardı. Kısa bir süre zarfında Jobs ve Wozniak, 1974 yılında iş hayatına atılarak pahalı uzun mesafe görüşmelerini bedava yapabilmek için Blue Box'ları üretmeye başladılar. Ürünü fiyatı 150-330 dolar arasında değişiyordu. Satışlar artmaya başlamıştı.

ARINMA HAREKATI

Jobs, artık bir yandan okula devam ediyor, diğer yandan ticaret hayatının inceliklerini öğreniyordu. Okulu bitirdikten sonra Oregon'daki Reed Koleji'ne devam etmeye başladı. Aynı zamanda Atari'de çalıştığı için işe ancak geceleri devam edebiliyordu.

Aynı yıl şirketin sahibi olan Al Alcorn'un yanna gidip, Hindistan'a mistik bir gezi yapmak istediğini söyleyerek para istedi.

O yazı Hindistan'da geçirdi. Geri döndüğünde yine Atari'de çalışmaya devam etti. Artık en yakın arkadaşı Wozniak tarafından geliştirilen yeni bir bilgisayar modeli üzerine kafa yoruyordu. Wozniak Homebrew Computer Club üyesi olarak faaliyetlerini sürdürüyor, diğer yandan bir grup zeki mühendis tarafından kurulan Free University Movement'm da toplantılarına katılıyordu.

Bu grup her geçen gün popülerliğini artırıyordu ve haftada 2-3 kez toplanarak bilgisayar üzerine fikir yürütüyorlardı. Bilgisayar endüstrisi bu gruptan çıkacak fikirlerle geleceğini tayin edecekti.
Jobs bu süreç boyunca Wozniak'm bilgisayar projesine destek verdi. Wozniak, bilgisayarını şekillendirdiğinde de ismini Jobs koydu: Apple I.

Bilgisayarın adının Apple konmasının nedeni, Jobs'un en çok sevdiği meyvenin bu olmasıydı. Jobs önceleri ısrarla yeni modeli büyük bir bilgisayar firmasına satmayı önerdi. Ancak Wozniak aynı görüşte değildi. Uzun süren tartışmalar sonucunda 1976 yılında Jobs 21, Wozniak ise 26 yaşındayken Apple Computer Co.'yu kurdular.
Şirketin merkezi Jobs ailesinin garajı idi. İlk olarak piyasaya sürdükleri ürün ev bilgisayarı Apple I'di ve onu 666,66 dolara satıyorlardı. Şirketin ilk sermayesi 1000 dolardı. Jobs Volkswagen marka arabasını, Wozniak ise HP hesap makinesini satmıştı.

Bu makine istenilen başarıyı bir türlü elde edemedi. Her ne kadar bilgisayar dünyasına farklı bir şeyler sunmuş olsa da ne Jobs ne de Wozniak beklediklerini bu makineden bulamamışlardı.
Wozniak'm kafası yeni fikirlerle doluydu.

Yeni ve farklı bir makine üzerinde çalışmalarını sürdürüyordu. 1976 yılında Apple H'yi bitirdi ve piyasaya sürdü. 1976 yılının yaz aylarında Apple, Atlanta'da ilki gerçekleştirilen Kişisel Bilgisayar Festivali'ne katıldı ve kitlelere kendisini tanıttı. Jobs burada bir şeyi fark etmişti: ilk izlenimin önemini. Müşteriler bilgisayarın önce görüntüsüne bakıyorlardı. 1976 yılının sonunda bir halkla ilişkiler ajansı kiralamaya karar verdiler. Ajans şirketin ilk reklamım porno içerikli bir yayın olan Playboy dergisinde yaptı.

Apple her gün gelişmeye devam ediyordu ama ancak daha fazla paraya ihtiyaçları vardı. Parayı bulabilmek içinse en iyi yol ortaklık kurmaktı. Gerekli ortak bulunduktan sonra sıra Apple H'nin tanıtımına gelmişti. Bunun içinse teknoloji fuarları biçilmiş kaftandı.

Jobs ve Wozniak, 1977 yılında ilk kez düzenlenen West Computer Faire organizasyonuna katılma kararı aldılar. Organizasyon bittiğinde 300 sipariş almışlardı. Bu onlar için büyük bir başarıydı. Çünkü bu rakam Apple I'in toplam satışının şimdiden ikiye katlamıştı. 1978 yılma gelindiğinde şirket ortakları ile birlikte 3 milyon dolarlık bir hacme ulaştı. Apple H'nin satışları gittikçe hızlanıyordu. 1977 yılında 2500, 1978 yılında 8000 ve 1979 yılında 35 bin adet satıldı. Daha 2-3 yıllık bir şirket olmasına rağmen 47 milyon dolarlık bir ciroya ulaşmayı başarmışlardı. Apple artık bir kişisel bilgisayar şirketi idi.

BASİT VE MUTLU

Apple'ın yakaladığı başarının altında yatan en önemli kriterlerden biri bilgisayarın kullanım kolaylığı idi. Bilgisayarlar çok basit bir şekilde kullanılabiliyordu. 1981 yılında IBM pazarın genişliğini ve verimliliğini fark ederek kişisel bilgisayar pazarına girene kadar Apple kraldı. Tüm bu süreç boyunca Jobs'un kişiliği de değişti. O artık manevi bir dünyanın derinliklerinde kaybolmaktansa, bir işadamı olmaya başlamıştı.

Aralık 1980 yılında Apple Computer halka açıldı. O zamanın değerli göz önüne alındığında piyasaya çok hızlı bir giriş yapan şirket, kısa zamanda etkinliğini artırdı. Aynı yıl Apple III geliştirildi. Fakat bu model bir önceki modelinin yerini alamadı.

Çünkü Apple II, ev bilgisayarlarına farklı bir bakış açısı getirmişti. Şirket büyümeye devam ederken, firmanın genişlemesini sağlayabilecek bir yönetici aranıyordu. 1983 yılında Jobs, John Scully'i (Aynı yıllarda Scully, Pepsi-Cola'da CEO idi) ikna etti. "Ömrünün sonuna kadar sadece şekerli su mu satmak istiyorsun yoksa dünyayı mı değiştirmek istiyorsun ?" şeklinde bir öneri sunmuştu. Aynı yıl Apple teknolojik olarak gelişmiş fakat ticari olarak başarısız olan Apple Lisa piyasaya sürüldü.

I MAC SAHNEDE

Apple artık artan bir hızla bilgisayar endüstrisinin en önemli oyuncularından biri oluyordu. Satışlar çok iyi gidiyordu. 1984 yılında Macintosh piyasaya sunuldu. Sıradan bir hamle gibi görünmesine rağmen Apple, aslında sessizce bir devrim yapıyordu. 1984 yılının üçüncü çeyreğinde, Amerika'daki en önemli organizasyonlardan biri olan Süper
 
Bowl final maçında, sahadaki dev ekranda, reklamcılık tarihine geçecek bir olay yaşandı. Apple, yeni Macintosh için bir reklam hazırlamıştı. George Orwell'in ölümsüz romanı '1984'e atıfta bulunan ve bir sistem eleştirisi olan reklamın sonunda ekranda şöyle bir yazı beliriyordu: "24 Ocak'ta, Apple Computer yeni Macintosh'u tanıtacak. Ve sizler neden 1984'ün, '1984' gibi olmadığım göreceksiniz." Bu reklam sadece bir kere gösterildi. Apple meydan okuyordu.

1987 yılında Apple, Mac U'yi duyurdu. Ge-nişleyebilirlik ilkesi ile üretilen Mac 11, Macintosh hattının güçlü ve bilinen bir bilgisayar ailesi haline geldiği imajını yarattı. Apple ayda 50.000 Mac satmaya başlamıştı. Steve Jobs, her ne kadar deha sayılabilecek bir yaratıcı güce sahip olsa da düzensiz ve hırslı bir yönetici idi.

 1985 yılında şirket içindeki bir kavga sonucunda CEO Sculley, onu işten kovdu. Şirketin başkanıydı ama dışarı atılmaktan kurtulamamıştı. Jobs, bir süre sonra NeXT Computer'da iş buldu. Apple kadar olmasa da bu şirket de, kendi çapında başarılara imza atıyordu. 1996 yılında Apple, NeXT'i 402 milyon dolar karşılığında, Jobs'u kurduğu firmaya getirmek için satın aldı.
 
Steve Jobs, dijital teknolojiyi kitlelerin hizmetine sunarak, bilgisayar endüstrisinin evrimleşmesini sağladı. O aslında, kişisel bilgisayarı keşfetmedi. Ancak bu küçük ve güçlü cihazın, evlerde, okullarda ve işyerlerinde daha etkin kullanılabilmesi için fikirler geliştirdi.

Bugün uzay teknolojisi tencerelerde ve otomobil üretiminde kullanılan bir yapıya geldiyse, Jobs da aynı şekilde bilgisayar teknolojisini günlük hayata soktu. Taşınabilir müzik dinleme cihazlarını keşfetmese de, iPod ile bunun kitlelere yayılmasını sağladı.

Evet, Walkman yıllar önce bunu yapmıştı ama Jobs, daha kolay, daha küçük, daha hızlı, daha kapasiteli bir ürün yaptı. Üstelik de daha şık.

Onun başarı tarifi çok açıktır: Bir pazarlama ve tasarım dehası olarak, müşterilerinin hayal gücünü aşarak, onların karşısına her zaman ihtiyaçlarına uygun ürünler çıkardı.

Müşterilerinin daha önceki deneyimlerine değer verdi ve dinledi. Kendisi ve şirketleri ne üretirse üretsin her zaman aynı mantıktan yola çıktılar: Farklı Düşün. Bu sayede yarattıkları her üründe, iMac, İPod, Apple Macintosh, yoğun rekabet dalgasının önüne geçerek yarışı ilk sırada götürdüler.
 
"bir üniversite seçtiğimden işçi olan annem babamın bütün birikimi okul masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru kararlarımdan biri olduğunu görüyorum..

O sıralarda Heed College ülkenin en iyi kaligrafi eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi kurslarına katılmaya karar verdim. Burada öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.

Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu. Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık.
 
Bazen hayat sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman yitirmeyim Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi sevmemdi."
 
Dikkatli ve gizlice yürütülen bir operasyon sonucunda şirketin o dönemdeki CEO'su Gil Amelio gönderildi ve yerine Jobs getirildi.

Jobs artık CEO idi ama maaşı biraz garip kaçıyordu. Apple'da yıllığına 1 dolar maaşla çalışıyordu. Bu ona, Guiness Dünya Rekorları listesinde "En Düşük Maaşlı CEO" unvanını kazandırdı. Apple kazançları arttığında ve firma eksiler yerine artılar bölgesinde gezinmeye başladığında, firma unvanından "geçici"'yi kaldırdı. Ancak bu arada şirket devamlı Jobs'a bazı hediyeler veriyordu. Örneğin 1999 yılında 90 milyon dolar değerinde bir jet ve sınırlı hisselerden yaklaşık 30 milyon dolarlık bir pay gibi.

Jobs'a her zaman mükemmel, ikna etme ve satışçılık kabiliyetlerinden ötürü saygı duyulmuştur.
Steve Jobs, ne zaman yeni bir şey tasarlarsa, o ürün ya son derece heyecan verici bir yapıya sahip oluyor ya da tekrar edilemez bir yapida oluyor. Apple'da geçirdiği 30 yılı aşkm süre içerisinde ve yine aynı şekilde Pbcar'da-d 20 yılda, hep aynı felsefe ile hareket etmeği başardı. Bu aynı zamanda sektörün ege-nen ürünlerini nasıl tekrar ve tekrar yenmezi başardığını da açıklar.
 
Jobs, hayalleri ve yaptıkları ile sadece bilgisayar endüstrisini etkilemedi. Sinema başta olmak üzere birçok sanayinin evrimleşmesine öncülük etti.

SÖZ USTADA

Son olarak sözü Jobs'un kendisine bırakalım. Jobs, yıllar sonra bir seminere katılmak için terk ettiği Stanford Üniversitesi'ne gider. Burada genç dimağlara başarılarının sırlarını anlatır. Konuşmasında iş hayatına nasıl girdiğini paylaşan Jobs, erken yaşta ne istediğini bilmenin başarı için kaçınılmaz olduğunu anlatıyor:

1986 yılında Jobs ve Edwin Catmull, Kaliforniya'da animasyon stüdyosu olan Pixar'ı kurdular. Firma aslında Lucasfilm'in bilgisayar grafikleri bölümü üzerine kurulmuştu. Jobs, Lucasfilm'den bu bölümü 10 milyon dolara satın almıştı. Şirket, ilk patlamasını 10 yıl sonra Oyuncak Hikayesi (Toy Story) ile yaptı. 1998 yılında Bir Böceğin Yaşamı, 1999'da Oyuncak Hikayesi 2, Sevimli Canavarlar, 2O03'de Kayıp Balık IMemo ve 2004 yılında İnanılmaz Aile filmleri, birçok ödüle layık görüldü.
 


ERKEN YAŞTA NEYİ SEVDİĞİNİ ANLADI
"Erken yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için şanslıydım. Woz ve ben, anne babamın evinin garajında Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu Apple 4 bini aşkm çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım. Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden şirketi benimle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her şey iyi gitti.

Ancak daha sonra gelecekle ilgili görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim kurulumuz ondan yana çıktı. Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti. Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok yıkıcı bir şeydi.

O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi. Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya bırakmıştı. Bu olay hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine girmemi sağladı."