Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir
Oscar Wilde
Nisan 2008 içindeki 19 yayından en yeni 13 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Nisan 2008 içindeki 19 yayından en yeni 13 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster



“Doğruyu söylemekten korkmayınız!..”
Mustafa Kemal ATATÜRK

“1 Mayıs alın teriyle, emeğiyle geçinen işçiler ile tüm emekçilerin demokratik hak ile taleplerini gündeme getirdikleri, birlik, dayanışma, mücadele günü olarak kutlanır.”
Cevdet SELVİ
CHP Genel Başkan Yardımcısı

"Ayakların başları yönettiği bir yerde kıyamet kopar"
Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan


Yüz otuz dört ülkede bayram olan 1 Mayıs günü, bizde bayram olmaktan çikarılmıştır. Çünkü ne yazık ki, bizde her fırsatı ganimet bilip, ortalığı karıştırmak isteyen odaklar var!...

Hepimiz 1 Mayıs 1977 de olanları anımsarız. O gün Taksim Meydanında yapılan açık hava toplantısına katılan onbinlerce kişiden 36 sı, çevre binalardan açılan ateş (7 kişi) ile meydana destursuz dalan panzerler yüzünden çıkan panik sonucu eziletek hayatını kaybetmiş, 130 kişi de değişik derecelerde yaralanmıştı. Bu olayların kontr-gerilla’ca çıkarıldığı sonradan bildirilmişse de bu güne kadar gerçek suçlular bir türlü bulunamamıştır.

Ama acaba çevre binaların üzerinden,ortada hiç bir şey yokken organize bir biçimde ateşli silahlarla halkın üzerine mermi yağdıranlar kimlerdi?..

Kışkırtmanın (provokasyonun) böylesine cinayet denir. Bunlar cinayet işlediklerini bilmiyorlar mıydı?....

Oysa olan bitenin işçi hakları ya da bu hakların kazanılmasıyla uzaktan yakından hiç bir ilgisi de yoktu. Yöneticiler o günden sonra 1 Mayısta Taksim Meydanında toplanılmasını yasaklayarak kolay yolu seçmişlerdir. Bu yasaklama bir çıban başı olarak günümüze kadar gelmiştir.

1 Mayıs dünyanın birçok ülkesinde resmi tatil günü. Türkiye’de ise normal çalışma günü. Ülkemizde 1 Mayıs’ın ancak şehir merkezlerinden, insanlardan uzak yerlerde kutlanılmasına izin veriliyor. O gün işe gitmeyen işçiler işten atılıyor. 1 Mayıs’ın tüm içi boşaltılarak bahar bayramına dönüştürülmesi için burjuvazi elinden gelen çabayı gösteriyor. 1 Mayıs haftası televizyonlar sürekli “aman katılmayın” diye öğütlerde bulunuyorlar, ilgisiz çatışma görüntüleri yayınlıyorlar. Yine 1 Mayıs öncesinde meydanlarda, derneklerde, kitle örgütlerinde polis terörü estiriliyor.

Yaşadığımız şu günlerde de bu Taksim’de toplanmayı yasaklama olgusu, hükümet ile işçi sendikaları arasında gerginliğe neden olmaktadır. Gerginlik günden güne artıyor. Yasağa karşın sedikalar Taksim Meydanına, hem de üç koldan yürüyeceklerini açıklamaktalar... Ama son dakikada 150 kişilik bir heyetin Taksime gelerek anıta çelenk koymasna izin çıktı!.. Bu kararın İşçi Sendikalarınca nasıl karşılanacağını bilemeyiz.

İlk 1 Mayıs düşüncesi 1856 yılında Avustralyalı işçilerden ortaya çıktı. Avustralyalı işçiler 8 saatlik işgünü için toplantılar, eğlenceler ile gösteriler düzenlediler.

1866 yılında Uluslararası İşçi Birliği (I. Enternasyonal) dünya işçilerine 8 saatlik işgünü için mücadele çağrısı yaptı. 1886 yılının 1 Mayısında ABD nin her yerinde işçiler grevler, mitingler ile eylemler düzenlediler. 8 saatlik işgünü isteminde bulundular. Chicago’da 200 bin işçi iş bıraktı. 8 saatlik işgünü için birleştiler. Burjuvazi gösteriyi bomba atarak sabote etmeye çalıştı. Ardından 4 işçi önderini idam etti. Binlerce işçiyi işten attı, yüzlercesini kara listelere aldı.

Uluslararası İşçi Kongresi (II. Enternasyonal) 1889 yılında Fransız bir işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs’ı işçi sınıfının uluslararası birlik, savaşım ile dayanışma günü olarak ilan etti.

İşte böylece, 1 Mayıs, işçi sınıfının, burjuvaziye karşı, kapitalizme karşı savaşımının, birlik ile dayanışmasının bir simgesi oldu.

● 1 Mayıs göstermiştir ki, dünyada iki ana sınıf vardır. İşçiler ile kapitalistler. Kapitalist sınıf dünyanın her ülkesinde işçi sınıfının emek gücünü sömürerek zenginleşmektedir. İşçi sınıfı her ülkede karın tokluğuna, uzun saatler kapitalistler için çalışmaktadır. Kapitalist sınıfın bütün tarihi işçi sınıfının sömürüsü üzerine kurulmuştur.

● 1 Mayıs göstermiştir ki, işçiler birleşmeden, örgütlenmeden, bilinçlenmeden hiçbir hak elde edemezler. İşçiler kapitalizmi tanımadan, tarihte yaşadıklarını öğrenmeden, yarına hazırlanmadan hiçbir hak elde edemezler.


Tüm bunlar niçin? Çünkü burjuvazi işçi sınıfından korkuyor. Burjuvazi biliyor ki birleşen işçileri hiçbir güç durduramaz. O nedenle elinden gelen her araca başvurarak kadın, erkek tüm işçilerin 1 Mayıs’a katılmasını engellemeye çalışıyor.

En başta, 1 Mayıs’ta işçilerin istemi 8 saatlik işgünü idi... Ancak bugün dünya işçilerinin ortak istemleri bunun çok ötesine geçmiş durumdadır. gereksinim duyulan şey, ortak istemler için, sınıfsız, sömürüsüz, sosyalist bir dünya için mücadele edilecek uluslararası devrimci önderliktir.

---------------------------------------

2008 Nisan'ında, "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edilmiştir. 22 Nisan 2009 tarihinde TBMM'de kabul edilen yasa ile 1 Mayıs resmi tatil ilan edilmiştir.

 

NAZIM HİKMET RAN....

Yalçın Güran



“yenilikçilik klasik mirası inkar etmekten değil, ondan istifadeden başlıyor”
Agah Sırrı LEVEND



"Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nazım Hikmet
ben, tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben..."

NAZIM HİKMET



Bu yazımızda büyük Türk şairi Nazım Hikmet Ran’ ı tanıtıp, yapıtlarından bir örnek vermeye çalışacağız.

Nâzım Hikmet tam adıyla Nâzım Hikmet Ran’ın lakabı "Güzel Yüzlü Şair"dir. (doğ. 20 Kasım 1901, Selanik - öl. 3 Haziran 1963, Moskova) Türk şairi, oyun yazarı. Türkiye'de serbest nazımın ilk uygulayıcısı. Çağdaş Türk şiirinin öncüsü. Uluslararası bir üne ulaşmış , adı 20. yüzyıl'ın ilk yarısında yaşamış olan dünyanın en büyük şairleri arasında anılmıştır. Yapıtları birçok yabancı dile çevrilmiştir. Mezarı halen Moskova'da bulunmaktadır. Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olup, ayrı ayrı toplam 11 davadan yargılanmıştır.

Eserleri birçok ödül aldı. Ancak Türkiye'deki yaşamının çoğunu hapiste geçirmiş daha sonra Moskova'ya gitmiş, Türk vatandaşlığından çıkarılmıştır.

1938'de şairin cezaevine girmesiyle yasaklanıp ortadan kaldırılmış olan Nâzım Hikmet şiiri, Türkiye'de ancak ölümünden iki yıl sonra 1965'te yeniden ortaya çıktı.

İlk şiirlerini hece vezni yazmaya başlamasına karşın içerik bakımından öteki hececilerden uzaktı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece vezni ile yetinmemeye, şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliğinde yaşadığı ilk yıllar olan 1922-1925 arası bu arama tepe noktasına ulaştı. O dönemdeki bir çok şairden farklıydı.

Hece vezninden ayrılarak Türkçe'nin vokal özellikleri ile harmoni oluşturan serbest vezini benimsedi. Mayakovski ile gelenekçilik taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi. Şiirlerinden bir çoğu müzisyen Zülfü Livaneli tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979'da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Bir kaç şiiri ise Yunanlı besteci Manos Loïzos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü'nün eski üyesi Selim Atakan ve Cem Karaca tarafından bestelenmiştir.

İlk şiir kitabı 1928 de Azerbaycan, Bakü de "Güneşi İçenlerin Türküsü" başlığıyla basıldı.

Burada Nazım’ın "KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI" adlı yapıtından bir bölümü sunuyoruz. Bu yapıt ilk kez 1949 da İzmirde Havadis Gazetesnde dizi halinde yayınlanmıştır.

SEKİZİNCİ BAP

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
ve
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E
BAKAN NEFER

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın :
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...


-------------------------------------------------------------------------

Kaynak :

http://www.nazimhikmetran.com/biyografi_index.html Memet Fuat tarafından hazırlanan Nâzım Hikmet web sitesi.

Ansiklopedi AnaBritannica, Cilt 16, Sf. 429.

 



“Bilgisayarlar Tevrattaki Tanrı gibidir; bir çok kural var, ama hiç merhamet yok!..”
Mitch Ratcliffe


Sizlerin de okumuş olabileceğiniz gibi, ben de bir gazete haberi olarak okudum :

Oxford Ünivrstesinde sinaptik farmakoloji profesörü olup, asıl odaklandığı konular Parkinsn Hastalığı ile Alsheimer Hastalığı olan, Baroness Susan Adele Greenfield, sürekli bilgsayar kullanımını eleştirerek :

“Ekran başında sürekli edilgen konumda kalma, soyut düşünce, anlatım yeteneği ile empati kurma yeteneğini geriletiyor. Buna ‘Hiçkimselik Senaryosu’ adını verdim. İnteraktif, sanal, iki boyutlu siber dünya, beyindeki korteksin gri maddesini zayıflatıyor. Bu da hayal kurma ile neden-sonuç ilişkisini oluşturma gibi bilişsel özellikleri gerletiyor. Sonuçta kendni tanımama ile kişilikten yoksun olma gibi sorunlara yol açıyor” (*)

demiş...

S.A.Greenfield bu düşünceleri gerçekten dile getirmiş midir?.. Bu konuda çok kuşkuluyum. Çünkü Susan Adele Greenfield gibi bir Oxford Üniversitesi profesörünün böyle düşünmesi olanağı olamaz. Ama gene de yukarda okuduğunuz fikirleri bir bir mercek altına alalım.

“Ekran başında sürekli edilgen konumda kalma” hali, kitap okurken de yaşanan bir deneyimdir. Bilgi edinmek için ya da vakit geçirmek için okuduğunuz kitabın karşısında da edilgin durumda kalırsınız. Bu ilgilendiğinz konunun özelliğine bağlı olarak uzun ya da kısa bir süreyi içerir. Aslında bilgisayar bir elektronik-kitap’tır (e-book).

Bu durumda, kitap okurken gerilemeyen, tam tersine geliştiği savında bulunduğumuz “soyut düşünce, anlatım yeteneği ile empati kurma yeteneği” nin blgisayar karşısında yok olduğunu, hiç değilse azaldığını nasıl söyleyebilriz?.. Eğer bunu söyleyebiliyorsak hiç bir bilgi edinme aracına başvurmamamız gerekecektir ki, bunun sonucunda sadece yaşayıp gördüklerimizle, bir de bize anlatılanlarla kulaktan dolma bilgi sahibi olabiliriz. Kendini bu yolla yetiştirmiş olanlara, biraz da ince alayla “HAYAT ÜNİVERSİTESİ MEZUNU” demiyor muyuz?.. Bunların arasında MAXIM GORKI gibiler de vardır. Ama onlar çok azınlıkta kalırlar.

S.A. Greenfield bilgisayar karşısında gelinen duruma “Hiçkimselik Senaryosu” adını verdiğini söylemekte... Demek ki kişilik kaybından söz ediyor. Fakat kurduğu bu tamlamada “senaryo” sözcüğünü değil “sendrom” sözcüğünü kullanması gerekirdi!.. Bu önemli değil de, kişilik kaybının olması savında bulunması önemli, üzerinde durulacak bir konudur.

Bu günkü günde bilgisayar başında çalışıp işlerini yürüten bir çok değerli bilgin, araştırmacı, yazar, tasarımcı var. Bunların isimlerni birer birer sayma olanağı hem yok, hem de sayfalar tutar. Bütün bu insanlar bilgisayar önünde uzun süre çalıştıkları için kişiliklerini yitirmişler midir?.. Dahası acaba S.A. Greenfield’ in kendsi de, bu anlattıklarından ötürü, hiç mi bilgisayardan yararlanmamaktadır?..

Bunlar olacak şeyler değildir. Olsa olsa “abesle iştigal” sayılabilirler.

Ayrıca S.A. Greenfield, “ İnteraktif, sanal, iki boyutlu siber dünya, beyindeki korteksin gri maddesini zayıflatıyor. Bu da hayal kurma ile neden-sonuç ilişkisini oluşturma gibi bilişsel özellikleri gerletiyor.” diyor.

Neden-sonuç ilişkisni oluşturabilme zekanın tam kendisidir (bkz. 04.02.2007 ile 25.03.2007 tarihli makalelerimiz). Bu makalelerde zeka için kendimizin özgün tanımı olarak “Zeka, bir olaylar kümesi karşısında hangi olayın neden, hangi olayın sonuç olduğunu, hızla doğru olarak bulabilme yeteneğidir.” demiştik. S.A. Greenfield de yukardaki sözleriyle bilgisayar kullanımının zekayı gerilettiğini anlatıyor.

Eğer röportajı yapan radyo muhabirce yanlış olarak yansıtılmadıysa, bu fikre doğrudur demek çok zor. Çünkü bilgisayar aracılığıyla ulaştığımız Internet dünyada bulunan en kapsamlı kütüphaneden çok daha geniş bir bilgi kaynağı olup, zekayı geriletmek bir yana, onu bileyerek zenginleştirir. Düşünün bir kez, ulaşmak istediğiniz bilgiye anında ulaşabiliyorsunuz!..

Ama öte yandan da deniyor ki, Internetteki bilgilerin pek çoğu yanlıştır. Alanınıza giren bir bilginin doğruluk derecesini siz saptayabilirsiniz. Böylece gerekli elemeyi yapma olanağınız vardır. Rastlanılan bir kaç yanlış yüzünden büyük bir genellemeye gitmenin asıl kendisi yanlıştır!..

Hayal kurma (imgelem = imagination) zeka öğelerinden biri, belki de en önemlilerinden birisidir. Albert Einstein bunu “Bilgi çok şeydir, ama imgelem (imagination) bütün bir dünyadır” diyerek anlatmıştır. Bu zeka öğesinin körelmesi için bilgisayarın adeta at gözlükleriyle bakmayı sağlaması gerekir ki, olan bunun tam tersidir. Internet her zaman ufkunuzun genişlemesine yardımcı olur.

Ben gene de bir Oxford Üniversitesi profesörünün böyle düşünüp söyleyebileceğini kabullenemiyorum. Aşağıda kaynakça bölümünde künyesi verilen kitabı elde edip okuyamadığım için, bu söylemlerin röporajı yapan radyo muhabirince yanlış olarak aktarıldığını düşünüyorum. Büyük olasılıla S.A. Greenfield’in gerçek düşüncelerini bu kitap yansıtmaktadır,
 Bulup okumak gerekir.



(*) S.A. Greenfield bu sözleri, ABC Radio National muhabirine Oxford’daki kendi evinde verdiği bir röportajda söylemiş. Bu söyleşide aşağıda adı geçen kitaptan da söz ediliyor. Okuduğum gazete haberinde bu bilgiler verilmemiştır.
-----------------------------------------------------------------------

İlgili Kitap :

Greenfield, Susan (2003). Tomorrow's People: How 21st Century Technology is Changing the Way we Think and Feel. London: Allen Lane, 304 pages. ISBN 0-7139-9631-5. 

 



“Yalan ne kadar büyükse, inananı da o kadar çok olur.”
Adolf HITLER



Hep bizde olduğu söylenecek değil ya!.. Avrupa Birliği içindeki bir ülkede de düşünce özgürlüğü kısıtlanmaktaymış.

Nerede mi?...

Avrupanın ortasında, Almanya’da.

Mayıs’ın birinci günü, II Dünya Savaşını kaybettiğini anlayan Adolf Hitlerin Berlindeki sığınağında kendini öldürüşünün yıldönümüdür. Bu gün yaklaştıkça Almanya’da bir tartışma başlar. Bu tartışmanın konusu Hitler’in “Kavgam” adlı kitabıyla ilgilidir.

Kavgam (Almanca Mein Kampf), Adolf Hitler'in siyasal görüşü ile Nasyonal Sosyalist fikirleri açıklamış olduğu kitaptır. Hitler'in başarısız bir darbe girişimi sonucunda hapse girdiği dönemde Landsberg cezaevinde dostu Rudolf Hess’ce kaleme alınmıştır. Aslı iki ciltten oluşur, ilk ciltte savaş anılarını da içine alarak, kişisel anılar çoğunlukta olup, dönemin sosyo-politik yapısı incelenmektedir. İkinci cilt ise NSDAP'ın parti programı ile ülküsel devlet yapısı üzerine yazılmış bir öğreti (doktrin) kitabıdır.

Aynı zamanda Kavgam, Hitler tarafından 9 Kasım 1923'te hayatını kaybetmiş diğer partililere adanmıştır. Bunlar; Alfarth Felix, Bauried Andreas, Casella Theodor, Faust Martin, Ehrlich Wilhelm, Hechenberger Ant, Körner Oskar, Khun Karl, Lefore Karl ile Neubauer Kurt'tur. Bununla birlikte Kavgam kitabının, bir ara ülkemiz de içinde olmak üzere birçok ülkede basımı durdurulmuş, tümüyle mahkemelik bir kitap olmuştu.

Alman yasaları uyarınca “Kavgam”ı yorumlamak, genişletmek ya da eksik bölümleri üzerinde inceleme yapmak YASAKTIR. Yapılan tartışmalar bu yasaklamalar yüzünden çıkmaktadır. Çünkü Hitler de yazmış olsa, bu bir serbestçe düşüncenin anlatılması işlemidir. Demokratik olan, üstelik bu konuda başkalarına sürekli öğüt veren bir ülkenin yasalalarına göre böyle bir yasağın olmaması gerekir.

En başta Nürnberg’deki Nazi dokümantasyon merkezi ile bir çok merkezdeki bilim adamları, bir an önce kitabı yeniden eleştirisel bir biçimde yorumlayacak bir akademik grup toplamak istiyorlar. Bu isteme Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile Bayern Eyaleti Başbakanı Günther Beckstein karşı çıkıyor. Gerekçe olarak ta yasalardaki yasağı gösteriyorlar. Korkuları memleketteki Neo-Naziler’in “Kavgam”ı öne çıkararak ayaklanıp ortalığı birbirine katmalarıdır.

Demek ki, bazı Avrupa ülkelerinde birtakım olayların çıkması endişesiyle düşünce yasakları konulabiliyormuş!!.. “Bu tür yasaklar Almanya için doğru olabilir, ama Türkiyede kesinlikle gerçekleştirilmemelidir. Varsın Türkiyede yıkıcı olaylar çıksın!!..” denebilir. Bunun batı için bazı yararları bile düşünülebilir.

Çifte standart’ın daniskası değil de nedir bu?...

Hitlerin kitabı serbestçe tartışmaya açılabilirse, tabular yıkılıp Hitler “imajı”nın zayıflıyacağı , haklı olarak düşünülmekte.

Gerçi Hitler Almanyada iktidara, darbeyle değil ama yapılan demokratik bir seçimle geldi. Buna karşın yaptıkları ile yapılmasına neden olduğu bazı olaylar yüzünden Hitlerin Almanya’ya bıraktığı yıkıcı bir mirastır. O dönemi suskunlukla geçiştirmeye çalışmak, Hitler’in aldığı bazı kararlar, bunların altındaki dürtüler ile sürecin gelişimi üzerine fikir yürürütmenin önünü kapatmaktadır. Konu eleştiriye açık hale gelirse Hitlerin bir kahraman olarak balonu belki de sönerek, “Führer” in bir efsane olmaktan çıkması gerçekleşebilecektir.

Çünkü sonuçta üzerinde çalışılıp fikir yürütülmesi istenen, bazı düşünceler ile anlatımları içeren, bir döneme ışık tutup aydınlatacak bir kitaptır.

Sözün kısası, “tartışma ile fikir özgürlüğü” savaşını verme sırası şimdi Amanya’da gibi görülüyor. Kuşkusuz, çifte standart yoluna gidilip, “fikir özgürlünün önlenmiş olması” Almanya için doğal bir durummuş gibi kabul edilmezse...

 



“Küçük şeylere fazla önem verenler ellerinden büyük şeyler gelmeyenlerdir.”
PLATON (asıl adı Aristokles)



Cerrahi tıp sanatının el-işi bölümünü oluşturur. Tümüyle insan buluşu olması nedeniyle de bir çok eksik ile yanlışı da yapısı içinde barındırmaktadır. Bu yanlışlar tıbbın öteki yarısı için de söz konusu olmakla birlikte, “dahili hastalıklar” la uğraşan tıp alanı, sağıtmada Tanrının sağıtma yöntemlerine yakınlığı yüzünden, cerrahiye göre daha az yanılgı payı taşır.

Cerrahiyle uğraşan hekimlere “cerrah” denmektedir.

Bu konuda bir öykücük (anektod) aktarmak isterim :

Göğüs Cerrahisi asistanlığına başladığım ilk hastane olan Süreyyapaşa Sanatoryumu’nun başhekimi olan Dr. Abit KÖYMEN bizlere sorardı “cerrah ile carih arasında ne fark vardır, biliyor musunuz?..” Sonra bizlerin yanıtını beklemeden eklerdi “carih bir kez adam yaralayan kişiye denir. Cerrah ise adam yaralamayı alışkanlık haline getirmiş kişidir.” der, gülüşürdük.

Cerrahinin başlangıcı çok eskilere gider.

Bilindiği kadarıyla dünyada ilk cerrahi girişim, fosillerin incelenmesinden anlaşıldığı gibi, neolitik çağda (yaklaşık İ.Ö. 10000-6000) kafatası trepanasyonlarıyla başladı. Bu gün cerrahinin ulaşmış olduğu düşük ölüm oranı (% 0 - 2 dolaylarında), eski Mısır, Sümer, eski Yunan, Roma ile öteki Akdeniz kültürlerine bağlı olarak gelişen tıbbın yaklaşık 5000 yıllık bir birikiminin sonucudur.

Tıp araştırmalarını halen "deneme-yanılma" yöntemiyle yapmaktadır. Bunu onaylayan ünlü cerrah Harvey W. Cushing şu aşağıdaki sözleri 1935 yılında Science dergisinde yayınlanan bir makalesinde söyledi:

“Kesin bir anlamda, bir hekimin verdiği ilaçlar ile her cerrahın uyguladığı cerrahi girişimler deneyseldir. Sonuçlar matematik olarak asla hesaplanamaz. Doktorların kararları ile hastanın bunlara verdiği yanıtlar değişken olup, herhangi bir olasılık yasası ile saptanamaz.”

Cushing'in bu yazısında açıkça söylemediği, ama satır aralarında gizli gerçekler vardır. Bizler, üzülerek söylemek gerek, canlının yaşamını sağlayan ya da onun ölümüne neden olan doğal olayların (phenomena) pek çok büyük bir bölümünü bilmiyoruz. Dolaylı olarak yaptığımız araştırmaları da el-yordamıyla yapmaktayız. Yukarda sözü edilen olayları % 99 oranında bilebilseydik, o zaman "herhangi bir olasılık yasası" burada işlerlik kazanırdı. Harvey Cushing bu yönden belki haklıdır. Önce yaşamın gizlerini çözmek gerekir. Canlının vücudu insan yapısı olmadığından, bu günkü bilgisizliğimiz belki haklı da görülebilir.

Bu bilgisizliğimize en sade örnek, kalın bağırsağın başlangıcındaki coecum'a bağlı appendix'in bu gün bile görevini bilememizdir. Tanrı bu organı ne için yaratmıştır?.. Bu bizim için bir bilinmeyen olarak 21nci yüzyılın başlarında bile ortada durmaktadır. Ama Tanrı hiç bir şeyi gereksiz yere yaratmamıştır. Bu organın, kanıtlanmamış olarak, bazılarına göre boğazda bulunan bademciklere benzer bir görevi vardır. Bazılarına göre otla beslenen hayvanlarda sellülozun sindirimini sağlamakta olup, insanda körelmiş durumdadır. Ama tümüyle otla beslenen atlarda appendix yoktur... Evet! Yaradılışın gizleri karşısında çaresiz görünüyoruz.

Halk arasında cerrahların ustalıkları, el becerileri ön sıraya çıkar. Dahası bu konuda becerikli cerrahlar için “altın elli” ya da “altın parmaklı” gibi nitelendirilmeler öne sürülür. Elbette cerrahi bir el-işi gibi görünmektedir. Ama bundan öte, bir cerrahta bulunması gerekli başka türlü çok önemli nitelikler de vardır ki, bunlar olmadıkça yapılan el-işi hünerlerin hiç bir değeri olmaz.

Bir müzikal ustalıktan söz ederken nasıl "virtuoso" terimini kullanıyorsak cerrahideki el becerisi için de aynı terimi kullanarak "cerrahi virtuoso" dan söz edebiliriz. Çünkü cerrahide el becerisi, işin sanatsal yönünü dile getirir. Bu virtüoso aşamasına ulaşmak her genç cerrahın gönlünde yatan bir aslandır, ona ulaşmak için ne kadar güç harcanıp, çabalar sarfedildiğini bizler çok iyi biliyoruz. Fakat bakın bazı büyük isim yapmış cerrahlar çalışmanın el-işi (operational) bölümü konusunda neler demişler, bir göz atalım :

“Düşünüyorum da, uzun yıllar meslekte çalışmış olan bizler, bir çok ileri derecede hünerli operatör'ün iyi birer cerrah olmadıklarını anlamış bulunuyoruz.”
William Worrall MAYO (1938)

Frederic S. Dennis: Master Surgeons of America
Surg.Gynecol.Obstet. 1938; 67: 535-6.

“Neden cerrahın emeklilik yaşı atmış da bir hekiminki atmışüç ya da atmışaltı olarak düşünülmektedir?.. Benim bu konuda bir fikrim var : Belki cerrahın parmakları bir parça sertleşerek, herhangi bir hekimin beyin damarlarının onu daha az yeterli yapmasından önce cerrahı bu hale getirmektedir. Size bir şey söyleyeyim, elleri olmayan birinin cerrah olarak herhangi bir yere atandığı günleri görmek isterdim: Yapılan çalışmanın operatif bölümünün bütün çalışmanın çok küçük bir parçası olduğunu görmek için.”
Harvey Williams CUSHING (1911)

Letter to Dr.Henry Christian, 20 November 1911.

Evet, doğrudur, cerrahi basit bir el "zeneat" i, cerrah ta onun bir ustası olmaktan çok öte, güçlü bir disiplinin birer parçasıdırlar. Hekimliği, hekim olmayı bir tarafa kaldırıp atamazsınız. Hele hekimin olguları izleyip gerekli tanıları koyarken sahip olduğu, bir dedektifinkine benzer, "araştırıcı" niteliğini, o ayrıcalıklı insan zekâsını, yadsıyamazsınız. Her hekimde bulunması gerekli olan bu nitelik onu bilimsel yönde araştırma yapmak için de harekete geçirecektir.

Bu yüzden klinik şefliği dönemine başladığımızda, çevremizdeki asistanlarımıza sürekli olarak ellerinden çok beyinlerine önem vermeleri konusunda öğütler verdik. Bu yönleriyle onları değerlendirmeye aldık. Çünkü elleri de yönlendiren beynimizdir. Ayrıca cerrahinin her dönemde yeğinlikle gereksinim duyduğu yeni buluşlar ile bilgiler de beynin ürünüdür. Zeka burada da yanımızda olarak bize yardım edecektir. Unutmayalım ki her türlü çözümün anahtarı zekanın elindedir.

Bunlar olmadıkça cerrahi çok eskilerde berberlerin tekelinde olduğu dönemlerdeki yetişim durumundan ileri gidemeyeceğinden, onların öğrettiklerinden de öteye geçemez. Hiç bir cerrahın bu düzeyde kalmayı benimseyeceğini sanmıyorum. Bu bilgiye gönderim yapılarak İngilterede günümüzde bile cerrahlara (Dr.) denmez de, ne kadar hünerli olursa olsun (Mr.) diye seslenilir.

 



"İnsan, yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir."
Goethe


Gazetenin birinde şöyle bir haber vardı :

“İngiliz uzmanların araştırmasına göre kahvaltıda bol bol tahıl ürünü tüketen kadınların yüzde 59 u erkek bebek doğururken, yüzde 41 i kız çocuğu doğurdu. Ayrıca muz gibi bol kalorili gıdalarla beslenen kadınların erkek bebek doğurma şansının çok daha yüksek olduğu ortaya çıktı.”

Haberde kaç denek üzerinde araştırma yapıldığı bildirilmiyor.

Ancak bütün dünya nüfusunu göz önüne alırsak, yaklaşık yarısının erkek öteki yarısının da kadın olduğunu görürüz. Ulusları da tek tek incelersek, gene yaklaşık olarak yarı nüfuslarının erkek öteki yarılarının da kadın olduğunu saptarız. Demek oluyor ki bu tür demografik incelemelerde doğruya çok yakın sonuç alabilmek için denek sayısının olabildiğince çok olması gereklidir.

Ne var ki haberde verilen erkek/kız sayıları birbirne çok yakındır. Bu da kalabalık bir denek topluluğu üzerinde çalışıldığını gösterir. Erkek/kız sayılarının birbirine bu kadar yakın olması da denemenin başarısını değil, doğanın her zamanki hükmünü gerçekleştirdiğini göstermektedir. Eğer sayıları milyonları bulan deneklerle çalışılsaydı erkek/ kız sayılarının % 50/% 50 olduğu görülecekti.

Burada önemli olan ana rahminde, ya da daha doğrusu cinsiyet hücrelerinin üretildiği yerde, kız/ erkek ayrımının ne zaman, nasıl gerçekleştiğidir. Bu bir anda oluşan bir olaydır. Şöyle ki :

Dişi yumurtası olgunlaşma aşamasındayken, normalde insanda 46 tane olan kromozom sayısı, bölünüp KUTUP HÜCRELERİ'nin atılmasıyla bu kez bir hücre içinde yarıya (23 tane) iner. Böylece dişi yumurta hücresinde 23 kromozom vardır. Bu serüven erkek hücresi olan spermatoidin de başından geçer. Demek ki spermatoid'de de 23 kromozom vardır. KUTUP HÜCRE'leri yok olup gider. Dişi yumurta hücresiyle spermatozoid birleşince, her iki hücredeki 23 er kromozom bir araya gelerek, 46 kromozomlu bir döllenmiş yumurta hücresi ortaya çıkar. Bu da çoğalıp çeşitli aşamalardan geçerek dölüt' ü oluşturur. İşte yukarda anlatılan ilk bölünmelerde spermatozoidin kutup hücresi içine Y kromozomu girmişse, atılıp gideceğinden doğacak çocuk kız olacaktır. Yok eğer kutup hücresine Y kromozomu değil de yalnız X kromozomları geçmişse , Y kromozomu büyük olan ana hücrede kalacağından, doğacak çocuk erkek olacaktır.

Başka bir deyişle spermatozidin 23 tane kromozomu içinde Y kromozomu bulunuyorsa bebek erkek olacaktır. Yok, spermatozoid X kromozomunu taşıyarak geliyorsa bebek kız olarak doğacaktır. Çünkü dişi yumurtada Y kromozomu bulunmaz, ama yalnız X kromozomu vardır.

O halde :

1 - Spermatozoidin oluşumu sırasında kutup hücresine hangi kromozomların geçeceği tümüyle raslantısal (tesadüfi) bir olay olup, bunun hesaplanabilmesi için ancak olasılık hesap yöntemleri kullanılabilir. Bundan da, Y kromozomu - X kromozomu için % 50 - % 50 sonucu alınacaktır. Bundan da dişi hücreyi döllemek için gelen spermatozoid ordusunun yarısının Y kromozomu, öteki yarısının da X kromozpmu taşıyacağı anlaşılır.

2 - Kutup hücresinin ayrılmasıyla, demek ki doğacak cocuğun kız ya da erkek olmasının belirlenmesiyle sonlanan olay, ne zaman geliştiği bilinemeyen, bir anlık gibi kısa bir zaman dilimi içinde oluşur.

3 - Bu bölünüp kutup hücresiyle X ya da Y kromozomunun atılması işlemi, doğacak olan bebeğin cinsiyeti yönünden, erkek hücresi olan spermatooid yönünden önemlidir. Çünkü dişi yumurta hücresinde her zaman bir X kromozomu bulunur. Dişide Y romozomu yoktur.

Bu bilgilerin ışığında, anneye ne tür besinleri hangi zaman dliminde vermek gerektiğine nasıl karar verilebilir?... Çünkü doğacak bebeğin cinsiyeti erkek hücresi olan spermatozoidce belirlenir. Bu durumda, eğer bir besin uygulaması yapılacaksa bunun anneye değil babaya uygulanması gerekmez mi?!!...

Ayrıca olay tümüyle raslantısal olduğundan, oluşumuna herhangi bir besin maddesinin etkisinin olabileceği düşünülebilir mi?...

Öznel anlamda olayların olabilmesi ya da olabilememesi için birçok neden vardır. Her bir nedeni ayrı ayrı öngörüp bilemediğimiz için bizler buna olasılık (ihtimal) deriz. Demek ki öznel anlamda doğada olasılık denen birşey yoktur. Olasılık bizim bilgi eksikliğimizden kaynaklanır. Bilgi ile hesaplama eksikliği olan olaylar karşısında olasılıktan söz edilebilir. Öyleki birşeyin hem gerçekleşebilir hem gerçekleşmeyebilir olması sonuçları etkileyen parametrelerin bilinmesi ile kontrol edilmesine bağlıdır. Parametreleri biliyor, ayrıca kontrol edebiliyorsak tam bir sonuç elde etme olanağımız vardır.

Bu olaylar bütün öteki canlılar için de geçerlidir. Örnek olarak, 40 yıl kadar önce yapılan bir çalışmayı aktarmak isterim; 15 - 20 bin yumurta tavuğunun (layer) bulunduğu bir tavuk çiftliğinin kuluçka makinalarından eşit sayıda tavuk ile horoz çıkar. Bunu önlemek için, demek ki kuluçka makinalarından hep dişi elde edebilmek ya da hiç olmazsa çok daha fazla dişi elde edebilmek için çok çalışıldı. Çünkü bu, önemli bir ekonomik gereksinimdi. Ama başarı sağlayamadık. Ne var ki kümes hayvanları üzerinde yapılan bu çalışmalarda hedef birey olarak tavuklar geğil, HOROZ'lar ele alınmıştır.

Bütün bunlar göz önüne alındığında anne adaylarına şu ya da bu besin maddesi vererek onların kız ya da erkek bebek doğurmalarını sağlamaya uğraşmak, bunu kanıtlamak için de denekler üzerinde çalışma yapmak, sözcüğün tam anlamıyla yersiz yararsız işle vakit öldürmek (abesle iştigal) dir.

Bu konuda, gazete mi bilginin kaynağına inerek gerekli araştırmayı yapmamıştır?...

Yoksa, araştırmayı yapıp yayınlayanların İngiliz araştırmacılar(!) olduğuna mı çok güvenilmiştir?...

Bunlara karar vermek zordur.

Ama ortada bilimsel araştırma adı altında bir yanılma, yanılma değilse bir oyalama ya da kandırmaca olduğu da bir gerçek.



NOT : Aynı çabaların, hiç değilse düşünce düzeyinde, doğacak çocuğun daha ZEKİ biri olması için gösterilmediğine hep şaşmışımdır!.. Çünkü dünyaya getirilen çocuğun kız mı, yoksa erkek mi olacağından ÇOK DAHA ÖNEMLİ bir konudur bu.

-------------------------------------------------------

Konuyla ilgili RealAge Haber Bülteninde, gazeteler dışında yayınlanmış yazıyı aşağıda görmektesiniz :


Enerji bakımından zengin besinler alan kadınların erkek çocuk doğurma olasılığı daha yüksek olabilir.

İngiltere’deki Exeter Üniversitesinden Fiona Mathews ve ekibi, annenin beslenme şekli ve bebeğin cinsiyeti arasındaki ilişkiyi araştırdı.

740 hamilenin, gebelikten önce ve gebelik sırasındaki beslenme alışkanlıklarını inceleyen bilim adamları, ilk çocuğuna gebe kalan ve bebeğin cinsiyetini bilmeyen bu kadınları hamile kalırken, kalori desteklerine göre 3 gruba ayırdı.

Enerji desteğini en fazla alan kadınların yüzde 56’sının erkek, en az alanların yüzde 45’ininse kız bebek dünyaya getirdiği görüldü.

Araştırmada, kahvaltıda tahıl tüketimi, potasyum, kalsiyum, C, E ve B12 vitaminleri bakımından daha zengin ve daha çeşitli besin tüketimi ve erkek çocuk doğurma arasında güçlü bir ilişkinin olabileceği de ortaya çıktı.

Mahthews, “bu çalışmaların, genç kadınların az kalorili beslenme tarzını tercih ettiği gelişmiş ülkelerde neden erkek oranının azaldığını açıklamaya yardımcı olabileceğini” söyledi.

Son 40 yılda sanayi ülkelerinde erkek bebek sayısının az da olsa azaldığı gözleniyor. Bu düşüş, tüketim ürünlerindeki kimyasal maddelere bağlanıyor. Bununla birlikte araştırmacılar, gelişmiş ülkelerdeki genç kadınların değişen beslenme alışkanlıklarının da bu düşüşü açıklayabileceğini belirtti.

Kahvaltı alışkanlığının gelişmiş ülkelerde neredeyse ortadan kalktığını söyleyen araştırmacılar, ABD’de kahvaltı yapan erişkinlerin oranının, 1965’te yüzde 86 iken 1991’de yüzde 75’e düştüğünü vurguladı.

Araştırmacılar, kahvaltıyı atlamanın normal gece açlığı süresinin uzamasına, bu nedenle glikoz seviyesinin düşmesine neden olabileceği görüşünü savunuyor. Daha önce laboratuvarda yapılan araştırmalar, glikozun erkek bebek dünyaya getirme olasılığını artırabileceğini göstermişti.

Araştırma, “Proceeding of the Royal Society” dergisinde yayımlandı.

 
















“Zeka bazen ahmaklıklar yapmamıza canla başla yardım eder. “
La ROCHEFOUCAULD

“İki şey sonsuzdur. Bir evren, diğeri insanoğlunun aptallığı. Birincisinden tam olarak emin değilim.”
Albert EINSTEIN



Gazetelerde bir haber çıktı. Buna göre biri Kanada’da öteki İngilterede birbirinden habersiz yapılan iki araştırma sonuçlarına göre kadınların zeka düzeyleri erkeklernkinden daha düşükmüş. Bu konuya çok daha önce de değinmiştik (bkz 09.05.2007 tarihli makale), ama gazetedeki bilgileri okuyunca tekrar ele alma zorunluğunu duyduk.

Yapılan çalışmalardan biri Western Ontario Üniversitesinden John Philippe Rushton’ un, öteki ise London University College’ den Adrian Furnham’ ın. Her iki araştırmacı da yaklaşık aynı sonuçlara varmışlar : Erkekler kadınlardan daha zeki. J.P. Rushton bunun nedenlari olarak beyin ağırlığının erkeklerde daha fazla, buna bağlı olarak gri madde, demek ki nöronlar daha çoktur diyor.

Deneklere standart IQ testleri uygulanarak erkeklerin kadınlardan ortalama 3.63 puan fazla aldıkları söyleniyor. Burada hemen günümüzde bu iş için kullanılan IQ testinin yetersiz olduğuna işaret edelim. Çünkü 1912 yılında William Stern çocuklar için ilk IQ testini ortaya koyduktan sonra, 1934 te David Wechsler bunun üzerinde değişiklikler yaparak büyükler için uygulanabilir hale getirmiştir. Halen kullanılan Wechsler’ in modifye ettiğii bu IQ testidir. Ne var ki testin geliştirildiği tarihte henüz Howard Gardner “çoklu zeka” görüşünü ortaya koymamıştı. Çoklu zeka ilk kez 1983 te bulundu.

Standart IQ testi matematik ile sözel tabanlıdır. Oysa H. Gardner sekiz ayrı tür zeka tanımlamıştır. Elimizdeki IQ testi bütün bu zeka türlerini ölçebilecek yapıda değildir. Günümüzde birinin çıkıp bunu bütün zeka türlerine uygulanabilir hale getirmesi gerekir. Tersi durumda rastgele seçilen (random harvest) denekler arasında matematik ile sözel zeka türlerinin dışında olanlar varsa bu testten çok düşük puvanlar alacaklardır. Sekiz ayrı tür zeka bulunduğuna göre çoğunluğun matematik ile sözel dışında kalması da büyük olasılık içindedir.

İşte yapılan testlerde varılan sonuçlar bu yüzden bizi yanlış yorumlara götürebilir. Öyle görünüyor ki götürmüştür bile!..

Bir de alınan bu sonuçlar üzerine yapılan anatomo-histolojik yorumlar var. Deniyor ki “erkeklerin beyinleri daha büyük, buna bağlı olarak daha ağırdır. Bu da erkeklerde kadınlara göre daha fazla nöron (boz madde) olduğunu gösterir. Sonuçta bu fazlalık erkekleri daha zeki yapmaktadır.”

Her şeyden önce, bütün öteki organlar gibi, beyinin de genel vücut ağırlığına oranla ağırlık kazandığını bilmek gerekir!... Demek ki 80 - 90 kg ağırlığında bir erkekle 50 - 55 kg ağırlıklı bir kadını, beyin ağırlığı yönünde karşılaştırdığınızdaki yanılgıya; gene 80 - 90 kg bir erkekle 60 kg ağırlığındaki başka bir erkeği karşılaştığınızda da düşersiniz. Çünkü bu iki karşılaştırmadaki 55 kg lık kadınla, 60 kg lık erkeğin beyin ağırlıkları yaklaşık olarak aynıdır!... Bizce burada yapılan, açık bir mantık yanılgısı olmaktadır.

Öte yanda, bir beyinde boz madde (nöron) mi çok, yoksa ak madde (akson ile dentritler) mi çok?... Bu kişinin ağırlığına bakarak söylenecek bir şey değildir. Demek ki bu canlıda değil, ancak yapılacak bir otopside saptanabilir. Buna kişinin yapısını göz önüne alarak karar verme bizi kesin olarak yanıltacaktır.

Ayrıca beyindeki nöronların hepsi zekayı meydana getirmek için çalışmaz. Zekanın dışında beyinin bir çok işlevi vardır. Zekayı yapan bölümün beyinin % 15 i kadar olduğu kestiriliyor (tahmin ediliyor). Bu da bir kestirimden öteye gidemiyor. O zaman beyindeki nöronların çokluğuna bakarak nasıl zeka hakkında kesin hüküm verilebilir?.. Hangi işlevi üstlenmiş nöronların daha çok olduğuna nasıl karar verebiliriz?.. Bu da bizi elbette yanılgıya götürecektir.

O halde bize düşen, insanları kadın ile erkek diye ayırmayıp, sadece karşımızda çeşitli tür zekası, beyin ağırlığı, nöron sayısı bulunan bir takım kişiler olduğunu düşünmektir. Böyle yapınca göreceğiz ki kadın ile erkek arasında değil, ama değişik kişiler arasında zeka farkları vardır. Aynı ulam (kategori) içinde biri kadın, öteki erkek iki denek alındığında, kadının zekası erkeğinkine eşittir.

İşte her zaman söylediğimiz, biyoloji ile tıbbın olsa olsa yöntemi (tatonner) kullanarak sonuca varması sonunda 4 - 5 yılda bir birbirinin tam zıddı görüş (consept) değişikliğine varmasının kaçınılmaz olmasıdır. Bunu da "tıpta kesinlik yoktur" diyerek geçiştirmeye çalışıyoruz!..

Bilimde nasıl kesinlik olmaz?!...

Oysa doğadaki gerçek her zaman bir tanedir, yıldan yıla değişmez, sürüp gider. Aynı 2 x 2 = 4 gerçeğini, değil yıllar bin yılların eskitemediği, eskitemiyeceği gibi...

Üstelik bilimsel yöntemler içinde olsa olsa yöntemi diye bir yöntem de yoktur.

Bu durumuyla tıp bilim değil, ama Hippocrates döneminde olduğu gibi bir sanattır.

Aksini savunanların tezlerini ispatlamaları gerekir!...
 

------------------------------------------------------------------------------------

İlgili Makaleler :

Furnham, Adrian; Rawles, Richard : Sex differences in the estimation of intelligence. Journal of Social Behavior & Personality. 1995 Sep Vol 10(3) 741-748.

Philippe Rushton : Race, Brain Size, and IQ. The Psychologist, Summer, 2002 Volume 37:2, pp 28 - 33.

PHILIPPE RUSHTON and C. DAVISON ANKNEY : Brain Size Matters. anadian Journal of Experimental Psychology (Vol. 49, No. 4)

Richard Lynn : Sex differences in intelligence and brain size: a developmental theory. Intelligence Volume 27, Issue 1, February 1999, Pages 1-12 .

Beatrice Rammstedt and Thomas H.Rammsayer : Sex differences in self-estimates of different aspects of intelligence. Personality and Individual Differences Volume 29, Issue 5, 1 November 2000, Pages 869-880

Roberto Colom, Manuel Juan-Espinosa, Francisco Abad and Luís F. García : Negligible Sex Differences in General Intelligence. Intelligence Volume 28, Issue 1, February 2000, Pages 57-68.

Alan Freingold : Sex Differences in Variability in Intellectual Abilities : A New Look at an Old Cntroversy. Review of Educational Research, spring 1992, vol. 62, no 1, pp 61 - 84.

 

Doğruyu konuşmak için iki kişi ister: Doğru söyleyen, doğru dinleyen!
THOREAU

Kötüler birleştiği zaman,iyiler de bir araya gelmelidirler;yoksa, teker teker giderler.
BURKE




Yıllar süren çabalar sonunda meyvasını verdi. Türkiye Avrupa Birliği (AB) ile, bu birliğe girmek için, müzakere masasına oturabildi.

AB nin herhangi bir ülkeyi kuruluşa alması için gerekli koşullar bellidir. Bunlara Kopenhag Kriterleri deniliyor (bkz 15.04.2008 tarihli makalemiz). Siz bir ülke olarak bu kriterlere uyduğunuzu, yapılan müzakerelerde AB nin inanmasını sağlarsanız, topluluğa kesin girişiniz onaylanır.

Ne var ki, Türkiye için bu müzakere süreci biraz değişik gelişiyor gibi görünüyor. Örnekse, Kopenhag Kriterlerlerinde yer almayan Kıbrıs uyuşmazlığı gibi konular da öne sürülerek, bazı müzakere paragraflarının konuşulması askıya alınıyor. Böylece konuşmalarda bir tür duraklama sağlanıyor.

Bunun yanı sıra Fransa, Avusturya, Almanya gibi Avrupa ülkeleri, Türkiye için tam üyeliğin söz konusu olamayacağını, Türkiyenin ancak “imtiyazlı ortak” olarak birliğe katılabileceğini ileri sürüyorlar. Dahası Fransa onayını verebilmek için, sonunda Halk Oyun’a başvuracağını söylüyor.

Oysa, AB son kez topluluğa alınmasını onayladığı Polonya, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerin tam olarak Kopenhag kriterlerine uyup uymadıklarını bile gözardı ederek, hızla bu ülkeleri topluluğa katmıştır. Dahası sınır sorunları olan bir ülkeyi birliğe almama gibi bir ilke varken Güney Kıbrıs’ı AB ne, neredeyse sorgusuz bir biçimde hemen almayı öngörmüşlerdir.

Bildiğimiz kadarıyla batılı adam böylesi mantık yanlışlarına düşmez!... O halde olan nedir?...

Her olayda olduğu gibi, AB ne Türkiyenin alınıp alınmaması konusunda da görünürdeki (zahiri) nedenlerin yanında bir de gerçek nedenler vardır. Görünürdeki nedenler müzakereler boyunca AB nin ileri sürdüğü gerekçelerdir.

O zaman, acaba gözden kaçmakta olan gerçek nedenler nelerdir?...

● Artık gizlisi saklısı olmayan, herkesin bildiği ABD nin bir Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) vardır. ABD bu projesine açıklık getirmek için, yeniden çizdiği Ortadoğu haritasını ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayınladı. Bu haritada bir çok Orta Doğu ülkesinin sınırları değiştirldiği gibi, Türkiyenin de tüm doğu ile güney-doğusunu içine alan, yaklaşık Anadoludaki topraklarımızın 1/3 ü kadar bir bölümü yeni kurulacak Kürdistan (!) olarak gösterilmektedir.

ABD hangi hakla böyle saçma bir bölünmeyi isteyip onaylar?..

Akıl erdirmek pek de kolay değildir!..

Ama unutmayalım ki ABD Lozan Barış Antlaşmasına imzasını koymamıştır. Demek ki bu antlaşmayı onaylamayıp Sevr Antlaşması için hala ayak diremektedir. Bir anlamda Türkiyenin Kurtuluş Savaşı ile bunun sonunda barış görüşmeleri masasında kazandığı hakları yok saymaktadır, ki bunlar bütün dünya ülkelerince kabul edlip onaylanmıştır. ABD Sevr Antlaşmasını hala geçerli sayıp, buna göre Türkiyenin parçalanmış durumda olduğunu ya da her an parçalanabileceğini düşünüyor gibi görünmektedir(!).

Bunlar elbette birer hezeyandır. Ama olan bitenin de başka türlü açıklanmasına olanak görülmemektedir. Ne yazık ki BOP nin uygulanacağına ilişkin bazı belirtiler, bazı ipuçları da kendilerini göstermeye başlamıştır (bkz. 23.07.2007 ile 10.03.2008 tarihli makalelerimiz).

Türkiye olarak bizim bunları önceden gördüğümüz söylenemez. Ama bir an önce uyanıp gerçeği anlamak durumundayız. Önlem ne ise alınmalıdır.

İşte AB de bu olanları, demek ki Türkiyenin yakın bir gelecekte parçalanacağını göz önüne alarak, böyle bir ülkeyi birliğe alma olanağı olamayacağı için, ama bu gerekçeyi de açık seçik söylemeden, müzakerelerde göze batacak biçimde ayak sürümektedir.

AB nin çekincesinin birinci gerçek nedeni bu olmalıdır.

● Ayrıca bir ülke AB ne girerse onun parçalanma olanağı ortadan kalkacaktır. Gerçi, Belçikanın parçalanmanın eşiğine geldiği savında bulunanlar varsa da bunun gerçekliği çok tartışms götürür.

Büyük olasılıkla Avrupa ülkeleri de, zorunlu kaldıklarından Lozan Barış Antlaşması altına imza koymuşlardır. Yapacakları başka bir şey olmadığından böyle davranmak zorunda kalmışlardır. Yoksa onlar da halen Sevr Antlaşmasının yürürlükte olmasını yeğleyebilirler. Böyle düşünenler için ABD nin bu konudaki davranışı aranıp ta bulunamayan bir nimet gibi nitelendirilebilir. Çünkü ABD nin projesi gerçekleşirse Avrupa için başka bazı istemlerin önü açılabilecektir : Bir kez bölünebilen daha çok parçaya da ayrılabilir!...

Sonuç olarak, “mademki ABD Türkiyeyi parçalamak istiyor, araya girip Türkiyeyi AB ne alarak bu parçalanma sürecini bozmayalım” fikri Avrupa ülkelerinde üstün gelmiş olabilir.

İkinci gerçek neden de budur.


Bu kurguları paranoid bir zihin yapısının birer ürünü gibi görmeyiniz!..

Keşke yanılıyor olsak. Ama biraz düşünürseniz olan bitenlerden, özellikle AB nin Türkiyeye karşı olağanüstü direnip, buna karşın bazı ülkelere Kopenhag Kriterlerini üstün körü uyguladıktan sonra onları birliğe alıvermesi gerçeği ile artık açıkça ortada olan ABD nin BOP projesini de bunların yanına koyunca, zihinlerdeki sislerin dağılacağını görebilirsiniz.

Önlem nedir?... Derseniz.

“Türkiyeyi ne yapıp edip AB ne sokmayı başarmamız gerekir” yanıtını veririz.

Çünkü oynanmakta olan oyunlar ancak böyle bozulabilir. Ufukta başka bir çıkar yol da görülmüyor.

 

ULUSÇULUK....

Yalçın Güran



“Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.”
Mustafa Kemal ATATÜRK

“Saygı ile anmak istediğim kişiler, dünya değiştiren düşünceleri yaratanlardır.  Çoğunlukla yarı unutulmuşlardır, çünkü toplum:  yepyeni düşünceler üretenler yerine, değer yargısında bulunanları yeğler .”
Oliver Wendell Holmes

“Dil, bir milletin en değerli malıdır.”
Hüseyin Nihal Atsız



Her şeyden önce bazı tanımları verip, uzunca da olsa açıklamalara girişmek gerekir.


Milliyetçilik ya da Ulusçuluk (İngilizce: nationalism), kendilerini birleştiren dil, din, tarih ya da kültür bağlarından ötürü millet ya da ulus olarak tanımlanan bir topluluğun siyasal birliği ile egemenliğini savunan siyasal görüş olarak tanımlanabilir.

Milliyetçilik, ulus ülküsüne bağlılığın, evrensel ilkelere bağlılıktan ya da bireyin hak ile özgürlüklerinden daha önemli olduğunu savunur.

"Millet" sözcüğü aslen Arapça olup "din ya da mezhep; bir din ya da mezhebe bağlı olan cemaat" anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır. 19. yüzyıl ortalarından sonra aynı sözcük Fransızca/İngilizce nation kavramına karşılık olarak kulanıldı. Moğolca'dan alınan "ulus" sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.

Latince kökenli olan "nation", kök anlamına göre "aynı atadan gelenler topluluğu" demektir. Böylece aslında Türkçe kavim ya da aşiret karşılığıdır. Moğolcadaki ulus ise siyasal amaçla bir araya gelmiş olan boylar konfederasyonunu anlatır.

Sözcüğün evriminden kolayca görüleceği gibi, ulusun nesnel temelini tanımlamak son derece güçtür. Bazı uluslar kendini dil ya da din temelinde tanımlarken, diğerleri ortak bir siyasal geçmişi ya da siyasal ülküyü ulusal birliğin temeli olarak onaylamaktadır. İsviçre’de dört ayrı dil konuşulmasına karşın yüzyıllardan beri paylaşılan ortak tarih, güçlü bir ulusal duyguyu ayakta tutabilmiştir. Amerikan ulusu farklı kökenlerden gelen göçmenlerin ortak bir siyasal yapıda bir araya gelmesinden oluşur. Yahudi ulusunun tanımlayıcı ögesi dindir. Yunan ulusçuluğu, dil, din ile köken ortaklığını vurgular. "Ulus" sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.

Modern milliyetçi düşünce 1789-1799 Fransız Devrimi'nin fikirlerinden doğmuştur. Avrupa tarihindeki ilk milliyetçi hareketlere, Napoleon istilası (1804-1815) altındaki Almanya'da rastlanır. Aynı yıllarda, Rus işgalindeki Polonya'da güçlü bir milliyetçi akım doğdu. 1821'de Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan Yunanistan, Avrupa'nın milliyetçi çevrelerinde çok heyecanlı destek buldu. 1848'de Avusturya İmparatorluğu'na karşı ayaklanan Macarlar, daha sonra Çekler ile Sırplar, milliyetçilik akımını Orta Avrupa'ya taşıdılar. 1860-1870 yılları arasında gerçekleşen İtalya birliği, devrimci milliyetçiliğin en büyük zaferlerinden biri olarak algılandı. 1870'lerde Rusya'da doğan Pan-Slavizm akımı, yayılmacı milliyetçiliğin ilk örneklerinden biriydi.

Ulusalcılık 19. yüzyıl başlarından başlıyarak Avrupa'da, 20. yüzyılda ise tüm dünyada eğemen siyasal düşünce biçimi olmuştur. Dünya siyasal haritası bu dönemde milliyetçilik ilkelerine göre biçimlendirilmiştir.

Buna karşılık günümüzde ulusalcılığa, Anglosakson kültürüne bağlı toplumlar ile Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yüklenmiştir.

Milliyetçiliğe yol açan en önemli etken, daha önce hükümdar ile sülale tabanında tanımlanan siyasal ilişkinlik duygusunu, hükümdardan bağımsız olarak, "halk" a maletme gereğiydi. Siyasal ilişkinlik ile başeğme, "halk"ın ortak iradesine dayandırılmalıydı. Bu nedenle 19. yüzyılda milliyetçilik, köktenci, devrimci, anti-monarşist, yerleşik düzene zıt bir siyasal düşünce olarak değerlendirildi.

Atatürk’e göre Avrupa uluslar topluluğunun fiziki sınırlar dışında, bu sistemin üstünlüğüne karşı savaşımlar kesinlikle ulusçu nitelikte olmalıydı. Atatürk’ün amacı ulusal, savunulabilir sınırlar içinde, bir Türk ulus-devletini kurmak için Türk milliyetçiliğini öne çıkarmaktı. Atatürk milliyetçiliği din ile ırk ayrımından uzak, ortak yurttaşlık temelindedir. Kemalistlerin anlayışına göre milliyetçilik temelde Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünü korumak ile ülkenin birliğini tehdit edebilecek ayrılıkçı akımları engellemeyi amaçlıyordu. Recep Peker 1931 yılında bu sorunu şöyle anlatmaktaydı :

"Bizim aramızda yaşayan, politik ve sosyal bağlarla Türk milletine ait olan tüm vatandaşlarımızı biz kendi insanlarımız olarak düşünürüz: aralarında 'Kürtçülük', 'Çerkezlik' ve hatta 'Lazlık' gibi fikirler ve duygular yerleşmiş olsa bile, onlar bize aittir. Mevcut yanlış anlayışlar ancak mutlakiyet yönetimlerinin ve uzun süren tarihsel baskıların ürünüdür ve biz en içten çabalarımızla bunları ortadan kaldırmayı görev sayıyoruz."

Kemalistler böylece kuramsal düzlemde ırk, din ile etnik köken konularını vurgulamaktan çok, dil ile kültür üzerinde durarak bir ulus tanımı yapmaya çalıştılar. O zamana kadar Türk ulusu içinde sindirilmemiş etnik grupların böylesi bir Türkleştirme politikası ile kaynaşacaklarını umdular. Ulus tanımı yapılırken dil birliği üzerine bu vurgu, daha önceleri Ali Suavi, Şinasi, İsmail Gaspıralı, sonraları Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Fuat Köprülü ile Mehmet Emin Yurdakul’ ca ön plana çıkartılmıştı. Bu anlamda tümüyle özgün değildi.

İslam'ı imparatorluğu bir arada tutmanın bir aracı olarak gören Jön Türkler'den farklı olarak Kemalistler laikti. Ancak yine de uygulamada dine belirli oranda önem veriyorlardı. Türkleştirilmiş bir İslam üzerinde durarak, bunun milli Türkiye fikrinin oluşmasında pekiştirici bir etkisi olacağını düşünüyorlardı.

Yine Jön Türkler'in tersine Kemalistler hem Enver Paşa'nın temsil ettiği Turancılık'ın askeri-siyasal sonuçlarını görmüş olduklarından, hem de SSCB ile ilişkilerini bozmak istemediklerinden ırk kavramını kendi ulus tanımlamasında ön plana çıkartmıyorlardı. Ancak dönemin yayın organları gibi ders kitapları da ırk düşüncesi üzerinde duruyordu. Ayrıca Turancılık 1944 yılında yasaklanmıştı.

Atatürkün Bu konudaki düşünceleri şöyleydi :

“Türk milletinin kuruluşunda etkili olduğu görülen tabiî gerçekler şunlardır: a) Siyasî varlıkta birlik. B) Dil birliği. C) Yurt birliği. D) Irk ve menşe birliği. E) Tarihî karabet. F) Ahlâkî karabet.

Türk milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartlar diğer milletlerde hepsi birden yok gibidir. Daha umumî bir tarif yapabilmek için diyelim ki; bir topluma millet diyebilmek için bu şartlar, aynı zamanda bütün olarak veya kısmen, bir arada bulunmak lâzımdır. Bütün milletler tamamen aynı şartlar altında teşekkül etmemiş olduklarına göre Türk milletinde yaptığımız gibi, diğer her millet ayrı olarak mütalâa edilmedikçe, milliyet fikrini umumî ve ilmî olarak tarif etmek güçtür. 1930 (Afet İnan, M.B. ve M.K. Atatürk'ün El Yazıları, S. 371-372)”



Buradan sonra konunun başka bir yönüne bakmaya çalışalım...

Bilindiği gibi, AB ye girecek olan Türkiyeden ulusalcı olmaması, ulusalcılığı terketmesi, “Ulsalcılığa Anglosakson kültürüne bağlı toplumlar ile Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yüklenmesi” nedeniyle üstelenerek isteniyor.

İyi de, bunu üsteleyerek isteyenlerin önce dönüp bir de kendilerine bakmaları gerekmez mi?!..

Son günlerde Fransayı Eurvsion’ da temsil edecek olan sanatçı Sebastien Tellier’in İngilizce sözler içeren bir şarkı söyleyecek olması bütün Fransayı ayağa kaldırdı. Dil ile ekin (culture) konusunda çok tutucu olan Fransızlar Sebastien Tellier’e ateş püskürüyorlar. Fransızlar “Fransızlığın aşağılandığı” gibi bir düşünceye kapılmışlar.

Buna benzeyerek Fransanın eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Bürükseldeki Avrupa Birliği toplantısında Fransız iş adamı Earnest-Antoine Seillere’ in İngilizce soru sorması üzerine sinirlenip toplantıyı terketmişti.

Fransaya gidenler bilir, onların anladığı bir dille, söz gelimi İngilizce ile bir soru sorduğunuzda Fransızca yanıt alırsınız!... Sizi Fransızca öğrenip bu dille konuşmaya zorlamak isterler.

Buradan Almanyaya geçelim. Almanlar dil konusunda o kadar tutucudurlar ki, uluslararası dil haline gelmiş televizyon, telefon gibi sözcüklerin Almanca karşılıklarını bularak, bunları kullanmaya kendilerini zorunlu tutarlar.

İngiltere, İtalya, Polonya, İspanya, Yunanistan’ a geçerek bu örneklerin çoğaldığını görebilirsiniz.

Bunlar koyu ulusalcılık (ya da milliyetçlik) değil de nedir?!... Ama bize sorarsanız bunları yanlış davranışlar olarak da nitelemiyoruz. Her ulusun bunu uygulama hakkı olmalıdır.

Ne var ki, Türkiyenin ulusalcılığı terketmesini istemek, çifte ölçün (standart) uygulamak anlamını taşımıyor mu?.. Bu davranış biçimi kendilerinin akıllı, hakkaniyet sahibi oldukları savında bulunanlar için ayıp olmuyor mu?.. Elbette oluyor. Ama bunları yapanlar karşılarındakini küçük görme özrünü taşımaktalar. Akıl konusunda da onlardan üstünü yoktur!.. Bazı Üniversitelerin araştırma sonucu Türklerin zeka düzeyi ortalaması hakkında vardıkları sonuçlar doğru kabul edilse bile, Türk Ulusunun 70 milyonu içinde zekaları çok gelişmiş büyük bir kitle de vardır. Bu gafiller, o ileri zekalarıyla(!) bir türlü bunu göremiyorlar.

Oysa biraz geriye doğru gidip düşünseler, Çanakkale Zaferinin de, Kurtuluş Savaşının da, Lozan Barış antlaşmasndaki başarının da, bunlardan sonra gelen devrimlerdeki başarının da Türklerden hiç ummadıkları bu zekalarca kazanıldığını görüp, kendilerine belki “çekidüzen” verebilecekler. Ama bunu, iki nedenden ötürü, bir türlü yapamazlar :

1 - “Hafıza-i Beşer nisyanla malul olduğu” (insan belleğinin unutma gibi bir hastalığının olduğu) için;
2 -Topyekun benmerkezlilik (omnipotence) gibi bir zihin hastalığıyla “malul” oldukları için.

Tuttukları doğrultuda yolları açık olsun!..

 



O günün "çılgın Türkleri" bugünün "yılgın Türkleri"ne rehber olsun!
Ceyhun BALCI








Son günlerde Ceyhun Balcı’nın, Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü olan 17 Nisan için yazdığı bir makale elime geçti. Bu makalesinde Balcı şöyle diyor :


“Kimilerininin amaçlı olarak dillerine doladıkları "tepeden inmecilik" (başka türlüsü olanaklıymış gibi) olarak da tanımlanabilecek dönüşümün ve devrimlerin güvence altına alınmasının önemli bir ayağıdır "Köy Enstitüleri" tasarımı! Belki de dünyanın hiç bir yerinde uygulanmamış özgün bir tasarım!

Dönemin kimi özellikleri anımsanırsa yapılanın büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.
Öncelikle, o tarihte Anadolu'da okur-yazarlık oranının % 10 olduğu gerçeği belleklere işlenmeli. Bu oranın adını yazmayı ve imza atmayı bilenleri de içerdiğini unutmamalı!

Yalnızca köy çocuklarını parasız yatılı olarak kabul eden bir eğitim, öğretim ve üretim yuvasıdır Köy Enstitüleri. Yerine göre derslik, yerine göre işlik ve kimi zaman da sanat atölyesidir! Bugünün ezberci, neden öğrendiğini bilmeyen ve robotlaştırmayı önceleyen  dizgesi ile karşılaştırıldığında, yaparak öğrenmeyi geçen yüzyılın başında gündeme sokan sıradışı kurumlardır Köy Enstitüleri. Temel derslerin yanı sıra, müzik, resim, yontu gibi güzel sanatlarla tanışılan, yiyecek, giyecek, araç ve gereç üretimi yapılan temel sağlık bilgilerinin özümsetildiği kurumlardan söz ediyoruz. Bugün için imgelenmesi güç gibi görünse de, o yılların Anadolu koşullarında tarımın karasabanla yapıldığı, sıtmadan, veremden insanların yitirildiği, trahomdan yaşamların karardığı akılda tutulursa eğer Köy Enstitüleri'nin işlevi de daha iyi anlaşılacaktır!”


Dedikten sonra, ekliyor :

“Bunca olumlu yanına karşılık Köy Enstitüleri kimlerce ve hangi amaçlar için yok edildi sorusunu da açıklıkla yanıtlamak zorundayız. Özellikle, son günlerde gündemde yer tutan bir tartışmayı Köy Enstitüleri'ne bağlamak da yerinde olacaktır. "Dağdaki çoban" tartışmasından söz ediyorum!

İşte, köy enstitüleri yaşatılsaydı, toplumu dönüştürme işlevinin önüne geçilmeseydi bugün "dağdaki çoban" çevresinde gelişen içeriksiz tartışmalara gerek kalmazdı düşüncesindeyim. Çünkü, Köy Enstitüleri "dağdaki çoban" kimliği ile ortaya çıkan ilgisiz, bilgisiz, bilisiz ve "bilinçsiz" insan kalabalıklarının farkında, bilgili, bilinçli ve duyarlı yurttaşlar topluluğuna dönüşmesinde başat bir rol üstlenmişti. Etkin olduğu kısacık sürede başardıkları ortadadır. Oradan yetişmiş insan gücü bugün bile yaşamın hemen her alanına yaptıkları katkılar ve etkinlikler bu yargımızın sağlam  kanıtlarıdır.

"Köy enstitüleri"ni ortadan kaldıranların anlayışın kulu yurttaşa dönüştürme etkinliğinden ve özellikle de bu dönüştürmenin sonuçlarından rahatsızlık duyanlar olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.”



Evet!.. 1946 yılında iktidarda olan partinin içinde bulunan bazı “aklı evveller”(!), ilerde 1950 yılında yapılacak seçimlerde oy toplayabilmek amacıyla, bazı çevrelerin belli düşünceleri kendileri ile partilerne aşılanmasına izin verdiler.

Bu çevrelerden biri ellerinin altındaki köylülerin uyanmasını, bilnçlenmesini istemeyen ağalardı. Çünkü “maraba” dedikleri bu insanların uyanırlarsa kendilerine baş kaldıracaklarını biliyorlar, sermayelerinin büyük bir bölümünü yapan bu insanlar üzerindeki eğemenliklerini kaybetmek istemiyorlardı.

Bir başka kesim rejim, cumhuriyet, laiklik, demokrasi düşmanlarıydı.

Bu çevreler köylünün aydınlanmasına neden olacak olan Köy Enstitülerinin bir an önce yok edilmelerini iktidardaki partiden istiyorlar, karşılığında da oy sağlama sözü veriyorlardı.

Oy avına çıkmış olan partililer, bu çevrelerin kötülük ile açaklıklarının hiç mi farkında değillerdi?...

Hiç kuşku yok ki niyetlerin ne kadar kötü olduğu biliniyordu. Bunu bilmemeye olanak yoktu. Ama oy avcılığı gözleri bürümüştü bir kez!..

Böylece alınan bir kararla, Köy Enstitülerinin, o dünyanın gözünü kamaştıran özellikleri yok edilerek bunlar bildiğimiz lise koşullarına indirgendi. Demek ki sahip oldukları bütün özellikler ellerinden alındı. Oysa bu özellikler batılıları hayran bırakmış, oradaki bazı Üniversitelerde tez konusu bile yapılmıştı.

Açıkça görülüyor ki politikacılar, bir kaç çıkar düşkünü ile cumhuriyet düşmanı yüzünden ulusun “bindiği dalı kesmiş oldular”.
İşte Köy Enstitülerinin ölüm kararı 1946 yılında alınıp uygulamaya konmuştur. Sonra, artık hiç bir işlevleri kalmadığı gerekçesiyle 1955 yılında kapatıldılar.

Peki!. Oy avcıları bekledikleri sonucu alabildler mi?..

Hayır!.. 1950 yılında yapılan seçimleri pek büyük bir farkla kaybettiler. Demek ki bu işlere soyunan politikacılar bir adım önlerini göremiyor, olayların doğru analizini yapamıyor, kısacası “vizyon” dan tümüyle mahrum durumdadır. Aldıkları sonuç bunu açıkça gösteriyor. Ne kadar acı!...

Bu olaylar artık tarih oldu... Acaba şimdi gözlerimizi açıp Köy Enstitülerini tekrar eğitim alanı içine alabilir miyiz?... Diye düşünmenin tam sırasıdır. Bizce Köy Enstitülerinin tekrar açılmasının sayısız yararları olacaktır. Eğitim işiyle uğraşan “zevat”a hatırlatılır!..

 










Porgy and Bess adlı 'Halk Operası' ndan bir sahne


“Life is a lot like jazz.. it's best when you improvise.”
George GERSHWIN


Bundan iki önce yayınladığımız (Klasik Batı Müziğinin Geçirdiği Evreler) başlıklı makalenin son paragrafının başlangıcında “Yüzyılda caz müziğin ortaya çıkışıyla, bazı klasik müzik bestecilerinin jazz’ a yönelmesi sonucu klasik müziğin erki sallanmış, zamanla yerini öteki müzik türlerine bırakmıştır.” deyip, başka bir makalede jazz konusunu etrafıyla incelemeye almanın doğru olacağnı söylemiştik.

Bu kez jazz’ ı anlatmaya çalışmayacağız, bu başka bir makalenin konusudur. Ama yirminci yüzyılda hem klasik müzik, hem de jazz müziği bestelemiş bir sanatçıdan söz açacağız. Bu müzikçi belki de klasik müzik ile jazz arasında köprü durumuna olan sanatçılardan biri, belki de hiç kuşkusuz ilkidir. Bu yönüyle bu kompozitörün müzik tarihinde önemli bir yeri vardır. Çünkü bir yanda klasik yapıtlar üretirken, aynı anda bunların yanı sıra jazz niteliğinde müzik te yazmıştır.

Sözünü etmeye çalıştığımz besteci George Gershwin’ dir.

George Gershwin 26 Eylül 1898 tarihinde Brooklyn, New York’ ta dünyaya geldi. Bu sırada adı Jacob Gershowitz idi. Çünkü babası Rus Yahudisi kökenli olup, Rusyanın St Petersburg kentinden New York’a göç etmişti. Baba Gershowitz bir süre sonra soyadını Gershwin olarak değiştirdi. George Gershwin bu dört çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. İçinde insan sesi olan (vocal) bütün çalışmalarını büyük kardeşi söz yazarı Ira Gershwin ile birlikte yaptı.

Broadway ile klasik konser salonları için besteler yaptığı gibi, populer şarkılar da yazdı. Bir çok yapıtı televizon ile filmlerde kullanılmıştır. Bunlardan pek çoğu jazz ölçünlerine (standartlarına) dönüşmüştür. Ne var ki, Gershwin’ nin yapıtları tam jazz tanımı içine girmeyebilir. Çünkü, bilindiği gibi New Orleans’ ta doğmuş olan jazz müziği doğaçlama olarak meydana getirilerek, gene doğaçlama olarak yorumlanır. Oysa Gershwin yarattığı müziği notalıyordu. Ama bunlar biçem (üslup) olarak tümüyle jazz ezgileridir.

Sayısız ünlü jazz ile popular müzik şarkıcsı onun yapıtlarını yorumlayarak plağa kaydetmişlerdir. Bunlardan başlıcaları şunlardır : Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Al Jolson, Bobby Darin, Art Tatum, Bing Crosby, Janis Joplin, John Coltrane, Frank Sinatra, Billie Holiday, Sam Cooke, Miles Davis, Herbie Hancock, Madonna, Judy Garland, Julie Andrews, Barbra Streisand, Marni Nixon, Natalie Cole, Nina Simone, Maureen McGovern, John Fahey, ile Sting.

George Gershwin on yaşına geldiğinde müziğe ilgi duymaya başladı. Önce arkadaşlarının yaptığı müziği dinliyordu. Sonra ana-babası Ira Gershwin’ e bir piyano aldılar. Ama hayretle gördüler ki bu piyanoyu Ira değil George çalmıya başlamıştır. İki yıl içinde değişik piyano öğretmenleriyle çalıştı. Sonunda Beethoven senfoni orkestrası piyanisti Charles Hambitzer ile tanıştı. Hambitzer onun ölümüne kadar danışmanlığını yapmıştır. Hambitzer, George’ a geleneksel piyano tekniklerini öğretti. Onu avrupa klasik müzik görenekleriyle tanıştırdı, klasik orkestra konserlerine katılması için yüreklendirdi. Daha sonra Gershwin klasik besteci Rubin Goldmark ile avan-garde besteci - kuramcı Henry Cowell’ le çalıştı.

Onaltı yaşına geldiğinde okulu bıraktı. New York kentinde bir yayımcı ortaklığı olan Tin Pan Alley’ de yorumcu olarak ilk işini buldu. Daha sonra çeşitli çalışmalar yaptı; 1924 yılında, Georges ile Ira birlikte bir müzikli komedi olan “Lady be Good” üzerinde çalıştılar. Bunu Oh, Kay! (1926), Funny Face (1927),Strike Up the Band (1927 ile 1930) Show Girl (1929) Girl Crazy (1930) "I Got Rhythm," ile Of Thee I Sing (1931, ilk Pulitzer ödülü kazanan müzikal) izledi.

İlk büyük klasik yapıtı olan, orkestra ile piyano için “Rhapsody in Blue”(*) yu da 1924 yılında yazdı. Gershwin, Nadia Boulanger ile kompozisyon üzerine çalışmalar yaptığı, Paris kentinde kısa bir süre kaldı. Burada “American in Paris” i yazdı.

En ihtiraslı yapıtı olan “Porgy and Bess” i 1935 yılında besteledi. Bu yapıt için kendsi “Halk Operası” deyimini kullanmıştır.

Gershwin bir kez, Ira ile birlikte yazdığı, Fred Astaire ile Ginger Rogers’in baş rolü oynadığı “Shall We Dance” adlı filmdeki “They Can't Take That Away From Me,” adlı bestesi için Oscar Ödülü’ ne aday gösterildi.

1937 yılı başlarında kendisinde kistik habis bir beyin tümörü olduğu saptandı. Bu tümör için 11 Temmuz 1937 de, Cedars of Lebanon Hospital adlı hastanede yapılan cerrahi girişim sırasında 38 yaşındayken hayatını kaybetti. Mezarı Westchester Hills mezarlığında bir anıt-mezar biçiminde düzenlenmiştir.

Gershwin, yirminci yüzyıl başları Fransız bestecilerinden fazlasıyla etkilenmiştir. Bunların içinde Maurice Ravel ayrı bir yer tutar. Gershwin’in senfonik yapıtlarının orkestrasyonunda Ravel’ inkilere benzer özellikler görülür. Gershwin’in Fa konçertosunun Achille-Claud Debussy’ nin çalışmalarına kitlendiği söylenrek eleştirilir.

Fransız etkisnin dışında Gershwin’in, Alban Berg, Dmitri Shostakovich, Igor Stravinsky, Darius Milhaud, ile Arnold Schoenberg’ in çalışmaları da ilgisini çekmiştir.

Kompozsyon öğretmeni olan (1932 ile 1936 yılları arası) Rus Joseph Schillinger’in etkisi, kompozsyon yöntemi sağlama yönünden çok değerli olmuştur.

Benim yaşlarıma yakın olan pek çoğumuz, Dershwin’in klasik biçem dışında olan, jazz’a yönelik yapıtlarını büyük zevk alarak dinlemiş, ama onları yorumlayan sanatçılar önde oldukları için yapıtın yazarının kim olduğunu bir yana koymuşuzdur. Aşağıdaki George Gershwin yapıtlarının listesini görünce bunu daha iyi anlayıp hak vereceksiniz.

Gershwin’in Bellibaşlı Yapıtları : :


ORKESTRA YAPITLARI

▪ Rhapsody in Blue (for piano and orchestra, 1924)
▪ Piano Concerto in F (1925)
▪ An American in Paris (for orchestra, 1928)
▪ Second Rhapsody, originally titled Rhapsody in Rivets (for piano and orchestra, 1931)
▪ Cuban Overture (1932), originally entitled Rumba
▪ Variations on "I Got Rhythm" (for piano and orchestra) (1934)
▪ Catfish Row (1936) a suite based on music from Porgy and Bess

LONDRA MÜZİKALLERİ

▪ Primrose (1924)

BRODWAY MÜZİKALLERİ

▪ George White's Scandals (1920-1924) (featuring, at one point, the 1922 one-act opera Blue Monday)
▪ Lady, Be Good (1924)
▪ Tip-Toes (1925)
▪ Song of the Flame (1925)
▪ Tell Me More! (1925)
▪ Oh, Kay! (1926)
▪ Strike Up the Band (1927)
▪ Funny Face (1927)
▪ Rosalie (1928)
▪ Show Girl (1929)
▪ Girl Crazy (1930)
▪ Of Thee I Sing (1931)
▪ Pardon My English (1933)
▪ Let 'Em Eat Cake(1933)
▪ My One and Only (1983) (an original 1983 musical using previously written Gershwin songs)
▪ Crazy for You, a revised version of Girl Crazy (1992), written and compiled without the partcipitaion of either George or Ira Gershwin

OPERA

▪ Porgy and Bess (1935; this was, however, first presented on Broadway, rather than in an opera house)

MÜZİĞİNİ YAZDIĞI FİLMLER

▪ Delicious (1931) (the Second Rhapsody comes from this film)
▪ Shall We Dance (1937) (original orchestral score by Gershwin, no recordings available in modern stereo, some sections have never been recorded)
▪ The Goldwyn Follies (1938) (posthumously released)
▪ The Shocking Miss Pilgrim (1947) (uses songs previously unpublished)

-----------------------------------------------------

(*) Rhapsody in Blue, Amerikalı besteci George Gershwin tarafından 1924 yılında solo piyano ve jaz orkestrası için bestelenmiş çok ünlü bir eserdir. İlk defa New York'ta 1924 yılında solo piyanoda Gershwin olmak üzere Paul Whiteman ve orkestrası tarafından seslendirilen eserin 1942 yılında Ferde Grofé tarafından piyano ve senfoni orkestrası için düzenlenmiş versiyonu, en popüler Amerikan konser eserlerinden birisi olmuştur.

Gershwin, bu eseri Paul Whiteman'ın bir caz konserinde çalınmak üzere konçerto benzeri bir eser yazmasını istemesi üzerine bestelemiştir. Gershwin, başlangıçta bu eseri yazmakta isteksiz olsa da Whiteman'ın rakibi Vincent Lopez'in bu fikri çalmak üzere yeni bir konsere hazırlık yaptığını duyunca eseri yazmaya ikna oldu ve bir kaç haftada tamamlamayı başardı. İlham, Boston'a doğru bir tren yolculuğunda gelmişti. Tren gürültüsünün içindeki müziği hissettiğini söyleyen Gershwin besteyi tamamladıktan sonra orkestrasyon için Ferde Grofé'ye teslim etmiş ve çalışma, 12 Şubat'taki premiyerden 8 gün önce, 8 Şubat 1924'te tamamlanabilmişti. Modern Müzikte Bir Deney adlı konserde ilk defa çalınan eser, 1924 sonuna gelindiğinde orkestra tarafından 84 defa seslendirilmişti. Paul Whiteman'ın radyo programları da artık "Rhapsody in Blue dışında Her Şey Yeni" sloganı ile açılmaktaydı.

Eser ilk yazıldığında Amerikan Rapsodisi adını taşımaktaydı. George Gershwin'in kardeşi Ira Gerswhin James McNeill Whistle adlı ressamın sergisini gezdikten ve onun "Siyah ve Altın Sarısı Noktürn", "Siyah ve Gri Düzenleme" gibi isimlerle adlandırılan eserlerini gördükten sonra "Rhapsody in Blue" adını önermişti.

Gershwin, bu eserinin Amerika'nın ruhunu anlattığını söylese de eser daha çok New York kentinin bir müzikal portresi olarak düşünülür. Eser, 1987'den beri Amerikan Havayolları reklamlarında kullanıldığından pek çok kişiye bu havayollarını çağrıştırır.

(kaynak : Vikipedi)

---------------------------------------------


İlgili Metinler :

▪ Hyland, William G. George Gershwin : A New Biography Praeger Publishers (August 30, 2003) ISBN 0-275-98111-8

▪ Mawer, Deborah (Editor). Cross, Jonathan (Series Editor). The Cambridge Companion to Ravel (Cambridge Companions to Music) Cambridge University Press (August 24, 2000) ISBN 0-521-64856-4

▪ Pollack, Howard George Gershwin. His Life and Work University of California Press, 2006, ISBN-13 978-0-520-24864-9

▪ Jablonski, Edward Gershwin Doubleday (1987) ISBN 0-385-19431-5

▪ Rimler, Walter A Gershwin Companion Popular Culture (1991) ISBN 1-56075-019-7

 



ab ıove principium
(en önemlisinden başlayalım)

Bir ulusun değeri, o ulusu meydana getiren bireylerin değeriyle ölçülür.
JOHN STUART MİLL



Son bir yıl içinde Türkiyenin AB ne giriş için eski heyecanını kaybetiği söylenmekte. Halk içinde yapılan istatiistatistikler de bu doğrultuda görüntüler veriyor. Bir görüşe göre hükümet kanadı da işi ağırdan alıyor, sanki bir bıkkınlık var gibi... Bunun nedenleri olmak gerekir.

Acaba AB tarafı en önce ileri sürülmüş öçütlerde devamlı değişiklikler yapıp, yol boyunca değişik yeni istemlerde mi bulunuyor?...

Yoksa bizler uymamız istenen ölçütleri, bize uymadığından ya da çok ağır bulduğumuzdan, yerine getiremiyeceğimiz düşüncesine mi vardık?...

Ya da batılıları zihinsel uyuşmazlık yüzünden anlayamadığımız gibi, politka yönünden hiç mi uyuşamayacağımıza karar verdik?...

Eğer böyle ise, ölçütler daha baştan beri bilindiğine göre. ne için bu işe giriştik?...

Dahası, AB nin iç işlerimize karışmakta olduğu düşüncesine mi vardık?...

Acaba sırf bazı iç politika nedenleri yüzünden mi AB sürecini yürütüyor görünmek istiyoruz?...

Bütün bunlardan önce, gerçekten AB ne uyum için hazır mıyız?...

Yoksa kendimizi mi avutmaktayız?... Neden?...

Bütün bu sorulara neden olan AB nin önümüze koymuş olduğu, başka yerde de kolayca bulunabilecek olan standart Kopenhag Ölçütlerini aşağıda veriyoruz. İnceleyip kopukluğun nerede olabileceğine karar verebilmeniz için yardımcı olabilme düşüncesiyle...


A. Siyasi Kriterler
Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı.
AB'ye girmeye aday ülkeler;
1. İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması,
2. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,
3. İnsan haklarına saygı,
4. Azınlıkların korunması
gibi dört ana kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır. Genel olarak; ülkenin çok partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması, Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir.

B. Ekonomik Kriterler
İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması.
Kopenhag Zirve sonuçlarına göre, ekonomi alanında işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı kadar, AB içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısı ile başedebilme kapasitesi de aranmaktadır.
I. Etkin bir piyasa ekonomisi için;
1. Arz - talep dengesinin piyasa güçlerinin bağımsız bir şekilde karşılıklı etkileşimi ile kurulmuş olması,
2. Ticaret kadar fiyatların da liberal olması, piyasaya giriş (yeni firma açılması) ve çıkış (iflaslar) için engellerin bulunmaması,
3. Mülkiyet haklarını (fikri ve sınai mülkiyet) içeren düzenlemeleri kapsayan yasal bir sistemin olması ve bu yasalar ile düzenlemelerin icra edilebilmesi,
4. Fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı,
5. Ekonomik politikaların gerekleri hakkında geniş bir fikir birliğinin olması,
6. Mali sektörün, tasarrufları üretim yatırımlarına yönlendirebilecek kadar iyi gelişmiş olması gerekmektedir.
II. AB içinde rekabet edebilme kapasitesinin sağlanması için;
1. Öngörülebilir ve istikrarlı bir ortamda karar alabilen ekonomik kurumların makro ekonomik istikrarının olması ve bununla beraber işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı,
2. Alt yapı, eğitim ve araştırmayı içeren yeterli miktarda fiziki ve beşeri sermayenin olması,
3. Firmaların teknolojiye uyum sağlama kapasitesinin bulunması gerekmektedir.
Bu çerçevede rekabet edebilme derecesinin göstergeleri olarak, birliğe girişten önce birlik ile o ülke arasında belirli bir ticaret ortaklığının olması ve ülke ekonomisinde küçük firmaların oranı sayılmaktadır.

C. Topluluk Müktesebatına Uyum Kriterleri
Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması.
I. AB'nin siyasi birlik ile ekonomik ve parasal birlik hedeflerini kabul etmek:
Birliğin ortak dış politika ve güvenlik politikasına etkin bir katılım için aday ülkelerin buna hazır olması gerekmektedir. Ekonomik ve Parasal Birlik konusunda ise, merkez bankasının bağımsızlığı, ekonomik politikaların koordinasyonu, İstikrar ve Büyüme Paktına katılım, merkez bankasının kamu sektörü açıklarını finanse etmesinin yasaklanması gibi konularda üye ülkelerin aldıkları kararlara katılmak gerekmektedir.
II. AB'nin aldığı karalara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak:
1. Gümrük Birliği, malların serbest dolaşımı, sermayenin serbest dolaşımı gibi ortaklık anlaşmaların da belirtilen şartlara uyum sağlaması,
2. Tek pazara geçişi gerektiren Topluluk müktesebatına uyum sağlanması,
3. Topluluğun tarım, iletişim ve bilgi teknolojileri, çevre, ulaşım, enerji, taşımacılık, tüketici hakları, adalet ve içişleri, işgücü ve sosyal haklar, eğitim ve gençlik, vergilendirme, istatistik, bölgesel politikalar, genel dış ve güvenlik politikası gibi alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlanması.

 




“Evrim hayatın yasasıdır.
Sayı evrenin yasasıdır.
Bu ikisi birlik'te Tanrı'nın yasasıdır."

Pythagoras


Klasik batı müziğinin geçirdiği dönemler gibi tarihi ilgilendiren geniş bir konuyu, sırf kendi bilgilerinize dayanarak vermenize olanak olmadığını bilirsiniz. Bu yüzden aşağıda anlatılanların büyük bir bölümünü, başka bir deyişle omurgası ile iskeletini alıntılar oluşturuyor. Bizim yaptığımız, konuyu genişletirken yer yer kendi fikirlermizi de katıp, eskilerin deyimiyle “telif” etmek, demek ki uzlaştırmadır.

Klasik Yunan Dönemi

Konfüçyüsçüler ile Pythagorasçılarda gördüğümüz müziğin bir etki öğretisi olduğu anlayışı, daha sonra Platon ile Aristoteles'te sürerek klasik Yunan müzik kuramını oluşturur. Bu kuramın çekirdeğini oluşturan bu ethos (ahlâk) öğretisinin, başka bir deyimle, duyusal etki öğretisinin temel düşüncesi şudur: Seslerin hareketi ile insan ruhunun hareketlerini, gizemli bir benzerlik bağıntısından ötürü birbirine bağlayan müzik, ruh hareketlerini, tutkuları, sevinç ile hüznü yalnızca yansıtmaya değil, aynı zamanda dinleyicide doğrudan doğruya yeniden meydana getirmeye yetilidir.

Ancak, dinleyicinin ruh yaşamı müzik yoluyla etkilenirse, böylece bu sanat gizemli bir gücü de ele geçirmiş olur. O, yanlış kullanılırsa, kötü sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Platon (İÖ. 428 - 348), tasarladığı ideal devletinde müziğin yeri üzerinde önemle durur. Ona göre, devletin en yüksek ödevi, yurttaşlarını erdeme uygun tarzda eğitmek, yetiştirmektir. O halde sorulur: "Şimdi bu yetiştirme nasıl olacak?..” Yanıt açıktır: "Beden için idman, ruh için müzik" ten başka yol yoktur.

Platon müzik eğitimine söz sanatlarını da alır. Müzik ile sözün birlikte ele alınışı, sonraki yüzyıllarda da süregelir. Platon'a göre, "melodi üç şeyin karışımıdır: söz, makam, ritim."

Söz konusunda ağlamalara, vahlanmalara yer verilmez. Makam ile ritmin de sözlere uyması gerekir. Hüzünlü sözlere uyan karışık Lydia, uzun Lydia ya da benzerleri, gevşek olan çözük denilen Ionia ile Lydia makamları yurttaşları gevşek, sarhoş, tembel yapacağından devlete sokulmayacaktır. Kabul gören makamlar ise, biri savaş, diğeri barış zamanındaki yaşama uygun biri sert, diğeri yumuşak iki makamdır. Sazlar da buna göre seçilir. Her türlü makamı çalabilen telli sazlara izin verilmez. Yalnızca lyra, kithara bir de kırlarda çobanların çaldığı kavala bu devlette yer vardır. Ritmler de aynı ölçüye göre değerlendirilir. Değişik, çok çeşitli ritimler istenmez; "hem yiğitçe hem de ölçülü bir hayata uygun olanları" benimsenir. Bütün bunlardan amaç, müzik eğitimi sayesinde yurttaşların iyi bir insan olarak yetiştirilmesidir. Görüldüğü gibi Platon'da sanat ve müzik, tamamen insanda bıraktığı duyusal etkiye göre etik açıdan değerlendirilir, estetik kaygılar göz ardı edilir.


Orta Çağ Dönemi (395 - 1950)

4 üncü yüzyılda başlayan ve Rönesans dönemine kadar devam eden ortaçağ döneminin en büyük özelliği çok sesliliğe geçiş olmuştu. Aslında o dönem için, eskiden beri tek sese alışmış kulakların başka başka seslerin belirli bir uyumla bir araya gelmeleriyle oluşan ses grubuna alışması  hiç de kolay değildi. Bu tür müziğin kökeni Yunan ve Yahudi kültürüne dayanmaktaydı. 


Çok eski dönemlerde Yunanlılar nota işareti olarak harfleri kullanırlardı. Ancak ortaçağ ile birlikte sesleri hecelere ayırmak ve her bir işareti de çizgilere oturtmakla birlikte ilk nota sistemi de kurulmaya başladı. İşte bu farklı seslerin kesin işaretlerle isimlendirilmesi, çok sesliliğin gelişimine büyük katkı sağladı.

Ortaçağ'da kilise dışında müzik, köylüler ile soyluları eğlendirmek amacıyla cambazlık ile danslarla birlikte sanatçılar tarafından yapılırdı. Şövalyelik döneminin şövalye-bestecileri savaşa, yiğitliğe, aşka dair besteler yapıp söylemişlerdi.

Avrupa'da Ortaçağ Kilisesi, orgdan başka çalgıları "çok tanrılı dinlere" özgü sayarak yasaklamıştı. Kilise dışında da müzik, insan sesi kaynaklı düşünülmüş ve çalgı müziği düşünülmemişti. Ancak halk arasında üflemeli ve vurmalı çalgıların kullanıldığı görülmekteydi. Bu çalgılar Arap ve Türk kaynaklıydı. Tulumlu gayda, basit flütler, küçük el davulları, trampetler ile bunun gibi aletlerdi.

Orta Çağ Dönemi Önemli Bestecileri : Magister Pérotin. Guillaume de Machaut.



Rönesans Dönemi (1450 - 1600)

Rönesans'ın kelime anlamı “yeniden doğuş” demektir. Rönesans müziği dönemi, sıradan insan yaşamında müziğin tekrar değerlendirilmesi ile yeni düşüncelerin doğma dönemidir. Bu dönemde insanlar kendi yaşamları ile dünyayı  kurarken yaptıkları heyecan verici keşifleri müziğe yansıttı. 


Rönesans'ın yaşam sevinci, dansları, danslar da çalgıları arttırdı. Bu dönemde yeni çalgılar icat edildiği gibi, eski çalgıların da sesleri büyütüldü ve zenginleştirildi; org, klavsen, lavta, arp, flüt, yan-flüt, kornet, trompet ve tabii ki viyola bu döneme damgalarını vurdular. Ritmi güçlendirmek amacıyla vurmalı çalgıların da bu gelişime katılmasıyla büyük davullar, ziller, üçgenler ile defler dönemin orkestralarındaki yerlerini aldılar. Ancak yine de Rönesans dönemi bestelerinin en belirgin özelliği, çalgıların aynı anda başlayıp aynı anda eseri bitirmeleri olarak anlatılabilir. Ses şiddeti hep aynı ayardadır.

Dönemin müzik anlayışının en büyük anahtarı, tek bir tel üzerindeki basit aralıkların gösterilmesiydi. Bu aralıkların anlamı en ilkel sayı ilişkileriyle yorumlaksel orantıları diğer sanat alanlarında da kullanmışlardır.

Rönesans döneminde ilk kez yazılı müzik kullanılabilir hale geldi, insanlar bestecilerin eserlerini evleri ile kiliselerinde öğrendi. Enstrümantal ile dans müziği popülerdi. Müzisyenler kendi geçmişlerinden çok sanatları ile tanınmaya başladılar.

Rönesans dönemi ile birlikte çoksesliliğin ilk büyük eserleri de ortaya çıkmaya başladı. 16. yüzyılda artık din dışı eserlerde, şiirle müzik bir araya gelerek daha uzun soluklu besteler yapılmaya başlandı.

Rönesans, müziğin bütün kültür hayatında büyük önem taşıdığı bir çağ olmuştur. Çünkü bir erkeğin aydın olsun, sanatçı, bilgin ya da diplomat olsun müzik teorisini bilmesi, pratiğini yapmış olması gerekiyordu. Bir saray adamının, bilgilerinin yanı sıra müzikçi olması ile çalgı çalması baş koşuldu. Başka bir deyişle müzik bambaşka bir değer ile anlam taşımaktaydı.

Önemli Bestecileri : Josquin Desprez, Orlande de Lassus, Giovanni Pierluigi da Palestrina.


Barok Dönem (1600-1750)

Barok dönem, 1600 ile 1750 yılları İtalya’daki opera denemeleriyle başlamış, J.S.Bach’ın ölümüyle sona ermiş, tüm müzik türlerinde günümüze kadar kalıcı olan değişikliklerin oluşmasına neden olmuştur.

Barok müzik, bir döneme adını vermekle birlikte mimari başta olmak üzere diğer pekçok kategoride de değerlendirilebilmektedir. Barok Portekiz’ce barroco (düzgün olmayan inci) kelimesinden gelmektedir. Mimarlıkta, deniz kabuklarına benzer eğmeçli bezemelerden meydana gelen , 17. yüzyılda kısmen de 18. yüzyılda Avrupa'nın özellikle Katolik ülkelerine (İtalya, İspanya, Potekiz, Avusturya, güney Almanya, Belçika) ile Latin Amerika'ya yayılmış olan biçem (üslup) olarak göze çarpar.

Barok sözcüğü yanlızca 17. yüzyıldaki genel tutumu nitelendirmekle kalmamış, Helenizm ile Gotik'in geç dönemlerindeki bazı belirtilerin anlatılmasında da kullanılmıştır. Furetiére'in 1690'da hazırladığı Fransız dilinin ilk sözlüğüne göre "baroque", "tam yuvarlak olmayan incileri anlatmakta kullanılan bir kuyumculuk terimi" dir. Saint-Simon 1711'de "garip, rahatsız edici bir düşünce"yi anlatmak için barok sözcüğünü kullanmıştır. Fransız Akademisi sözlüğü de 1694'teki ilk baskısında Furetiére'in tanımlamasını olduğu gibi benimsemiştir. 1740'taki baskı ise mecazi anlamı benimsiyordu: düzensiz, tuhaf, eşit olmayan.

Jean Jacques Rousseau'ya göre "barok müzik, armoninin açık seçik olmadığı, modülasyonlar ile uyumsuzlukla dolu entonasyonları güç, hareketi zor olan müziktir". Yapı sanatı ile ilgili ilk tanımla 1788 yılında "Encyclopédie méthodique" te karşılaşılmaktadır: "mimarlıkta barok, tuhaflığın bir nüansıdır". Öyle anlaşılıyorki bu isim, dönemin başlangıcında resim ile heykel çalışmalarındaki değişikliklere gösterilen şaşırmış reaksiyon sonucu çıkmıştır.

Barok çağ, klasik müziğin yükseliş çağıdır desek herhalde yerinde bir deyim olur. İşin garibi, klasik müziği yaygınlaştıran, halkın müzik sevgisinden çok, zenginlerin özentiliği olmuştur. Barok bir gösteriş devridir, bu devir boyunca en çok kullanılan sözcük yüksek olasılıkla "ihtişam" olmuştur. Çok ama çok büyük malikaneler, park boyutunda bahçeler ile söz konusu malikanelerde çalışan hizmetçi orduları Barok'un önemli özelliklerindendir. Mimari yapıtlardaki abartının müziğe de yansıdığı, 'org' un altın çağını yaşadığı barok dönem, armoni tekniğinin tepe noktaya vardığı, kantat ile opera gibi sahne sanatlarının ortaya çıktığı, senfonik orkestraların, konçertoların ilk tohumlarının atıldığı, tarihe damgalarını vuran bestecilerin yetiştiği çok renkli bir dönemdir.

İşte tam da bu gösteriş yıllarında evde çalışan kadroyu artırmak isteyen aşırı zengin bir işadamının aklından şöyle bir düşünce dizisi geçmiştir: "Allahım ne kadar da zenginim; nasıl da her şeyim var, offff offf yine de sıkılıyorum ama, dur en iyisi çalgıcıları çağırayım, hmm, bir daha düşündüm de en iyisi eve bir bestekar alayım, her gün besteler yapsın, çalsın söylesin, evet, evet, çok iyi bir fikir bu".

İşte olanlar da bundan sonra olmuştur. Fikir, sosyeteye bomba gibi düşmüş, bütün zenginleri bestekar kiralamaya yöneltmiştir. Bu dönemin müzisyenleri onlara "hami" lik eden zenginlerin sayesinde bazı yönlerden rahat içinde yaşamış, bunun sonucunda oldukça verimli olmuşlardır.

Tarihteki ilk opera, İtalya'da Jacopo Peri'nin bestelediği Dafne operasıdır, ancak operayı geliştirip tüm dünyada tanınmasını sağlayan yine bir İtalyan besteci, Claudio Monteverdi'dir. Viyolasıyla danslara eşlik edip madrigallerde şarkılar söyleyen Monteverdi, bu ilk operayı duyduğunda çok etkilendi, 1607'de Orfeo'yu besteledi. Bu operanın büyük bir başarı kazanıp saraylardan bu konuda yoğun istekler gelmesi üzerine, Monteverdi bu işe daha çok ağırlık verdi . Böylece dramatik etkinin yüksek olduğu, orkestranın şarkılara eşlik ettiği operalar doğmuş oldu.

Barok dönemin bizlere armağan ettiği besteciler Haendel, Vivaldi, Pergolesi olağanüstü eserleriyle klasik müzik tarihine isimlerini altın harflerle yazdırdılar, ama dönemle özdeşleşmiş olan esas bir başka isim vardır ki, o da Johan Sebastian Bach’ tır. Batı müziğinin temel taşı sayılan J.S. Bach'ı kısaca anlatıp geçmek yakışık almaz. Bu konuyu ayrı bir makale olarak yayınlamak gerekir.

Önemli Bestecileri : Claudio Giovanni Antonio Monteverdi, Heinrich Schütz, Olgun Baroklar : Antonio Vivaldi, Johann Sebastian Bach, George Frideric Handel.



Klasik Dönem (1750-1830)

1700'lerin ortaları ile 1800'ler klasik müzik için çok önemli bir çağdır, Aydınlanma Çağı olarak anılır. Newton, Descartes, Rousseau, Voltaire, Montesquieu gibi bilim adamları ile düşünürler dönemi baştan aşağı yenileyen isimlerdir. Düşün hayatının değişimiyle birlikte dinde doğallık ile sadelik, bireysel özgürlük, eşitlik ile ilericilik büyük önem kazandı. Bütün bunlar sanat ile edebiyat dünyasına da yön verdi. Doğallıktan yana olan bu dönemin düşünürleri Barok dönemin bestecilerini fazla karmaşık olmakla, müziğin temel amaçlarını unutmakla suçladılar. Böylece Klasik dönem, müzik tarihine, teknik karmaşayı yenerek doğallığa ulaşmış, yalınlaşmış bir dönem olarak geçti.

Müzik bütün sanat dalları arasında en sivrileni olarak, klasik müzik toplum için görgüyü simgeleyen en önemli ölçüt haline gelmiştir. Birçok aile, çocuklarının müzik eğitimine önem vermiş, sonuç olarak da önemli bir bölümü iyi müzikten anlayan bir nesil yetişmiştir. Barok çağında anlattığımız "hamilik" sistemi de dolu dizgin devam etmektedir bu arada. Artık sadece zenginler değil, kontlar ile krallar gibi politik kişiler de işin içine girerek bestekarları el üstünde tutmaya başlamışlardır.

Özellikle müzikte olmak üzere, birçok alanda sık sık kullanılan “klasik” kelimesi, ülkeler ile çağlara göre çok değişik gerçeklikleri kapsar. “Klasik”müzik”, “popüler” ya da “hafif” diye adlandırılan müziklerin karşıtı gibi ele alınabilir. O zaman Pérotin den (ykl.1200) Pierre Boulez in izleyicilerine (XX.yy sonu) kadar bütün yüksek (ya da ciddi) Avrupa müziğini içine alır.

Bu bağlamda ( Avrupa dışı müziklerin tersine) “klasik müzik” ile “çağdaş müzik” ayrımı yapılabilir. Çağdaş müzik, örnekse Debussy’den ya da Boulez-Stockhausen kuşağından (1945) başlatılabilir. Aynı biçimde klasik müzik, romantik müzikten, barok müzikten, Rönesans müziği ile ortaçağ müziğindende ayrılmaktadır. Ne var ki bu anlamda Lully ile Rameau’nun Versailles klasikçiliği ile Haydn, Mozart ile Beethoven’in Viyana klasikçiliği, ne zaman, ne teknik, nede estetik olarak biribirine karıştırılamaz; dahası bunların birinden ötekine geçişi, çok önemli bir kültür olayı olan “Soytarılar savaşı” nı (1752 de, Fransız müziği ile İtalyan müziği taraftarları arasında Pariste çıkan sanat kavgası) simgeler.

Edebiyatta olduğu gibi müzikte de “klasik” teriminin kullanılışı çok eski değildir (ilkin 1800 ler dolayı). “Romantik” teriminden daha sonra kullanıldığı kesindir. Son olarak şunuda belirtelim ki, Goethe’den başlıyarak, yani XIX.yy’ın başından beri müzikteki klasik-romantik karşıtlığı, zihinleri, özellikle de yazarların zihninde epeyce yer almıştır.

Müzikte son baroğun en büyük temsilcisi olan Bach 1750 de Leipzig de öldüğünde genç Haydn Viyana da ilk eserlerini yazıyordu. Bu olaylar bir yüzyılı iki eşit döneme ayırır. Birinci yarıya Bach hakimdir. İkinci yarıdaysa Haydn yepyeni bir sanat ve toplum bağlamında, Mozart ile birlikte, Viyanayı en azından yaratıcılık açısından, Avrupanın müzik merkezi haline getirir. Bu iki besteci xvııı. yy ın ikinci yarısıyla özdeşleşir. Sonraki kuşaklar geriye dönüp baktıklarında böyle düşüneceklerdir. Özellikle Bach, ortaçağ ile Rönesans’tan devralınan birikimi en uç noktası ile zirveye ulaştırmıştır. Oysa onun çağdaşı olan bestecilerin büyük bir kısmı, besteleme tekniklerinin sadeleştirilmesi , armoni ile çokseslilik (kontrpuan) yerine melodiye öncelik verilmesi gibi eğilimler göstermektedir. Bach’ın ölümünden hemen önceki ile hemen sonraki dönemlerde Bach’a oranla kesin bir yüzeysellik görülür.

Yeni melodi anlayışı ileride daha da güçlenecektir, ama kompozisyon yoğunluğu bakımından bu yeni anlayışın yol açtığı kayıpların, yeni bir çokseslilik, yeni bir yoğunluk ile yeni bir müzik düşüncesi getiren Haydn ile Mozart dehaları yüzünden ancak 1780’e doğru yeri doldurulacaktır. Haydn ile Mozart yetişme döneminde eserlerinin tek bir notasını bile bilmedikleri Bach’ın biçeminden (üslubundan) çok uzaktır. İkisinin de biçemlerinin ilk belirtileri, Bach’ın ölümünden epeyce önce ortaya çıkmıştır. Bach’ ınkinden çok daha fazla Telemann, Scarlatti gibi çağdaşlarının, 1710 dolaylarında doğmuş olan, bazılarınca ön-klasik diye nitelenen bestecilerin biçeminden izler taşır. Ön-Klasik denilen besteciler Kuzey Almanya’da Carl Phillip Emanuel Bach (Johann Sebastian’ın dört müzisyen oğlunun ikincisi), Mannheim’da Johann Stamitz, Viyana’da Mathias Georg Monn, Georg Christoph Wagenseil ile Milano’da Giovanni Battista Sammartini’dir. İtalyan opera bestecilerinin, Johann Adolf Hasse gibi, Italyan olmayan ama İtalyan tarzı operalar yazan bestecilerin de apayrı bir yeri vardır.

Dönemin ilk akla gelen bestecileri Mozart ile Haydn'dır. Bu iki büyük besteci çok iyi anlaşıp birbirlerinden çok etkilenen iki can dosttur. Aralarındaki fark, Haydn'ın müziğe oldukça geç bir yaşta başlaması, Mozart'ın ise bir dahi olarak doğup müziğe üç-dört yaşlarında atılmasıdır. Dahası denir ki, "Eğer Haydn Mozart gibi 35 yaşında ölseydi, adı bugün zor anılırdı." Harika çocuk olmamakla birlikte yine de çok önemli eserler veren Haydn en çok oratoryolarıyla beğenilmiştir. Kusursuz müziğiyle anılan Mozart ise, Bach gibi kısaca bahsedilecek bir besteci olmadığından, daha sonra ayrı bir makalede ele alınabilir.

Romantik dönemin öteki dahisi Ludwig Van Beethoven'dır. Beethoven Klasik ile Romantik dönem arasında bir köprü olarak tanımlanır. Kimi tarihçilerin Klasik, kimilerinin ise Romantik döneme yakıştırdığı Beethoven, esasen kendine özgü bir dönemin sanatçısıdır ki, Beethoven Çağı diyebileceğimiz bu dönem, 1790'dan 1830'a dek uzanır. Biz en iyisi bu üçüncü dehayı da, diğer ikisi gibi, ayrıntılar için sonraya bırakalım. Fakat o dönemin bir diğer komik ya da ilgnç özelliği, ailelerin genç kızlarına Beethoven dinletmemeleri, neden olarak da bu eserlerin erotik bir tarafı olduğunu düşünmeleridir. İnsanlar ne kadar da kötü(!) niyetli olabiliyorlar. Öyle değil mi?...

Önemli Bestecileri : Franz Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven, Franz Peter Schubert.
.

Romantik dönem (1830 - 1900)

Romantik çağ, adından da anlaşılacağı gibi, biraz "bulanık = flu" geçmiş bir çağdır. Endüstri devriminin ayak sesleri duyulmaya başladığında insanlar arasında geçici bir panik yaşanmıştır. Bunun sonucunda mistisizmle karışık aşk aromalı eserler ortaya çıkmıştır. Her alanda birbirinden parlak sanatçılar birbiri ardına harikalar yaratmıştır.

Tabii ki romantizm, her çağda, her sanatçıyla yaşanmıştır ama 19. yüzyıl sanatına çok daha yoğun. daha abartılı bir biçimde yansımıştır. Bu dönemin sanatçıları düşler ile imgeler içinde uçan, ulaşılmaz olanın peşinde koşan, kendine acıyan, anlaşılamamaktan yakınan, ruhsal inişleri çıkışlarını yapıtlarına yansıtan sanatçılardır. Bu durumun edebiyattaki yansıması Victor Hugo, Balzac, Gogol, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Dumas, de Musset, Keats, Lord Byron ile Goethe, felsefedeki yansıması Nietzsche, Schopenhauer, Hegel iken, müzikteki karşılığı Chopin, Schubert, Weber, Schumann, Çaykovski, Brahms, Verdi, Liszt, Wagner, Puccini, Rossini ile şeytan kemancı Paganini olmuştur.

Beethoven'ın Klasik ile Romantik akımları birbirine bağlayan müziğinin ardından, çağdaşları sayılan Weber, Schubert ile Rossini ilk katıksız Romantikler kuşağı olarak bilinir. Romantik dönemi gerçek anlamıyla başlatan da onlar olmuşlardır. Bu bestecilerin 1830' larda ölmesiyle ikinci kuşak Romantikler döneme ağırlıklarını koymuşlardır.

Oda müziği Klasik dönemin ürünüyse, senfoni de Romantik dönemin ürünüdür. Bu dönemde birbiri ardına olağanüstü senfoniler, liedler, koral müzikler, operalar, uvertürler, konçertolar yazılıp yorumlanmıştır. Özellikle Verdi'nin operaları bugün bile hayranlıkla dinlenmektedir. Dönemin sonlarına doğru atağa geçen bale türü ise klasik müziğe dansın eşsiz güzelliğini getirmiştir.

Bach, Haydn ile Mozart da minör tonları kullanıp romantizme bir tür hazırlık yapan besteciler olsalar da, Romantikler'in yorumculuğu Bach ya da Mozart zamanının yorumculuğuna benzemez. Chopin, Liszt, Paganini gibi harikalar yaratan yorumcuların çalış tekniği, Romantik dönemin ölçütü sayılmıştır. Bu dönemin bestecileri çalgılarının olanaklarını çok iyi tanıdıklarından kendi parlak yetenekleriyle çalgının tüm sınırlarını zorlamışlardır.

Romantik dönemin en gözde çalgısı piyano olmuştur, bu dönemin sanatçılarının tüm fırtınalı, hırçın, inişli çıkışlı duygularını en güzel anlatan çalgı olmakla nam salmıştır. En küçük sesten en büyük sese dek ses gürlüğüne karşı duyarlılığı, bestecilerin ruh halindeki değişiklikler için son derece elverişlidir. Ancak tarihe adını gerçekten bileğinin hakkıyla yazdıran bir keman virtüözü vardır ki hem baş döndürücü çevikliği ile hızı, hem de son derece duygusal yorumuyla inanılmaz bir müzisyendir. Niccolo Paganini'nin yeteneği öylesine olağanüstüdür ki şeytanla işbirliği yaptığı inancı almış yürümüştür. Çağının çok ilerisinde olan bu keman ustasının yazdığı ile yorumladığı eserleri aynı ustalıkta seslendirebilecek kemancı bugün bile yok denecek kadar azdır.

Önemli Bestecileri : Johannes Brahms, Anton Bruckner, Franz Peter Schubert, PETER ILYİCH TCHAIKOVSKY, Gustav Mahler, Richard Georg Strauss


Modern Dönem (1900 ile sonrası...)

Yeni bir yüzyılın başlaması ile müzik de yeni bir döneme adımını atmıştır. Kimi müzik tarihçisine göre 20. yüzyılda bestelenen müziğin tümü modernizm olarak anılmalıdır. Ancak hangi "izm" için geçerli olursa olsun, 20. yüzyıl, müzikte her türlü sınırın bilinçli olarak zorlanmasıdır : Teknikte, anlatımda, biçimde, biçemde, içerikte, özde tüm geleneksel kurallar eğilip bükülmeye, eriyip çökmeye başlamıştır. Bu dönem sadece müzikte değil, diğer alanlarda da yeniliklerin peşinde koşulduğu, Oscar Wilde, Lawrence, Joyce, Proust, Kandinski, Picasso, Matisse, Klimt, Kokoschka, Freud, Jung, Russell gibi yenilikçi, özgür ruhlu sanatçı ile düşünürlerin biçimlendirdiği bir dönemdir.

Bu dönemi adlandırmada genel kabul görmüş bir terim yoktur. Çağdaş Müzik ya da 20. Yüzyıl müziği gibi adlandırmalar yapılabilirse de özellikle ikincisi yüzyılın ortalarında yaşamış olan Rachmaninov, Sibelius ile R. Strauss’ u da kapsadığından uygun olmayabilir.

Yeni müzik terimi bu müzik türünün felsefesi ile 19. Yüzyıl romantizmine karşıt olan arayışları daha iyi tanımlayacaktır.

Yeni müzik Alman Avusturya romantizmine, onun temsil ettiği herşeye bir başkaldırıyı simgeler. Değişik besteciler değişik tekniklerle başarılı örnekler oluşturmuşlardır. Bu müzik türünde, Empresyonizm, Romantizm ya da Barok dönemde olduğu gibi belli bir biçem ya da kalıp yoktur. Besteciler belli bir tekniğe bağlı kalmak yerine birini denedikten sonra bir başkasına geçmekte bir sakınca görmemişlerdir.

Başkaldırış yapıt adlarında da kendini göstermektedir. Buna örnek olarak Erik Satie’nin “Like a nightingale that has a toothache” ile Trois Morceaux’ un “Three pieces in the form of a pear” gösterilebilir. Bunlar son yüzyılın romantik başlıklı senfonik şiirlerine bir reaksiyon olarak görülmektedir.

Müzikte Debussy, Ravel, Schönberg, Mahler, Stravinski, Carl Orff, Bela Bartok, Eric Satie, Prokofiev, Şostakoviç ile Gershwin gibi besteciler müziğin kurallarını tekrar değiştirdiler, eserlerini 'görsel' bir havaya soktular. Parçaları, müzikal filmler gibiydi (Bu dönemden birçok yapıtın kullanıldığı klasik Disney filmi Fantasia'yı duymuş olmalısınız). Daha da önemlisi, 20. yüzyıl, besteci ile yorumcuların birbirinden etkilendikleri, herhangi bir akıma bağlı kaldıkları bir dönem değil, aksine birbirinden tümüyle bağımsız, gerçekçi, bağlı olduğu kültürün kökenlerine inen sanatçıların çağı oldu.

Bu dönemde sadece orkastra müziğinde değil, sahne müziklerinde de cesur yenilikler yapılmıştır. Örnekse bale’ de, özellikle günümüz koreograflarından Maurice Bejart'ın olağanüstü denemeleri, modern baleyi tepe noktasına ulaştırmış, izlemeye doyamayacağımız gösteriler haline getirmiştir.

yüzyılda caz müziğinin ortaya çıkışıyla (*), bazı klasik müzik bestecilerinin caza yönelmesi sonucu klasik müziğin erki sallanmış, zamanla yerini öteki müzik türlerine bırakmıştır. Ancak hiçbir zaman değerinden bir şey kaybetmemiş, kendinden sonra gelen tüm müzik akımlarını etkilemeyi sürdürmüş, onlara bir tür 'abilik' yapmıştır. Caz müziği konusu geniş bir alanı kaplar. Bu yüzden konuyu ayrı bir bölümde gözden geçirmek doğru olur.

Önemli Bestecileri : Achille- Claude Debussy, Arnold Franz Walter Schoenberg , Alban Berg, Anton von Webern, Béla Bartók, Igor Stravinsky.

----------------------------------------------------------

(*) Caz müziği 1880 lerin sonlarında New Orleans’ ta kendini gösterdi. Sonradan 1920 lerin başlarında New York, Los Angeles ile Chicago da yapılan müzik kayıtlarıyla son biçimini aldı.