Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir
Oscar Wilde



Bir memleketin nasıl yönetildiğini anlamak mı istiyorsunuz;
Onun müziğine kulak veriniz.
Nerede güzel eserlerden oluşmuş uyum vardır, 
orada adalet ve erdem hüküm sürer.

Konfuçyus


Herşeyden önce orta öğretimde verilen müzik eğitimiyle müzik adamları (musician)) yetiştirme amacı güdülmediğini söylemek gerekir. Çünkü müzik adamları konservatuvarlarda yetiştirilir.

Amaç bu değilse, orta öğretimde müzik eğitimi vermekle ne elde etmek istenmektedir?..

Bu sorunun yanıtını iki bölümde toplama olanağı vardır :

● Müzik soyut düşünmeyi, başka bir deyişle soyutlamayı gerçekleştirmede belli başlı araçlardan biridir. Bu, öğrenciye müziğin temel öğeleri öğretildikten sonra, müzik alanındaki başyapıtlarla tanıştırılıp üzerlerinde tartışma açılmakla elde edilebilir. Müzik yapıtlarının doğuş yolundaki aşamaları öğrenciye aktarabilmek gerekir. Bu yolla hem iyi bir müzik dinleyicisi olmaları, hem de soyutlamayla tanışmaları sağlanabilir(*). Hiç akıldan çıkarmamamak gerekir ki, soyut düşünebilme yeteneği matematik için en önemli bir öğedir. Bu olmadan matematiği anlama, onu sevme olanağı yoktur.

● Öte yandan, müzik matematikle iç içe olan bir sanat dalıdır. Öğrenci matematik türü zekanın dışındaki başka bir zeka türünde olsa bile (bkz Çoklu Zeka), farkına varmadan müzik eğitimi içinde matematikle tanışarak onu sevmeye, ona yakınlık duymaya başlayacaktır. Bu da matematik öğrenimine büyük yarar sağlayabilir. Orta öğrenimde matematik eğitiminin amacının, var olan zeka gizilgücünün (potantielle) geliştirilmesi olduğuna göre, Asıl hedefe yaklaşılmış olur.

Zekanın geliştirilmesi ise her türlü eylem için baş koşuldur. Belli bir düzeyin üzerinde olan bir toplum elde etmek istiyorsak, zeka düzeyleri yüksek olan bireyler yetiştirmek zorundayız (**). Bu ekinin (kültürün) gelişmesi, kişiliklerin belli bir düzeyin üzerinde olması, çevresi ile diyaloğa girebilmek, dahası demokrasinin ne olup olmadığını ayırdedebilme gibi hedeflere bizi ulaştırabilecektir.

Müziğin bu etkileri bin yıllardır biliniyor. Örnekse M.Ö 400 yılında Aristo müzik eğitimini genel eğitimin bir parçası olarak görüyor, okulunda müzik derslerine yer veriyormuş.

Aristo bundan 1407 yıl önce müziğin değerini bilip, onun gereğini yerine getiriyormuş ama, yaşadığımız şu günlerde bizim buna hiç önem vermediğimiz açık bir gerçektir.

Nereden mi belli?..

Çünkü orta öğretimde müzik dersi için haftada ancak 45 dakika ayırıyoruz. Bunun yeteceği kanısındayız. Bu görüntü bir “yasak savma” görüntüsüdür. Ayrıca bu dersi verecek öğretmenler ile uygulanan eğitim programlarına gerekli özeni göstermiyoruz da ondan.

Bu günlerde, önemli müzik adamlarımızdan Fazıl Say’ ın müzik eğitiminin üzerinde durmasının nedeni de buradan gelmektedir. Kendisi “ülkemizde çağdaş müzik eğitimine yeterince önem verilmediğinden rahatsız olduğunu” söylüyor. Bizler Fazıl Say’ın müzik eğitimine yukardaki nedenlerden ötürü önem verdiğini anlamaya çalışmalıyız. Bu anlayışa şimdilik çok uzak görünsek bile, aklımızı başımıza alıp bir an önce doğru yolu bulmamız gerekir. Çünkü toplumumuzun geleceğini etkileyen bir konudur bu.

Not : Orta öğretimdeki resim dersleri için de yaklaşık olarak aynı düşünceler geçerlidir.



(*) Sadece müzik için okullarda ayrılan zaman yetersiz değil, ama uygulanan eğitim programlar da tümüyle yanlıştır. Bu konuda kökten değişimi getirecek yeni yöntemleri düşünüp uygulama alanına sokmak gerekir.

(**) Sıradan, bayağı, aşağılık kurnazlıkları yüksek zeka ürünü zannetmekten vazgeçtiğimiz gün, adam gibi adamlar yetiştirme yoluna ancak girmiş sayılabiliriz!...

 






" One of the most amazing developments in the history of biology. "
Thomas Hunt Morgan




Bir kaç gün önce National Geographic televizyon kanalı bir yayınında, Y kromozomundaki bir genin mütasyonundan (değişiminden) yola çıkarak, bir grup bilim adamının bilimsel Adem’ e ulaşmaya çalıştığını konu etti. Bu yolla önce bütün moğolların Cengiz Han’ dan geldiği anlatıldı. sonra bütün insanların atası olan Adem’ in Orta Afrika’ da yaklaşık 16 000 yıl önce yaşadığı söylendi. Hıristiyanların Kutsal Kitabındaki (Holy Bible) Adem anlatımına da göndermeler yapıldı. Fakat insanoğlunun bundan milyonlarca yıl önce yaratıldığı düşünülürse, araştırmanın çok daha gerilere gidilerek yapılması gereği hemen anlaşılır.

Y kromozomu sahiplerinin erkek olmasının nedeni, Y kromozomunda bulunan SRY geninin, embriyoların erkek olarak gelişmesini sağlamasıdır. Bu cinsiyet sistemi, tüm memeliler ile benzer sistemlerde kimi balıklar, sürüngenler, dahası böceklerde de aynı.

Ne var ki, erkek cinsini belirleyen, insanın yanında bir çok hayvanda da bulunan bu Y kromozomunun çok daha değişik bir serüveni vardır. Jinemed Kadın Sağlığı Merkezi Direktörü Prof. Dr. Teksen Çamlıbel' in bu konudaki i düşünceleri şöyledir :

“Erkek cinsiyetini belirleyen Y kromozomunun yavaş yavaş yok olduğu ortaya çıktı. Evrim sürecinde dış görünümde de değişiklikler bekleniyor. Araştırmalar Y kromozomunun artık üçte iki oranında küçüldüğünü, kendini yenileme yetisini kaybettiğini gösteriyor. Bilim adamları konuyla ilgili farklı yorumlar yapsa da gelecekte erkek kısırlığının artması, beklenen en önemli sonuçlardan biri.

Dahası son olarak haziran ayında Berlin'de yapılan Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyoloji Topluluğu Kongresi'nde (European Society of Human Reproduction and Embryology Congress-ESHRE) "Y kromozomu kayboluyor mu?" konulu sunumda, erkeğin dış görüntüsünün bile bu nedenle değişeceği savı ileri sürüldü. Erkeklik yok mu oluyor?

Y kromozomunun küçüldüğü nasıl anlaşıldı?..

İnsanlarda 23 kromozom vardır. 22 tanesinin cinsellikle ilgisi yok. 23'üncüsü de X ya da Y oluyor. XX olursa kadın, XY olursa erkek demektir. Fakat yapılan incelemelere göre anlaşılıyor ki Y kromozomu, evrim sürecinde kendini yenilemekten giderek güçsüz hale geliyor. Y kromozomu uzun yıllar içinde ufak bir kısmını yavaş yavaş kaybediyor. Zaten X kromozomuna baktığınızda, üzerinde yaklaşık 1800 gen olduğunu görüyorsunuz. Y'de ise 300 civarında gen var. Eskiden bunlar aynı boydaymış. Demek ki, Y kromozomu küçülüyor.

"Y kromozomu bitiyor mu?.. Bu ne zaman duracak, ne zaman bitecek?.." gibi birtakım hesaplar yapılıyor. Belli bir zaman sonra Y' nin kaybolma olasılığının varlığı ile Y kromozomu sarmalının tamamen yok olacağı üzerinde duruluyor.”


Zaman ayarlı bir bomba olan evrim, Y kromozomunun karşıtıymış gibi çalışıyor görünümünde. Milyonlarca yıl önce tarih sahnesine çıktığında Y kromozomu 1500 gene sahip bir krallıkken, zamanla bu krallık küçüldü; şimdi krallıkta yalnızca 300 dolayında gen kaldı. Kimi bilim adamlarına göre, Y kromozomu 5 milyon yıl içinde o genleri de yitirip, sahnelerden çekilecek. Bu olduğunda ise, insanlık erkek olan yarısını yitirip, yeniden erkek yaratabilmek için yeni yollar arayacak demektir. Çünkü cinsellik ile üreme doğanın değişmez kuralıdır. Ne kadar zaman geçse de bu değişmez.

Ama bu düşüncedeki sonuçlar gerçekleşecek midir?..

Hiç zannetmiyoruz!.. Doğada cinsiyet ile buna bağlı olarak çoğalma olgusu kaçınılmaz olduğuna göre, gene kaçınılmaz bir biçinde X kromozomu da, Y kromozomu da varlığını yitirmeyip korunma durumundadır.

O zaman Y kromozomunun başına gelenler neyi göstermektedir?..

Her şeyden önce gerek X, gerekse Y kromozomunda yer alan bütün genlerin cinsi belirleyen genler olmayıp, çok büyük çoğunluğun başka amaçlı kodlamaları taşıyan genler olduklarının bilinip anımsanması gerekir. Böylece Y kromozomunun 1500 genden 300 dolayında gene indirgenilmesi, halen Y kromozomu erkek karakterini belirlediğine göre, erkek karakteri dışında başka amaçları hedefleyen kodları taşıyan genlerin kaybedildiğini gösterir.

Y kromozomunda bulunup ta kaybedilen genlere artık gereksinim kalmadığından ortadan kaldırıldıkları gerçeği daha akla yakın gelmektedir. Bu süreç eğer sürerse, seks kodlamalarını taşıyan genler en sona kalacaktır. Bunların da yok edilmeleri insanların da, hayvanların da sonu, demek ki yok olmaları demektir.

Tanrının mantığı buna izin vermez. Çünkü "O"nun için bireylerin değil, ama türlerin sürekliliği başlıca amaç gibi görünmektedir.

O halde Y kromozomunda olanlar bir yıkım değil, ama BİR EVRİMDİR. Gereği kadar küçüldükten sonra evrimini tamamlayıp son biçimini almış olacaktır. Bu konu için 14.06.2007 tarihli Apoptosis (yaprak dökümü) konulu makalemizi incelemenizi öneririz.

Biz insanlar (özellikle de bazı bilim adamları) felaket tellallığı yapmaya bayılıyoruz. Bazı doğa olaylarından yola çıkıp kıyamet görünümlerine varmayı marifet sayıyoruz. Böylece doğa gerçeklerini de gözardı etmiş oluyoruz. Üstelik yapılan, bir bilimsel araştırma sonuçlarını değerlendirmek değil, hiç bir ispata dayandırmadan rastgele kestirimleri ortaya koymaktır. Bu tür senaryoları üretmenin bir bilim adamından çok, gündelik olayları izlemeyi iş edinmiş medyacılara yakışabileceğini söylemek isteriz.

 



Kuran-ı Kerimden :

Gece uyumanız da Onun âyetlerindendir.
(Rum Sûresi, 30:23)


De ki: Söyleyin bana, eğer Allah gündüzü kıyamete kadar üzerinizde sürekli kılacak olsa, istirahat edeceğiniz bir geceyi size Allah’tan başka getirebilecek tanrı kimdir? Hâlâ gözünüzü açmayacak mısınız? ...
(Kasas Sûresi, 28:72.)




Bilindiği gibi circadian cyclus, uyuma ile uyanıklık dönemlerinin ard arda gelmesi anlamını taşır. Bu çevrimin (cyclus) oluşması, başlıca melatonin adlı hormonun salgılanmasına bağlanmıştı. Melatonin karanlık basınca salgılanmaya başlıyor, gündüz ışığı gelince azalarak kayboluyor; bu da uyku ile uyanıklık dönemlerini belirliyor denmekteydi,

Ancak, bu tanımlamalar anadan doğma kör olup, hiç ışık görmeyenler ile kutuplarda altı ay gece altı ay gündüz yaşayanların uyku ritminin buzulmamasının nedenini anlatamıyordu. Bizim “İlginç Yönleriyle UYKU ile DÜŞLER” adlı kitabımızın “Uykunun Biokimyası” bölümünde bu konuya şöyle değinmiştik :

[Melatonin’ in ortaya çıkarılışı 1950 li yılların sonlarında olmasına karşın, topluca işlevlerinin neler olduğunun anlaşılması son on yılın içinde gerçekleşebilmiştir.

Kimyasal adı N-acetyl-5-methoxytryptamine (kapalı formülü C13 H16 N2 O2) olan melatonin bir hormondur. Başlıca, fakat yalnızca değil, beyinin merkezinde 3 üncü ventrikülün arka duvarına asılı olarak yer alan pineal salgı bezindeki pinealositler’ce üretilir. Organizmada kimyasal olarak serotonin’den elde edilmiş bir amino asid olan triptofan’dan sentezlenir. Melatonin sentezine hem elektrik, hem de magnetik alanların etkisi olduğu bazı yayınlarda anlatılmıştlr (H.A. Welker et al., ile A. Lerchl et al.).

Melatonin pineal bezin dışında retina ile mide bağırsak yolunda da üretilir. Bu durumda paracrine hormon gibi etki yapar.

Melatonin bir çok bitkide de (pirinç, domates, kiraz, üzüm, yeşil muz, arpa, zencefil, su yosunları gibi) üretilmektedir. Ancak bu kimyasalın bitkilerdeki görev ya da görevlerine ilişkin çalışmalar hem çok yenidir, hem de bu görevlerin neler olduğu tam olarak açıklanamamıştır.

Melatonin, uykuya etkisi dışında çok güçlü bir antioksidandır. Nükleer + mitokondrial DNA nın korunmasında önemli rol üstlenir. Dişi üreme hormonlarının zamanlama ile salgılanmasını denetleyen bir hormondur.

Bir çok araştırmacı melatoninin vücutta yaşlanma işlemleriyle ilgisi olduğuna inanır. Örnekse, genç kişilerde gece melatonin düzeyi yüksek olup, yaşın ilerlemesiyle bu düzey aşağı doğru iner. Bununla birlikte son yapılan araştırmalar yaşlılardaki bu melatonin düzeyi alçalmasında daha başka bazı soruların bulunduğunu gösterdi.

Melatonin, “T hücrelerini güçlendirme özelliği nedeniyle bağışıklık sistemine yararlı olur”. Sozü edilen etkisi canlı organizmada belirsiz olup kesin olmamakla birlikte, doku kültürlerinde kanıtlanmıştır, İşte bu etkisi yüzünden meme kanseri, prostat kanseri, kanserle ilgili kilo kaybı, sarkoidozis olgularında sağıtma amacıyla salık verilmektedir.

Kanser dışı hastalıklarda, örnekse romatoid artirit, hiperaktivite, epilepsi, güneş yanığı, viral ansefalit, kalb hastalıklarında da sağıtıcı etkisinden yararlanılır.

Bunun yarı yaşam süresi 32 – 40 saat olup, ortadan kaldırılması iki yolla gerçekleşir : 1) karaciğerde metabolize olma, 2) idrarla dışarı atılma.

Melatoninin başlıca görevi biyolojik saati ayarlamasıdır. Bunu ard arda gelen gün ışığı, gece karanlğı (sirkadyen rltm) etkisiyle yerine getirir. Gün ışığı gözün retina katmanınca algılanarak görme sinirleriyle (rethinothalamic tractus) kavşak-üstü çekirdeğe (surprachyasmatic nucleus) ki burası büyük olasılıkla biyolojik saatin bulunduğu yerdir, oradan pineal beze ulaşır. Aynı sinirsel uyarılar sempatik nöronlarla, sempatik üst boyun düğümüne gider. Adı geçen bu anatomik yapılar, ışığın görme dışı etkilerinin algılanması ile değerlendirilmesi konusunda başlıca bölgeleri oluşturur.

Gün ışığı uyarısını alan pineal bez melatonin sentezini yavaşlatarak durdurur. Gece karanlığı da aynı yolla bir uyarı olarak plneal beze ulaşır. Bu kez ışık olmadığını algılayan plneal bez melatonin üretimini hızlandlrarak en üst düzeye ulaştırır. Demek ki gün ışığı, melatonin sentezi üzerine bastırıcı, gece karanlığı uyarıcı bir etki yapmaktadır.

Melatonin en yüksek düzeye sabaha karşı saat 4 sıralarında ulaşır. Kandaki melatonin düzeylerinin zamana karşı değişimini şöyledir : Melatonin akşam saat 23 te ani bir çıkışla, saat sabaha karşı 4 te en yüksek düzeye ulaşır. Oradan saat sabah 9 a kadar hızlı bir iniş yapar. Melatoninin plazmadaki gündüz düzeyi 10 pg/ml dir.

Buraya kadar anlatılanlar gün ışığını görebilenler için geçerlidir. Buna karşın hiç gün ışığı göremeyen doğuştan görme özürlüler vardır. Bunlar gün ışığından yoksun olduklarından biyolojik saatleri görenlerinki gibi işleyemez. Bu yüzden melatonin düzeyleri gün boyu değişik saatlerde en yüksek noktalara ulaşır. Sonuçta onların biyolojik saatleri 24 saatten daha uzun dönemleri kapsayabilir. Böylece görme özürlülerde uyku bozuklukları gözlemlenebilirse de durum dışarıdan belli zamanlarda melatonin verilerek düzeltilebilir.

Madem ki, hiç gün ışığı görmeyenlerde de pineal bezde belli aralıklarla melatonin sentezlenip en üst düzeye kadar çıkıp sonra en alt noktaya inmektedir; bu durumda melatonin üretiminden sadece gün ışığı değişimlerini sorumlu tutmak doğrumudur?... Acaba melatonin üretiminde ışıktan başka etmen ya da etmenler varmıdır?... Doğrusu araştırmaya değecek bir konudur bu.

Gerçekten de pineal bez, deneysel olarak sinirden arındırılınca (denervasyon) melatonin üretme ritmi bozulmaktadır. O halde sadece gün ışığı değil, beynin bazı bölgelerinden gelen uyaranların da melatonin sentezi üzerine hatırı sayılır etkileri olduğu gösterilmiş oluyor. Ayrıca, norepinefrin ile magnezyum’ un melatonin sentezinde önemli görevleri olduğu da bilinmektedir. Bunlar gün ışından bağımsız etmenler olduğuna göre, melatonin üretiminin tek başına sirkadyen ritme bağlanmasının doğru olamayacağı da bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Sirkadyen ritm, belki de olayın belli bir düzende gitmesini sağlayan bir öğedir.]


Kitaptan aktardığımız bölümün son üç paragrafında tek başına karalık/aydınlık dönüşümünün melatonin salgılanmasının, buna bağlı olarak uyku/uyanıklık dönemlerinin oluşması olayında, tek neden olamayacağını, burada başka etken ya da etkenlerin asıl nedeni oluşturabileceğini anlatmaya çalışmış bulunuyoruz.

Biz kitaptaki bu satırları 2006 yılı başında kaleme almış, konunun daha da araştırmaya değeceği üzerinde durmuştuk. Bu kez Paolo Sassone-Corsi başkanlığında Kaliforniya Üniversitesi farmakoloji bölümünden bir grup araştırıcının Nature dergisine 15 Temmuz 2007 de gönderdikleri bir makaleye tanık oluyoruz. Bu makalede araştırmacılar, insanların vücut saatini düzenleyen genetik mekanizmayı kontrol eden kimyasal düğmeyi bulduklarını bildirdiriyorlar. Bu sürecin karmaşık genler içermesine rağmen, tüm mekanizmanın tek bir aminoacid tarafından kontrol edildiği de belirtiliyor.

Araştırmanın sonuçlarına göre, "Saat" geni ile ortağı "Bmali"(*) vücudun saatini denetliyor. "Bmali" tarafından üretilen bir proteindeki tek aminoacid, vücudun ritmiyle ilgili genetik olaylar zincirini tetikleyen bir değişikliğe gidiyor. Bu değişiklik, herhangi bir şekilde bozulduğu takdirde, tüm sistemi yok ederek kontrol mekanizmasından kurtulabiliyor.

Araştırmacılar şimdi bu aminoacidin faaliyetini etkileyecek antikorlar üzerinde çalışırken, söz konusu keşfin uyku düzensizliği ile benzer hastalıkların tedavisinde daha etkili ilaçların üretilmesine yardımcı olması bekleniyor. Çevredeki değişiklikleri sezinleyebilen, çok hassas bir mekanizma olan vücut saati, uykudan metabolizma ile davranışa kadar birçok fonksiyonu düzenliyor. Bu mekanizmanın, tüm insan genlerinin yüzde 15'ini düzenlediği tahmin ediliyor. Ritmin bozulmasıyla insan sağlığı olumsuz etkileniyor, uykusuzluk, depresyon, kalp hastalığı, kanser ile sinir bozuklukları ortaya çıkabiliyor.

Bu bilgilerden, Melatonin üretiminde ışığın değil çok başka bir sistemin etkili olduğu anlaşılmakta, böylece bu konuda ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

(*) Bir antikor .
Sekans Adı: cycle (BMALI) 

Tam Adı: bHLH-PAS protein CYCLE (cycle)

UniGene Sayısı: N.A. 

Accession Sayısı: AF065473

Kaynak organisma: Meyva Sineği ( Drosophila melanogaster )

Tam Boy Büyüklüğü (aa): 413
----------------------------------------------------------

İlgili Metinler :

Güran, Y. : İlginç Yönleriyle UYKU ile DÜŞLER. (2006) Henüz basılmadı.

Jun Hirayama(1), Saurabh Sahar(1), Benedetto Grimaldi(1), Teruya Tamaru(2), Ken Takamatsu(2), Yasukazu Nakahata(1), and Paolo Sassone-Corsi(1) : CLOCK-mediated acetylation of BMAL1 controls circadian function. Nature, Volume 450 Number 7172 pp 1086 - 1090.
(1)Department of Pharmacology, School of Medicine, University of California, Irvine, 92697-4625 Irvine, California, USA
(2)Department of Physiology, Toho University, Faculty of Medicine, Tokyo 143-8540, Japan


David Whitmore | Nicolas Cermakian | Claudia Crosio | Nicholas S. Foulkes | Matthew P. Pando | Zdenka Travnickova | Paolo Sassone-Corsi :A Clockwork Organ. Biological Chemistry, Volume: 381 | Issue: 9-10, Sep-Oct 2000, Page(s): 793-800

Luca Cardone, Jun Hirayama, Francesca Giordano, Teruya Tamaru, Jorma J. Palvimo, Paolo Sassone-Corsi1 : Circadian Clock Control by SUMOylation of BMAL1. Science 26 August 2005,Vol. 309. no. 5739, pp. 1390 - 1394.

 










"Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek ise tehlikelidir."

Konfiçyüs



Toplumumuzda, çocuklardan erişkinlere varan bir yelpaze açılımında matematiği sevmeme, ondan uzak kalma, dahası matematiğe ilgi duymamakla öğünme(!) eğilimi olduğunu gözlemliyoruz. Bunun başlıca nedeni, çoğumuzun soyut düşünmeye alışık olmayıp, soyutlamadan adeta nefret etmemizdir.

Acaba en derinde olan neden nedir?...

Bu sorunun yanıtı aranırken, elbette en önde akla eğitimde uyguladığımız yöntemler geliyor. Ne yazık ki, çocuklarımızı durağan (static) düşünmeye alıştırırız. Çocuk küçükken alabildiğine öğrenme, merak duygusu içindedir; ama aileden başlayan, okulda da süregelen bir eğitim sürecinde, merak duygusunu kalıba döker, düşünme yeteneklerini azaltırız.

Bu nedenle öğretmen öğrencinin aklını kışkırtmalı; ama bunu yapması için kendine güvenmesi gerek. Kışkırtırsan, öğrenci araştırır, bulur, seninle tartışmaya gelir. Bundan kaçınmamak gerek. Matematiği çok insan anlatabilir; ama doğru öğretmenlik nedir derseniz, problem burada düğümleniyor. Öğrencinin beynini olabildiğince özgürleştirecek, sınırlarını zorlayacaksın…

Çocukta matematik kavramı 0 - 6 yaş aralığında gelişir. O halde, çocuğu bu dönemde matematikle tanıştırmak gerekir. Bu dönemde o küçücük ama yüksek kapsama güçlü (sığalı) beynin içine bilinen yöntemlerle matematik teoremleri ile problemlerini sokmaya kalkmak elbette yanlış olur.

Peki! Ne yapmak gerekir?..

Bu çağdaki küçüğe matematiğe dayalı oyunlar sunmalıyız. Çocuk bunlarla oynayıp uğraşırken temelde matematiğin yattığını anlamasa bile, bunlarla matematik fikrine yakınlık duymaya başlayacaktır. Bunlar bilmeceler olarak ta sorulabilir.

Ama 0 - 6 yaş arasındaki küçüğümüz bunlardan sıkılıyor ya da uzak kalmayı mı yeğliyor?..

O zaman aklımıza hemen zekanın tek bir tür olmadığı, 1983 yılından bu yana Howard Gardner tarafından tanımlanmış 8 tür zekanın var olduğu gelebilir (çoklu zeka kavramı). Ancak, tanımlanmış bu zeka türlerini tek tek incelersek, pek çoğunda soyut düşünmenin var olduğunu görürüz. İnsanları matematikten uzaklaştıran başlıca etmenin soyut düşünme zorunluğu olduğu düşünülürse, bunun burada geçerli olamayacağı anlaşılır. Bundan yaklaşık her tür zekaya, elbette matematik zeka başta olmak üzere, matematiği sevdirme olanağı bulunabileceği anlaşılır. Demek ki, matematikle yalnız matematik zekası olanlar uğraşmaz. Öteki tür zekalar da az ya da çok, hele okul sıralarında, matematiğe yakınlaşabilirler.

Demek ki, ortada başka bir sorun olmalıdır. Bu da, büyük olasılıkla bu konuda matematiğe yakınlaştıracağız diye çocuğun üzerine fazlaca yüklenmektir diyebiliriz. Elimizdeki araçları ona gerçek oyun gereçleri olarak vermeliyiz. Sıkılmasına meydan vermeden, öteki oyuncakları gibi ilgi duyduğu anlarda ilgilenmesine özen göstermeliyiz.

Bu matematik oyunları ile bilmeceleri konusunda, 6 yaşın hemen üstünde olanlar için fırsat tümüyle kaçmış değildir. Bir kaç yıl daha bu yöntem 6 yaş üzeri çocuklarda kullanılabilir. Fakat daha sonra öğrenci gerçek matematik dersleriyle karşı karşıya gelecektir. Bize sorarsanız, matematiğe ilgi duymayan ergin kişler bile matematik oyunları ile konuya ısınabilirler. Denemeye değer bir konudur bu...

Eğitim açısından yapılan yanlışlar, hem eğitim programları hem de öğretmen açısından, bu noktada başlamaktadır. Matematik dersiyle ilk yüzleşmesini yapan öğrenciye sunulan matematik problemleri, daha önce anlatılan oyun ya da bilmeceler gibi verilmeli; teoremler de bu bilmecelerin ip uçlarıymış gibi anlatılmalıdır. Bunun tersi yapılıp, daha başlar başlamaz matematik kupkuru yüzüyle öğrencinin önüne konursa, çocuk hızla bu derse karşı soğukluk duymaya başlayacaktır.

Soyut düşünmeye alışma da 0 - 6 yaş arasında başlar. Bu dönemde çocuğa okunacak masallar dikkatle seçilmelidir. Çünkü bu masallar onu soyut düşünceye doğru yönlendirecektir. Bu bakımdan çocuğa okunacak (anlatılacak değil!) masalların nitelikli olması çok önemlidir. Masallar ile matematik temelli oyunlar, bilmeceler onu farkına varmadan matematiğe yönlendirip, matematikle kaynaştıracaktır. Daha bu dönemde çocuğun zihninin dar bir alana sıkışmasını önlemek gerekir. Düşünme ufku, özellikle soyut düşünme ufku alabildiğine geniş olmalıdır. Aynı özen okul sıralarındayken de gösterilirse başarıya ulaşılır. Bir bakıma bu yolla yaratıcı zeka da geliştirilmiş olur.

Bu konuda eğitim programlarını düzenleyenlerle öğretmenlere büyük sorumluluk düşmektedir. Olanak bulup küçük öğrencilere uygulanan matematik eğitim programlarını inceleyebilirseniz, burada yaşlarına göre onların kaldıramayacakları uygulamalara zorlandıklarını göreceksiniz. Bir keresinde ben, kızıma ilkokulun beşinci sınıfındayken toplamları ile farkları bilinen iki sayıyı aritmetik yoluyla bulmasını öngören bir problem verildiğine tanık oldum. Cebirle kolayca çözülebilecek bu problemi, ömründe cebirle tanışmamış o yaştaki bir öğrencinin aritmetik kullanarak çözmesini beklemek akıl dışı bir iştir. Öğretmenler de verilen eğitim programlarına uymak zorunda olduklarından, ister istemez bu sağ duyuya aykırı uygulamayı gerçekleştiriyorlar. Bu tür davranışlar doğal olarak öğrenciyi matematikten soğutuyor.

Öyle görülüyor ki, bir parça akıl yanında bir parça sağ duyu problemi çözmeye yardımcı olacaktır. Umudumuz bu özellikleri taşıyan eğitimcilerin, dolaylı olarak ana-babaların yetiştirilmesindedir.

 



“Bir rastlantı insana zekayı vermiştir. O da onu kullanmış ve ahmaklığı icat etmiştir”
Henri de Regnier
Ozan


Söze başlarken “dahi” dediğimiz kişilerin tümüyle konu dışı olduklarını bildirmemiz gerekir.

Normal insanoğlu belli bir zeka gizilgücü (potential) ile dünyaya gelir. Hiç kimse otuz yaşındaki aklıyla doğmaz. Bu zeka gizilgücü yaşam boyunca çeşitli araçlar kullanılarak geliştirilir. Sonunda insan erginlik çağında ulaşabileceği son zeka düzeyine varır. Zekanın bu gelişim yolu üzerinde bazı engellere takılabildiği de bir gerçektir. Bu yüzden herkesin zekası aynı düzeyde değildir. Olamaz da.

Ama bu engellerden bir tanesi, belki de en önemlisi zeka ölçütü olarak kazanılan maddi varlığı temel olarak almaktır. Bunun formülü, “kim çok kazanıyorsa kazandığı ölçüde zeka sahibidir” tümcesiyle özetlenebilir. Oysa, para kazanmanın zeka ile hiç ilgili olmayan, daha çok ahlaksızlık ölçülerine giren bir çok yolu vardır. Bunları hilecilik, hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvetçilik, korsanlık, haydutluk gibi... Sıralayabiliriz. Bu davranışların olumlu gelişmiş insan zekasıyla yakından ya da uzaktan hiçbir ilgisi yoktur.

Aslında, dededen miras kalmadıkça ya da piyango türünden bir talih oyunundan kazanılmadıkça, bir insanın yaşam süresi servet edinmeye yetmez. Size birisi “sıfırdan başlayıp, kendi gayretimle bu güne kadar bu serveti yaptım” diyorsa, yukarda saydığımız ahlaksızlıklardan biri ya da bir kaçının kullanılmış olabileceğini hemen aklınıza getirmelisiniz. Böyle bir durum için söylenmiş olmalıdır, “Şecaat arzederken merdikıpti sirkatin söyler = Çingene delikanlı yiğitliklerini sunarken hırsızlıklarını anlatır” tümcesi.

Kazanılan maddi varlığın zeka ölçüsü olarak alınması, zekanın oldukça aşağı bir düzeyde kalmasıyla sonuçlanır. Bu düzey “ilkel zeka” düzeyidir ki, hayvan zekasıyla eşittir. Çünkü hayvanlar da çıkarlarını çok iyi bilirler, bu yolda insanı hayrette bırakabilecek bir çok karmaşık düzenler kurabilirler. Buna en iyi örnek tilkilerin davranışı olduğu için biz buna “tilki zekası” diyoruz.

Tilki zekasına sahip olanlar bayağı, kolay aynı zamanda ilkel olan bir takım kurnazlıkları, çok büyük zeka belirtisi zannederler. Bu da onların zeka konusunda daha yüksek düzeylere ulaşmalarını önler. Çünkü, zavallı durumda olan zekalarının çok yüksek bir düzeyde olduğunu, bir yanlış olarak önceden kabullenmişlerdir.

Ne yazık ki, toplumumuza bu tilki zekası uzun bir süredenberi pompalanarak kabul ettirilmiştir. Bu süre yaklaşık üç kuşağı kapsamaktadır. Burada Aziz Nesin’in toplumumuz zeka düzeyi dolayında söyledikleri akla gelmelidir!.. İrlanda Ulster Üniversitesinin yaptığı bir çalışma sonucu Türk toplumunun IQ ortalaması 90 olarak bulunmuştur. Bu saptamayla 22 batı toplumu içinde 21 inci sıraya yerleşmiş bulunuyoruz. bu arada hiç unutmayalım ki IQ 80, zeka geriliğinin üst sınırını yapar.

Burada çok daha önemli bir konuya değinmek gerekiyor : Toplum üst hedefi olarak IQ 130 - 140 alındığında nasıl çoğunluk bunun altında, örnekse IQ 110 - 120 da kalıyorsa, hedef tilki zekası olunca toplumun çoğunluğu bunun da altında, IQ 70 - 80 de kalabileceğini, hemen akla getirmek gerekir.

Medemki insandaki ilkel zeka (tilki zekası) hayvandaki zekaya eşittir, o halde bu durumda insan ile hayvanlar arasında hiç bir fark yok mudur?...

Vardır!..

Ama ne yazık ki bu ayrım (fark) hayvanlardan yanadır. Çünkü yalnız hayvanlarda olan bazı içgüdüler , insanlarda gelişmemiştir. Yalnız hayvanın sahip olduğu bu içgüdüler var olan zeka ile birleşince, insanın zekası da ilkel düzeydeyse, hayvanları insanların önüne geçirir. Bu durumda hayvanlar, sanki insandan daha akıllıymış gibi görünür.

İçgüdü, belirli hayvan türlerinde doğuştan gelen davranış biçimidir, kalıtımla alınmıştır. Öğrenilmez, deneme yoluyla kazanılmaz. İçgüdüsel davranışlarla öğrenilmiş davranışların gelişmesi birbiriyle ters orantılıdır. Hayvanlar öğrendikçe içgüdüleri azalır. Ancak tümüyle yok olmaz.

Köpeğin aşırı hassas kulakları yaklaşık 90 metre ötedeki gürültüyü duyar (bir insan 25 metreden uzağını duymaz). Güçlü koku alma duyusu sayesinde kayıp insanları bulabilir, kötü şeylerin kokusunu alabilir.

Maymunlar oyun oynamayı sever. Diğer maymunların kürklerindeki pirelerle pislikleri ayıklayarak sevgisini, dostluğunu gösterir. Nesneleri kavramak ile ağaçlara tırmanmak için elleriyle ayaklarını kullanır. Bazı maymunların, fıstık kadar küçük şeyleri tutacak kuyruğu bile vardır.

Yılanların içgüdüleri çok kuvvetlidir. Bazıları yırtıcı hayvanları kandırmak için “ölüymüş gibi yapar”. Çoğu da yerin titreşimini sezerek avların varlığını hisseder. Bir yemeği yutmaları bir saatten fazla sürebilir. Deri dökerken de neredeyse iki hafta hareketsiz kalırlar.

Canını kurtarmak için düşmanlarına karşı “ölüymüş gibi yapma” içgüdüsü böcekler arasında da çok yaygındır.

Deniz kaplumbağaları (caretta caretta) millerce uzaklıktan her yıl yumurtlamak için, şaşmayan bir biçimde, aynı kumsala gelirler. Yumurtadan çıkan yavrular, hemen hızla kara tarafına değil denize doğru yönelirler.

Okyanuslarda yaşayan birbirinden farklı balık türleri çeşitli uzunluklarda yolculuklar yaparlar. Küçük kaya balıklarından tonlarca ağırlığındaki balinalara ya da dev tuna balıklarına kadar tüm seyahat eden balıkların ayrı bir göç biçimi vardır. Kimi, hareket eden bir besin kaynağına, kimi uygun üreme alanlarına ulaşmak için, kimi de zor çevre koşulları meydana geldiğinde uygun yaşam alanları bulmak için göç ederler.

Bir at günde yalnızca üç saat kadar uyur. İç güdüleri gereği, atların çoğu insanların tedirginliğini sezer.

Çoğu fare uyumludur. Hemen hemen her yerde yaşayabilirler, her şeyi yiyebilirler. Kahverengi fareler sığınaklarını terk etmeden önce, dışarıda tehlike olup olmadığından emin olmak için bir fareyi önden yollarlar.

Ehlileştirilmiş domuzlar, insanlara 9.000 yıldır yardımcı oluyor. İnanılmayacak kadar zeki olan domuzlar, zekalarını çamurda yuvarlananıp, burunlarını pisliğe sokarak gösterir. Nasıl mı? Çamur onu serin tutar, pislikler de onlara önemli vitaminleri sağlar.

Bilindiği gibi kediler çok uzaklardan evlerine dönebilir. Bu olay hayvanların arada kalan alanı hiç tanımadıkları zaman da aynen tekrarlanır. İki Alman bilgini bu gizemi çözmek için kedilerle labirent deneyi yaptılar. Kedileri ışık geçirmeyen bir torbaya koydular.otomobille yaklaşık 300 km lik bir yol alıp bir laboratuvara geldiler. Kedileri birer birer 24 çıkışı olan bir labirentin ortasına bıraktılar. Kedinin her vakit aynı yoldan girip çıktığını gördüler. Kullandığı yolun, kedinin evinin doğrultusunda olan doğru yol olduğunu saptadılar. Bir kedi nasıl oluyor da 300 km'den kapalı kutuda götürüldüğü halde yuvasını tekrar bulabiliyor?.. İnsanlar bile büyük bir binanın çıkış kapısını bulmakta zorlanırken, bir kedi 24 çıkışı olan labirentten kendi evinin doğrultusundaki yoldan çıkabiliyor?.. Buna içgüdü diyeceksek bu içgüdüyü kedinin içine yerleştiren güç nedir?.. Doğuştan gelen bu yetenek doğaldır ki kedinin kendisine mal edilemez. Bu bir Tanrı vergisidir.

Bir kovanda sayıları 10.000 ile 80.000 arasında değişen arı yaşar. Birarada yaşayan arı sayısının fazlalığına karşın, aralarındaki kusursuz iş bölümü ile disiplin yardımıyla, kovandaki işlerde hiçbir aksama olmaz. Kovan içinde hiçbir kargaşa da yaşanmaz. Kovandan kilometrelerce de uzağa gitseler, işçi arılar belli vakitte, karmaşık olan yolu bulup kovanlarına dönebilirler.

Kışın çetin şartlarına, soğuğa karşı koyamayan kimi hayvanlar (özellikle bazı tür kuşlar) sonbahar yaklaştığında kışlamak için sıcak ülkelere göç ederler. Bunların göç yolları çok uzun olsa da, şaşmaz bir biçimde hep aynı doğrultu ile aynı yolları yeğlerler. Kimileri de ne olursa olsun ana yurtlarını terk etmeyerek,kışı geçirmek için kuytu köşelerde uykuya dalarlar. Kış uykusuna yatacak hayvanları içgüdüleri, sonbaharda yedek yağ biriktirmek için iyi beslenmeye iter. Kış uykusu boyunca hayvanların organizmaları daha ağır çalışır, nabız vuruşları, solunumları, vücut ısıları düşer. Sanki ölüme yakın bir hal alırlar.

Bu içgüdüler, var olan akılla birleşince, ilkel akıllı insana göre hayvanları, kaçınılmaz biçimde öne çıkarır. Bu yüzden toplum olarak, varsa hiç bir yararı olmayan ilkel zekadan kurtulup, Tanrı vergisi normal yaratıcı pozitif insan zekasına ulaşmanın, belli olan yollarını aramak en doğru yaklaşımdır. İnsanı insan yapan özelliğin, yüksek düzeyde yaratıcı pozitif zekanın varlığının olduğunun bilincinde olmak gerekir.

 




Her tanımlama bir sınırlamadır. 
(Andre Suares)



Bu soruyu, 8 Aralık 2007 tarihli Posta gazetesindeki köşe yazısının başlığı yapmış Mehmet Barlas. Makalesini de konuyu kendi açısından, siyasal yönden inceleyerek yazmış. Ama bu soru tümcesi, bizi bilim konusunda tekrar düşünmeye yöneltti.

Bilindiği gibi, 11.04.2007 tarihinde yayınladığımız POZİTİF BİLİM başlıklı makalemizde bu konuyu işlemiş, Pozitif Olmayan Bilimler konusuna daha sonra değineceğimizi söylemiştik. Mehmet Barlasın köşe yazısının başlığı konuyu ele almada neden oldu.

Evet, sosyoloji bilim midir?!..

Bilim konusunda bölümleme yapanlar genelde bilimleri iki ana başlık altında toplarlar :

● Pozitf Bilimler
Doğa Bilimleri de denir: Doğayı , doğada yer alan varlıklarıve olayları inceleyip, tümevarım yöntemini kullanan, doğa yasalarını bulmaya çalışan; Fizik, Kimya, Biyoloji, Astroni, Jeoloji gibi bilimlerdir. Bunlar böylece Tanrının yarattıklarını yöneten temel yasa ya da kuralları bulmaya çalışırlar.

● Pozitıf Olmayan Bilimler
Bunlara insan Bilimleri de diyorlar: İnsanı; insanın tarihsel, kültürel, toplumsal dünyasını konu edinen hem tümevarımı hem tümdengelimi kullanan; Tarih, Antropoloji, Psikoloji, Sosyoloji, Siyaset Bilim, Dil Bilim … Bu disiplinlerin uğraştığı da biz insanlar tarfından ortaya konan olguların dayandığı yasaları araştırmaktır.

Burada hemen söylemek gerekir : İncelediği konu Tanrının yarattığı herhangi bir olgu olmayan bir disiplini bilim olarak almak doğru olmaz. Çünkü gerçek bilim, bizce yasaları bilinmeyen doğa olaylarını incelemektedir. Tanrı gibi düşünebilme olanağımız olmadığından, hala bile birçok doğa olayının gizi çözülmüş değildir. Pozitif bilimin uğraş alanı içine giren konular bunlardır.

Öte yandan “pozitif olmayan bilimler” diye andığımız disiplinler insan icadı olan konuları işler. Bunların temel yasaları, insanlarca varlıkları ortaya konulduğundan bu yana bellidir. Ortada araştılacak bir giz yoktur. Öyleyse bu disiplinler ne yapmaktadır?... Bunlar bu konuları derinliğine inceleyip araştırırlar. Bilinmeyen yasaları ortaya çıkarmak gibi bir kaygıları ile savları olmamak gerekir. Çünkü daha başlangıçta yasalar insanlarca konulmuştur. Bu durumlarıyla, bir bakıma “Bilim” değil ama “Bilgiler” adıyla anılmaları gerekir.

Pozitif Bilimselliğin Ölçütleri Neler Olabilir?...

● Her bilim dalının kendine özgü bir konusu olmalıdır.
● Bu konular Tanrının yarattıklarıyla ilintili, onları yöneten yasalarla ilgili olmalıdır.
● Bilimsel çalışmalar, bilimsel yöntemle yapılmalıdır.
● Bilimsel sonuçlar güvenilir olmalıdır.
● Bilimsel sonuçlar bir kişi ya da grubun tekelinde olmamalıdır.
● Bilim nesnel (objektif) olmalıdır.
● Bilim eleştiriye açık olmalıdır.
● Bilim genelleyici olmalıdır.
● Bilim akıl ile mantığa dayanmalıdır.
● Bilimin amacı, bilimsel yasa ile kurallara ulaşmak olmalıdır.

Bu arada bir çok ayrımda matematiğin bir bilim dalı olarak gösterildiğine tanık oluyoruz. Bunun doğru olamayacağını hemen söylemek gerekir. Çünkü matematik te bir insan buluşudur. Matematik pozitif bir bilim değildir. Mantık ile Matematik “formel disiplinler” adı altında toplanır. Pozitif bilimler olarak adlandırılıp, ilgi alanları doğrudan doğruya doğal olayların incelenmesi ile açıklanması olan bilimlerden farklıdır. İlgilendiği konular gerçek şeyler, doğanın parçası olan şeyler olmak zorunda değildir. Matematik pozitif bilimlerin yöntemlerinin dilini oluşturur. Bu yüzden dili matematik olmayan herhangi bir disiplini “bilim” diye nitelendirmeye olanak yoktur. Bu yönüyle matamatiğe bilim değil, ama bir araç demek daha doğru olacaktır.

Tıp da, yöntem olarak, bir bilim yöntemi olmayan “olsa olsa” yöntemini sıkça kullanmasından, bir de dilinin matematik olmamasından ötürü bir bilim dalı değildir. Bu disiplin Hippocrates döneminde olduğu gibi, bu gün de sanat niteliğini taşır. Dahası bunun bir dalı olan cerrahi sanat da değil “zenaat” tir. Oysa tıbbın konusu insan sağlığı, demek ki Tanrının yarattıklarıyla ilgilidir. Bu yönüyle bilime yaklaşmaktadır. Umarız, belki ilerde matematik dilini içine alarak (fizik gibi), olsa olsa yöntemini de terkederek bilim olma özelliğini kazanır.

Bir de din konusunu işleyen dinbilim (theologia) dediğimiz bir disiplin vardır. Bu da şöyle ya da böyle bilim sınıfı içine sokulmak istenir. İsmi içinde de bu yüzden bilim = logia sözcüğü vardır. Ama din konusu bilimsel yöntemlerle araştırılamaz, yeni buluşlar yüzünden değiştirilemez, eklemeler ya da çıkarmalar yapılamaz. Dili hiç bir zaman matematik olmamıştır. Bundan sonra da olamaz. Din konusu eleştiriye açık değildir. Akıl ile mantığa değil inanışa bağlıdır. Bütün bunlar dinin bir bilim değil ancak “bilgi” olduğunu gösterir. O halde dinbilim değil “din bilgisi” dememiz daha doğru olacaktır. Bu yüzden "Din Bilgini" de olamaz, "Din Adamı" demek daha doğrudur.

Bütün bunların dışında konusu metafizik olan bir küme “bilgi” daha vardır ki bunlara “Sözde Bilim” deme eğilimi vardır. Sözdebilim anlamına gelen batı dillerindeki pseudoscience ifadesi Yunanca'da sahte, sözde anlamına gelen pseudo köküyle Latince'deki bilgi ya da bilgi alanı anlamına gelen scientia teriminin biraraya getirilmesiyle türetilmiştir. İlk kez 1843 yılında kullanılmıştır. Kelime genellikle negatif bir bağlamda kullanılmaktadır. Bilim olarak etiketlendiği halde bilim alanına girdiği düşünülmeyen şeylerle ilgili küçümseyici bir yan anlamı da içermektedir. Sözdebilim yapmakla eleştirilen kişiler doğal olarak bu sınıflandırmayı kabul etmemektedirler. Bu konuya 07.07.2007 tarihinde yayınladığımız “Metafizik nedir?.. Ne değildir?..” başlıklı makalemizde değinmiştik.

 




Türkiyedeki ılıcalar (altta) ile jeotermal enerji (üstte) bölgelerini gsteren haritalar.Büyütmek için haritalar üzerine tıklayınız.




Ilıca terimi yerine Türkçemizde kaplıca, çermik, içme ya da maden suyu da deniyor. Batı dillerinde spa, thermal spring, spring resort diye anılıyor.

Ilıca suyu yeraltı sularından oluşur. Ancak ılıcayı besleyen bu yer altı suları geçtikleri katmanlardan bir çok mineral tuzlarını eriterek içlerine alırlar. Bunun dışında, ılıcaların bulunduğu bölgeler etkin ya da eski etkin olmayan volkan bölgeleri olduğundan, buralarda da mağma yer yüzüne çok yakın bulunacağından, ılıca suları mağmayla yakın ilişki içindedir. Bu yüzden, mağmaya yakınlık ya da uzaklıklarına bağlı olarak, hem belli bir dereceye kadar ısınır, hem de düşük düzeyde radyoaktivite de kazanır.

O halde, ılıca suları 34 C üzerinde ısısı olan, bir çok mineral tuzu içeren, çok düşük radyoaktivitesi olan sulardır. Bu özellikleri yüzünden ya içilerek ya da banyo yapma biçiminde, dahası soluyarak da bazı hastalıkları sağıtmada kullanılır.

Jeotermal enerji yeraltından gelen çok sıcak sulardan yararlanmak demektir. Kaynağa yakın yerleşim yerlerinde kalorifer suyu gibi, konutları ısıtmak için kullanıldığı gibi tarımda seracılıkta, kültür balıkçılığında, kadırımlarda yollarda karların eritilmesi için de kullanılır. Bunun dışında termal santrallerde elektrik üretiminde de işe yarar.

Anadoluda sağlığa yararlı sulardan Hititler döneminden başlayarak yararlanıldığı bilinmektedir. Mineral, radyoaktif sular genellikle fay hatlarına bağlı olarak çıktığından depremlerden çok fazla hasar gören fakat yerini değiştirmeyen ılıca kalıntılarından günümüze en eski Roma ile Bizans Dönemine ilişik olanlardan bir bölümü kalmıştır. Hierapolis (Pamukkale) ile Alexandria Troas (Kestanbol) hamam kalıntıları Roma, Yalova-Kurşunlu hamamı Bizans Dönemine ilişiktir. Bu dönemlerde sağıtım ile spor amacıyla çevre ile diğer şehirlerden yoğun bir kullanımı olmalarından ötürü ılıca turizmi Anadoluda en eski turizm çeşidi olarak gösterilebilir. Şifalı sular Ortaçağda din ile siyasetin etkisi altında kalmış olup, gelişme gösterememiştir. Ilıca suları Selçuklular ile Osmanlılarca da kullanılmıştır. Örnekse, Yoncalı (Kütahya) ile Karakurt (Kırşehir) ılıcalarında Selçuklu, Çekirge (Bursa) ılıcasında Osmanlı dönemine ilişik hamam bulunmaktadır.

Cumhuriyet döneminde ılıcaların gelişimi için su çözümlemelerinin yapılması, su (balneoterapi) ile çamur sağıtımının (peloidoterapi) sağlık açısından iyileştirici özelliklerinin deneylerle saptanması, hidrojeolojik incelemelerinin yapılması gerekmiştir. Ilıca turizminin başlangıcında Atatürkün girişimlerinin büyük etkisi olmuştur. Atatürk Çekirge(Bursa) ılıcasından tıb açısından yararlanılması için 1928 yılında Bursa Kaplıcaları Anonim Şirketinin kurulmasını istemiş, ortaklık kurulmuştur. Atatürk Yalovanın örnek bir su şehri durumuna getirilmesini istemiş, 1936 yılında bu doğrultuda Termal Otelin yapımına başlanmıştır. 19. yüzyılda bataklık haline gelen Tuzla içmeleri (İstanbul) Cumhuriyet döneminde Atatürkün isteğiyle otel, park ile bahçelere kavuşmuştur. Atatürkün isteğiyle 1938 yılında İstanbul Tıp Fakültesinde kurulan "Hidro-Klimatoloji Kürsüsü" (1975de Tıbbi Ekoloji ve Hidro-Klimatoloji adını almıştır) ılıca hekimliğinin Türkiyedeki temelini oluşturmuştur.

1960lı yıllarda Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü hidrojeolojik incelemelerle Türkiyede 615 kaynak alanı saptamış, önemli olanların kaynak incelemelerini yapmıştır. Bu incelemeler Turizm ve Tanıtma Bakanlığının termalizm plânlamalarında temel olarak alınmıştır. 1973 yılında Bakanlığın Gönen kaplıcası için hazırlattığı planlama çalışması çağdaş ılıca anlayışının Türkiyedeki ilk uygulamasıdır. Bunu Yalova, Terme, Sıcakçermik gibi öteki ılıca planlamaları izlemiştir. İstanbul Tıp Fakültesi, Turizm ve Tanıtma Bakanlığının desteğiyle 1972-1976 yılları arasında maden sularının fiziksel ile kimyasal çözümlemelerini yapmış, sağlık açısından önemi, ulaşım, konaklama olanaklarını incelemiş, 4 cilt olarak yayınlamıştır (Türkiye Maden Suları, Marmara, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz Bölgesi).

1982 yılında çıkan Turizm Teşvik Kanunundan sonra duyurulan turizm merkezleri arasına ılıcalar da alınmış, ilk olarak 1985 yılında Kükürtlü Ilıca (Bursa) ile Doğanbey Ilıcası (İzmir) turizm merkezi olarak duyurulmuştur. 1985- 1993 yılları arasında 31 ılıca turizm merkezi olarak duyurulmuştur. Ilıcaların turizm merkezi olarak duyurulmasından sonra, 1982 Turizm Teşvik Kanununa 1988 yılında ek bir madde eklenmiştir (5.11.1988 tarih ve 19880 sayılı Resmi Gazete). Bu madde turizm alan ile merkezleri içinde yer alan şifalı sıcak ya da soğuk maden suyu kaynaklarını turizme açmıştır.

Bütün bunlara karşın ılıca turizmi, yurdumuzda öteki turizm kaynaklarının gerisinde kalmaktadır. Bunun nedeni, birkaçının dışında ılıca luruluşlarının modern rahat nitelikleri taşımaması olabilir. Turizmin yoğunlaşması için sunulan ürünün (ılıca suyunun) niteliklerinin yüksek olması yetmez. Bunun yanında konaklama kuruluşlarının gerek yapı, gerekse verilen hizmetler yönünden çök nitelikli olması gerekir. Suları sağlığa yararlıdır diye ilkel biçimde donanımı olan hiç bir ılıcaya, bazı meraklıları dışında, turist çekemezsiniz. Bu yöne de el atıp yurdumuzdaki bütün ılıcalarımızın konaklama niteliklerini yükseltmemiz gerekir.

Jeotermal enerjiye gelince...

Türkiye’de sıcaklıkları 102 C ’ye varan, 600’ün (bazı kaynaklara göre ise 1000 kadar) üzerinde sıcak su (jeotermal enerji) kaynağı vardır. Ülkemiz, Avrupada bulunan ülkeler arasında, İtalya’dan sonra jeotermal kaynaklar açısından en önemli ülke konumundadır.
Bu kaynaklar, ülkenin jeolojik yapısı nedeniyle Batı Anadolu’da (Ege Bölgesinde) hem sıcaklıkları yüksektir hem de sayıca diğer bölgelere göre daha fazladır. Bunu, sırası ile Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ile Akdeniz Bölgeleri izlemektedirler.

Jeotermal enerji açısından zengin ülkeler arasında yer alan ülkemizde 1962 yılından bu yana MTA Genel Müdürlüğü’nce sürdürülen düzenli, programlı araştırmalar sıcak su kaynaklarının döküm (envanter) çalışmaları ile başlamıştır. Daha sonra uygun alanlarda gerçekleştirilen ayrıntılı incelemelerde sıcaklığı 35 C ın üzerinde jeotermal akışkan içeren 170 adet alanın varlığı ortaya konmuştur.

Yüzey sıcaklığı 35 C nin üzerinde olan 170 adet jeotermal alanın 161 tanesi merkezi ısıtmaya, sera ısıtmasına, endüstriyel süreç ısı kullanımı ile kaplıca kullanımına uygundur. Öteki 9 jeotermal alanın 2 sinde konvansiyonel yöntemlerle, 7 sinde ise teknik olarak, yeni teknolojilerinde kullanılması ile elektrik üretimine uygun olduğu saptanmıştır. Bu alanlarda elektrik üretimine bütünleşmiş olarak, merkezi ısıtma vb. jeotermal uygulamalar da gerçekleştirilebilir.

Sonyıllarda artan ısıtma uygulamaları nedeniyle arama çalışmalarında da bir artış olmuş, ağırlıklı olarak önceleri Batı Anadoluda yapılan aramalar ülkenin her tarafında yaygınlaşmıştır. Son 5 yılda yapılan çalışmalarla, ülkenin enerji bütçesine 552 MWt katkı sağlanmıştır. Bu dönemde bulunup, varolanlardan geliştirilen alanlara birkaç örnek olarak İzmir-Aliağa; Ş.Urfa-Karaali, Ağrı-Diyadin, Kırşehir, Nevşehir-Kozaklı ile Van-Erciş gibi alanları verebiliriz..

Jeotermal enerji tükenmez bir kaynak değildir!.. Bunu MTA’ nın uzmanları söylemekte. Çare olarak da kullanılan sıcak suyun reenjeksiyon yapılması, demek ki bu suyun kaynağına geri verilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.

Jeotermal enerji konusunda da eksiklerimiz olduğu söyleniyor. Bu konuda bir kaç uzmanın görüşlerini örnek olararak verip yazımızı sonlandıralım :

DEÜ Jeotermal Enerji Merkezi müdürü Prof. Dr. Yılmaz Savaşçın’ a göre, jeotermal enerji konusundaki savsaklama, en az matbaanın ülkemize gelişindeki gecikme kadar büyüktür.

İYTE’ deki GEOTEM sorumlusu Prof. Dr. Macit Toksoy ise, 1926 yılından kalma yasa ile kaynakların, sürdürülebilir biçimde yönetilip yönlendirilemeyeceğini belirterek ivedi yasal düzenleme istiyor.

Jeotermal enerjinin ortaya çıkartılmasından sorumlu devlet kuruluşu MTA’ nın uzmanları da, araştırmaların yetersizliğini dile getirmekte.

 

Ispartadaki son uçak kazasında kaybettiğimiz bir fizik profesörümüz, Prof. Engin Arık, Türkiyede dış ile iç borçların tamamını 500 kez ödeyebilecek thorium madeni “rezervi”ne sahip olduğumuzu söylemiş.

Buna benzeyerek, üzerinde yaşadığımız topraklarda bor, uranium, zeolit, osmium, olivin, mermer gibi maddelerden borçlarımızı karşılayıp onun da ötesinde gelir sağlıyabilecek niceliklerde “rezevrlerin” bulunduğu bilinip, birçok kez söylenmiş bulunuyor.

Öyleyse içimiz rahat olsun!..

Hiç korku ya da kuşku duymadan rahat rahat borçlanabiliriz!..

Ama, işin doğrusu pek te bu söylemlerde olduğu gibi değildir. Bir kez, bu madenler toprakla karışık biçimde “rezevleri” oluşturuyorlar. Bunların işe yarayabilir hale gelmeleri , bir hammadde olarak ele alınabilmeleri için, karışık oldukları topraktan ayrılıp saflaştırılmaları gerekir (aynı altın madeninde olduğu gibi). Bu işlem yapılmadan, demek ki saflaştırma ya da zenginleştirme işlemi yapılmadan bu madenlere sahip olunduğu söylenemez.

İkinci olarak, bunun ardından, sözü edilen zenginleştirme işlemini gerçekleştirecek teknolojik bilgiye sahip olmak gerekir. Bu bilgiyi dışardan almaya kalkarsanız, ya size hiç vermezler ya da çok eskimiş teknolojileri alabilirsiniz. Böylece işi çıkmaza götürmek işten bile değildir. O halde zenginleştirme için gerekli teknolojiyi de içerde üretmek zorundasınız. Bu da yeteri kadar araştırıcı bilim adamı yetiştirmekle olur. Gerekli bilim adamlarınız bu günkü günde elinizde yoksa, ortalama bir hesapla 15 - 20 yıl daha beklemeniz gerekir. O da, bu doğrultuda yürümenin gerekliliğinin akledip kavramış iseniz geçerlidir!.. Yok, hala birileri gelip bizi teknolojilerle donatsın diye bekliyorsanız, daha pek çok uzun bir süre bekliyeceğinizi akıldan çıkarmamak gerekir.

Üçüncü olarak, elde edilen zenginleştirilmiş metalleri, ya içerde bol olarak kullanmak ya da bunları dışarıya pazarlayacak yöntemleri kullanmak ya da, daha doğrusu, her ikisini birden yapmak gerekir. Elde zengin “rezervler” bulunduğuna göre, dış pazarlara eğemen olmak, birim fiatları saptamada önde gelmek gerekir. Bunu yapmada güçsüz kalırsanız, dışardaki açıkgözlerce sömürüye uğramak işten bile değildir. “Olsun biz madenlerimizi toprakla karışık olarak ta pazarlarız!” diyorsanız elinizdeki zenginliği yok bahasına satmak zorundasınız demektir. Çünkü bu değerli metallerin pek çoğu bir ton topraktan ancak bir kaç gram olarak elde edilebilir.

“Rezevrlerin” saptanması da çok yararlı bir iş olmakla birlikte, bu evreden ileriye gidilemiyorsa ya da buna olanak yoksa, varılacak sonuç çevredeki bir çok sömürgecinin iştahını kabartmaktan öteye gidemez. İşte bunun içindir ki, bir toplantıda yüzümüze karşı, hiç çekinmeden “Türkiye Türklere bırakılamıyacak kadar zengin bir ülkedir” diyebilmiştir bu kendini bilmezler.

Buna ister istemez kızıyoruz. Ama, kızmayıp özrü kendimizde arayıp bulmamız gerekir.

Aynı yanlışı "dahi" çocuklarımızı ayırıp yetiştirme konusunda da yapmıyor muyuz?..

Kaba bir hesapla, her bin sağlıklı doğumda bir dahi dünyaya geldiğine göre, toplumumuz içinde yetmiş bin dolayında dahi bulunmak gerekir. Oysa biz bunlardan birini bile ayırdedemiyoruz. Nedeni çok açık olarak ortada durmaktadır : Aynı yeraltı zenginginliklerine yaptığımız gibi, bunların varlığı bizi ilgilendirmiyor. Onları gereği gibi yetiştirip ulusa kazandırmıyoruz. Bunun ne denli önemli olduğunun bir türlü bilincine varamıyoruz. Sonra da dışarı ülkere “beyin göçü” olduğundan yakınıp duruyoruz. Hiç düşünmüyoruz : bu göçün altında hangi gerçekler yatıyor?.. Nasıl önlebilir?.. Neler yapılabilir? Bunları bilip çözümlerine de ulaşmak gerekir. Çünkü, nasıl bilebiliriz ki, belki de bizim özlemini çektiğimiz bu metal zenginleştirme yöntemlerini bile, dış ülkelerde çalışmakta olan bizim dahi çocuklarımızdan bazıları bulup, geliştirip o ülkelere mal etmekteler.

Yurdumuzdaki su zenginliği (ılıcalarla birlikte) ile barajlar konusunda da aynı problemler yaşanmaktadır. Su kaynaklarımızı kullanmada da zorluklar yaşayıp, zaman zaman usdışı davranışlar sergiliyoruz. Konuyu başka bir makalede gündeme getirmeye çalışacağız.

Bütün bunlar, nerden bakarsanız bakın, bir an önce aklımızı başımıza toplayıp, içinde bulunduğumuz kısır döngüden çıkmamız gerektiğini gösterir. İçerde her zaman içinde olduğumuz kısır, anlamsız çekişmelerden hemen kurtulmamız geremektedir. Ulusun yararlarını kendi anlamsız, zavallı yararlarımızın önünde tutmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bunu başarabildiğimiz gün düzlüğe ulaşabileceğimizi bilmemiz gerekir.

Toptan (global) olarak ulusun esenliği, her zaman bizim kişisel esenliğimizden daha önemli, daha öndedir. Aslında ulus toptan esenliğe kavuşursa, tek tek bireyler de gerekli esenliği elde ederler. Bunun böyle bilinmesi gerekmez mi?...