Yankı Yinelediği Sesten Güzeldir
Oscar Wilde






" One of the most amazing developments in the history of biology. "
Thomas Hunt Morgan




Bir kaç gün önce National Geographic televizyon kanalı bir yayınında, Y kromozomundaki bir genin mütasyonundan (değişiminden) yola çıkarak, bir grup bilim adamının bilimsel Adem’ e ulaşmaya çalıştığını konu etti. Bu yolla önce bütün moğolların Cengiz Han’ dan geldiği anlatıldı. sonra bütün insanların atası olan Adem’ in Orta Afrika’ da yaklaşık 16 000 yıl önce yaşadığı söylendi. Hıristiyanların Kutsal Kitabındaki (Holy Bible) Adem anlatımına da göndermeler yapıldı. Fakat insanoğlunun bundan milyonlarca yıl önce yaratıldığı düşünülürse, araştırmanın çok daha gerilere gidilerek yapılması gereği hemen anlaşılır.

Y kromozomu sahiplerinin erkek olmasının nedeni, Y kromozomunda bulunan SRY geninin, embriyoların erkek olarak gelişmesini sağlamasıdır. Bu cinsiyet sistemi, tüm memeliler ile benzer sistemlerde kimi balıklar, sürüngenler, dahası böceklerde de aynı.

Ne var ki, erkek cinsini belirleyen, insanın yanında bir çok hayvanda da bulunan bu Y kromozomunun çok daha değişik bir serüveni vardır. Jinemed Kadın Sağlığı Merkezi Direktörü Prof. Dr. Teksen Çamlıbel' in bu konudaki i düşünceleri şöyledir :

“Erkek cinsiyetini belirleyen Y kromozomunun yavaş yavaş yok olduğu ortaya çıktı. Evrim sürecinde dış görünümde de değişiklikler bekleniyor. Araştırmalar Y kromozomunun artık üçte iki oranında küçüldüğünü, kendini yenileme yetisini kaybettiğini gösteriyor. Bilim adamları konuyla ilgili farklı yorumlar yapsa da gelecekte erkek kısırlığının artması, beklenen en önemli sonuçlardan biri.

Dahası son olarak haziran ayında Berlin'de yapılan Avrupa İnsan Üremesi ve Embriyoloji Topluluğu Kongresi'nde (European Society of Human Reproduction and Embryology Congress-ESHRE) "Y kromozomu kayboluyor mu?" konulu sunumda, erkeğin dış görüntüsünün bile bu nedenle değişeceği savı ileri sürüldü. Erkeklik yok mu oluyor?

Y kromozomunun küçüldüğü nasıl anlaşıldı?..

İnsanlarda 23 kromozom vardır. 22 tanesinin cinsellikle ilgisi yok. 23'üncüsü de X ya da Y oluyor. XX olursa kadın, XY olursa erkek demektir. Fakat yapılan incelemelere göre anlaşılıyor ki Y kromozomu, evrim sürecinde kendini yenilemekten giderek güçsüz hale geliyor. Y kromozomu uzun yıllar içinde ufak bir kısmını yavaş yavaş kaybediyor. Zaten X kromozomuna baktığınızda, üzerinde yaklaşık 1800 gen olduğunu görüyorsunuz. Y'de ise 300 civarında gen var. Eskiden bunlar aynı boydaymış. Demek ki, Y kromozomu küçülüyor.

"Y kromozomu bitiyor mu?.. Bu ne zaman duracak, ne zaman bitecek?.." gibi birtakım hesaplar yapılıyor. Belli bir zaman sonra Y' nin kaybolma olasılığının varlığı ile Y kromozomu sarmalının tamamen yok olacağı üzerinde duruluyor.”


Zaman ayarlı bir bomba olan evrim, Y kromozomunun karşıtıymış gibi çalışıyor görünümünde. Milyonlarca yıl önce tarih sahnesine çıktığında Y kromozomu 1500 gene sahip bir krallıkken, zamanla bu krallık küçüldü; şimdi krallıkta yalnızca 300 dolayında gen kaldı. Kimi bilim adamlarına göre, Y kromozomu 5 milyon yıl içinde o genleri de yitirip, sahnelerden çekilecek. Bu olduğunda ise, insanlık erkek olan yarısını yitirip, yeniden erkek yaratabilmek için yeni yollar arayacak demektir. Çünkü cinsellik ile üreme doğanın değişmez kuralıdır. Ne kadar zaman geçse de bu değişmez.

Ama bu düşüncedeki sonuçlar gerçekleşecek midir?..

Hiç zannetmiyoruz!.. Doğada cinsiyet ile buna bağlı olarak çoğalma olgusu kaçınılmaz olduğuna göre, gene kaçınılmaz bir biçinde X kromozomu da, Y kromozomu da varlığını yitirmeyip korunma durumundadır.

O zaman Y kromozomunun başına gelenler neyi göstermektedir?..

Her şeyden önce gerek X, gerekse Y kromozomunda yer alan bütün genlerin cinsi belirleyen genler olmayıp, çok büyük çoğunluğun başka amaçlı kodlamaları taşıyan genler olduklarının bilinip anımsanması gerekir. Böylece Y kromozomunun 1500 genden 300 dolayında gene indirgenilmesi, halen Y kromozomu erkek karakterini belirlediğine göre, erkek karakteri dışında başka amaçları hedefleyen kodları taşıyan genlerin kaybedildiğini gösterir.

Y kromozomunda bulunup ta kaybedilen genlere artık gereksinim kalmadığından ortadan kaldırıldıkları gerçeği daha akla yakın gelmektedir. Bu süreç eğer sürerse, seks kodlamalarını taşıyan genler en sona kalacaktır. Bunların da yok edilmeleri insanların da, hayvanların da sonu, demek ki yok olmaları demektir.

Tanrının mantığı buna izin vermez. Çünkü "O"nun için bireylerin değil, ama türlerin sürekliliği başlıca amaç gibi görünmektedir.

O halde Y kromozomunda olanlar bir yıkım değil, ama BİR EVRİMDİR. Gereği kadar küçüldükten sonra evrimini tamamlayıp son biçimini almış olacaktır. Bu konu için 14.06.2007 tarihli Apoptosis (yaprak dökümü) konulu makalemizi incelemenizi öneririz.

Biz insanlar (özellikle de bazı bilim adamları) felaket tellallığı yapmaya bayılıyoruz. Bazı doğa olaylarından yola çıkıp kıyamet görünümlerine varmayı marifet sayıyoruz. Böylece doğa gerçeklerini de gözardı etmiş oluyoruz. Üstelik yapılan, bir bilimsel araştırma sonuçlarını değerlendirmek değil, hiç bir ispata dayandırmadan rastgele kestirimleri ortaya koymaktır. Bu tür senaryoları üretmenin bir bilim adamından çok, gündelik olayları izlemeyi iş edinmiş medyacılara yakışabileceğini söylemek isteriz.

 



Kuran-ı Kerimden :

Gece uyumanız da Onun âyetlerindendir.
(Rum Sûresi, 30:23)


De ki: Söyleyin bana, eğer Allah gündüzü kıyamete kadar üzerinizde sürekli kılacak olsa, istirahat edeceğiniz bir geceyi size Allah’tan başka getirebilecek tanrı kimdir? Hâlâ gözünüzü açmayacak mısınız? ...
(Kasas Sûresi, 28:72.)




Bilindiği gibi circadian cyclus, uyuma ile uyanıklık dönemlerinin ard arda gelmesi anlamını taşır. Bu çevrimin (cyclus) oluşması, başlıca melatonin adlı hormonun salgılanmasına bağlanmıştı. Melatonin karanlık basınca salgılanmaya başlıyor, gündüz ışığı gelince azalarak kayboluyor; bu da uyku ile uyanıklık dönemlerini belirliyor denmekteydi,

Ancak, bu tanımlamalar anadan doğma kör olup, hiç ışık görmeyenler ile kutuplarda altı ay gece altı ay gündüz yaşayanların uyku ritminin buzulmamasının nedenini anlatamıyordu. Bizim “İlginç Yönleriyle UYKU ile DÜŞLER” adlı kitabımızın “Uykunun Biokimyası” bölümünde bu konuya şöyle değinmiştik :

[Melatonin’ in ortaya çıkarılışı 1950 li yılların sonlarında olmasına karşın, topluca işlevlerinin neler olduğunun anlaşılması son on yılın içinde gerçekleşebilmiştir.

Kimyasal adı N-acetyl-5-methoxytryptamine (kapalı formülü C13 H16 N2 O2) olan melatonin bir hormondur. Başlıca, fakat yalnızca değil, beyinin merkezinde 3 üncü ventrikülün arka duvarına asılı olarak yer alan pineal salgı bezindeki pinealositler’ce üretilir. Organizmada kimyasal olarak serotonin’den elde edilmiş bir amino asid olan triptofan’dan sentezlenir. Melatonin sentezine hem elektrik, hem de magnetik alanların etkisi olduğu bazı yayınlarda anlatılmıştlr (H.A. Welker et al., ile A. Lerchl et al.).

Melatonin pineal bezin dışında retina ile mide bağırsak yolunda da üretilir. Bu durumda paracrine hormon gibi etki yapar.

Melatonin bir çok bitkide de (pirinç, domates, kiraz, üzüm, yeşil muz, arpa, zencefil, su yosunları gibi) üretilmektedir. Ancak bu kimyasalın bitkilerdeki görev ya da görevlerine ilişkin çalışmalar hem çok yenidir, hem de bu görevlerin neler olduğu tam olarak açıklanamamıştır.

Melatonin, uykuya etkisi dışında çok güçlü bir antioksidandır. Nükleer + mitokondrial DNA nın korunmasında önemli rol üstlenir. Dişi üreme hormonlarının zamanlama ile salgılanmasını denetleyen bir hormondur.

Bir çok araştırmacı melatoninin vücutta yaşlanma işlemleriyle ilgisi olduğuna inanır. Örnekse, genç kişilerde gece melatonin düzeyi yüksek olup, yaşın ilerlemesiyle bu düzey aşağı doğru iner. Bununla birlikte son yapılan araştırmalar yaşlılardaki bu melatonin düzeyi alçalmasında daha başka bazı soruların bulunduğunu gösterdi.

Melatonin, “T hücrelerini güçlendirme özelliği nedeniyle bağışıklık sistemine yararlı olur”. Sozü edilen etkisi canlı organizmada belirsiz olup kesin olmamakla birlikte, doku kültürlerinde kanıtlanmıştır, İşte bu etkisi yüzünden meme kanseri, prostat kanseri, kanserle ilgili kilo kaybı, sarkoidozis olgularında sağıtma amacıyla salık verilmektedir.

Kanser dışı hastalıklarda, örnekse romatoid artirit, hiperaktivite, epilepsi, güneş yanığı, viral ansefalit, kalb hastalıklarında da sağıtıcı etkisinden yararlanılır.

Bunun yarı yaşam süresi 32 – 40 saat olup, ortadan kaldırılması iki yolla gerçekleşir : 1) karaciğerde metabolize olma, 2) idrarla dışarı atılma.

Melatoninin başlıca görevi biyolojik saati ayarlamasıdır. Bunu ard arda gelen gün ışığı, gece karanlğı (sirkadyen rltm) etkisiyle yerine getirir. Gün ışığı gözün retina katmanınca algılanarak görme sinirleriyle (rethinothalamic tractus) kavşak-üstü çekirdeğe (surprachyasmatic nucleus) ki burası büyük olasılıkla biyolojik saatin bulunduğu yerdir, oradan pineal beze ulaşır. Aynı sinirsel uyarılar sempatik nöronlarla, sempatik üst boyun düğümüne gider. Adı geçen bu anatomik yapılar, ışığın görme dışı etkilerinin algılanması ile değerlendirilmesi konusunda başlıca bölgeleri oluşturur.

Gün ışığı uyarısını alan pineal bez melatonin sentezini yavaşlatarak durdurur. Gece karanlığı da aynı yolla bir uyarı olarak plneal beze ulaşır. Bu kez ışık olmadığını algılayan plneal bez melatonin üretimini hızlandlrarak en üst düzeye ulaştırır. Demek ki gün ışığı, melatonin sentezi üzerine bastırıcı, gece karanlığı uyarıcı bir etki yapmaktadır.

Melatonin en yüksek düzeye sabaha karşı saat 4 sıralarında ulaşır. Kandaki melatonin düzeylerinin zamana karşı değişimini şöyledir : Melatonin akşam saat 23 te ani bir çıkışla, saat sabaha karşı 4 te en yüksek düzeye ulaşır. Oradan saat sabah 9 a kadar hızlı bir iniş yapar. Melatoninin plazmadaki gündüz düzeyi 10 pg/ml dir.

Buraya kadar anlatılanlar gün ışığını görebilenler için geçerlidir. Buna karşın hiç gün ışığı göremeyen doğuştan görme özürlüler vardır. Bunlar gün ışığından yoksun olduklarından biyolojik saatleri görenlerinki gibi işleyemez. Bu yüzden melatonin düzeyleri gün boyu değişik saatlerde en yüksek noktalara ulaşır. Sonuçta onların biyolojik saatleri 24 saatten daha uzun dönemleri kapsayabilir. Böylece görme özürlülerde uyku bozuklukları gözlemlenebilirse de durum dışarıdan belli zamanlarda melatonin verilerek düzeltilebilir.

Madem ki, hiç gün ışığı görmeyenlerde de pineal bezde belli aralıklarla melatonin sentezlenip en üst düzeye kadar çıkıp sonra en alt noktaya inmektedir; bu durumda melatonin üretiminden sadece gün ışığı değişimlerini sorumlu tutmak doğrumudur?... Acaba melatonin üretiminde ışıktan başka etmen ya da etmenler varmıdır?... Doğrusu araştırmaya değecek bir konudur bu.

Gerçekten de pineal bez, deneysel olarak sinirden arındırılınca (denervasyon) melatonin üretme ritmi bozulmaktadır. O halde sadece gün ışığı değil, beynin bazı bölgelerinden gelen uyaranların da melatonin sentezi üzerine hatırı sayılır etkileri olduğu gösterilmiş oluyor. Ayrıca, norepinefrin ile magnezyum’ un melatonin sentezinde önemli görevleri olduğu da bilinmektedir. Bunlar gün ışından bağımsız etmenler olduğuna göre, melatonin üretiminin tek başına sirkadyen ritme bağlanmasının doğru olamayacağı da bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Sirkadyen ritm, belki de olayın belli bir düzende gitmesini sağlayan bir öğedir.]


Kitaptan aktardığımız bölümün son üç paragrafında tek başına karalık/aydınlık dönüşümünün melatonin salgılanmasının, buna bağlı olarak uyku/uyanıklık dönemlerinin oluşması olayında, tek neden olamayacağını, burada başka etken ya da etkenlerin asıl nedeni oluşturabileceğini anlatmaya çalışmış bulunuyoruz.

Biz kitaptaki bu satırları 2006 yılı başında kaleme almış, konunun daha da araştırmaya değeceği üzerinde durmuştuk. Bu kez Paolo Sassone-Corsi başkanlığında Kaliforniya Üniversitesi farmakoloji bölümünden bir grup araştırıcının Nature dergisine 15 Temmuz 2007 de gönderdikleri bir makaleye tanık oluyoruz. Bu makalede araştırmacılar, insanların vücut saatini düzenleyen genetik mekanizmayı kontrol eden kimyasal düğmeyi bulduklarını bildirdiriyorlar. Bu sürecin karmaşık genler içermesine rağmen, tüm mekanizmanın tek bir aminoacid tarafından kontrol edildiği de belirtiliyor.

Araştırmanın sonuçlarına göre, "Saat" geni ile ortağı "Bmali"(*) vücudun saatini denetliyor. "Bmali" tarafından üretilen bir proteindeki tek aminoacid, vücudun ritmiyle ilgili genetik olaylar zincirini tetikleyen bir değişikliğe gidiyor. Bu değişiklik, herhangi bir şekilde bozulduğu takdirde, tüm sistemi yok ederek kontrol mekanizmasından kurtulabiliyor.

Araştırmacılar şimdi bu aminoacidin faaliyetini etkileyecek antikorlar üzerinde çalışırken, söz konusu keşfin uyku düzensizliği ile benzer hastalıkların tedavisinde daha etkili ilaçların üretilmesine yardımcı olması bekleniyor. Çevredeki değişiklikleri sezinleyebilen, çok hassas bir mekanizma olan vücut saati, uykudan metabolizma ile davranışa kadar birçok fonksiyonu düzenliyor. Bu mekanizmanın, tüm insan genlerinin yüzde 15'ini düzenlediği tahmin ediliyor. Ritmin bozulmasıyla insan sağlığı olumsuz etkileniyor, uykusuzluk, depresyon, kalp hastalığı, kanser ile sinir bozuklukları ortaya çıkabiliyor.

Bu bilgilerden, Melatonin üretiminde ışığın değil çok başka bir sistemin etkili olduğu anlaşılmakta, böylece bu konuda ne kadar haklı olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

(*) Bir antikor .
Sekans Adı: cycle (BMALI) 

Tam Adı: bHLH-PAS protein CYCLE (cycle)

UniGene Sayısı: N.A. 

Accession Sayısı: AF065473

Kaynak organisma: Meyva Sineği ( Drosophila melanogaster )

Tam Boy Büyüklüğü (aa): 413
----------------------------------------------------------

İlgili Metinler :

Güran, Y. : İlginç Yönleriyle UYKU ile DÜŞLER. (2006) Henüz basılmadı.

Jun Hirayama(1), Saurabh Sahar(1), Benedetto Grimaldi(1), Teruya Tamaru(2), Ken Takamatsu(2), Yasukazu Nakahata(1), and Paolo Sassone-Corsi(1) : CLOCK-mediated acetylation of BMAL1 controls circadian function. Nature, Volume 450 Number 7172 pp 1086 - 1090.
(1)Department of Pharmacology, School of Medicine, University of California, Irvine, 92697-4625 Irvine, California, USA
(2)Department of Physiology, Toho University, Faculty of Medicine, Tokyo 143-8540, Japan


David Whitmore | Nicolas Cermakian | Claudia Crosio | Nicholas S. Foulkes | Matthew P. Pando | Zdenka Travnickova | Paolo Sassone-Corsi :A Clockwork Organ. Biological Chemistry, Volume: 381 | Issue: 9-10, Sep-Oct 2000, Page(s): 793-800

Luca Cardone, Jun Hirayama, Francesca Giordano, Teruya Tamaru, Jorma J. Palvimo, Paolo Sassone-Corsi1 : Circadian Clock Control by SUMOylation of BMAL1. Science 26 August 2005,Vol. 309. no. 5739, pp. 1390 - 1394.

 










"Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek ise tehlikelidir."

Konfiçyüs



Toplumumuzda, çocuklardan erişkinlere varan bir yelpaze açılımında matematiği sevmeme, ondan uzak kalma, dahası matematiğe ilgi duymamakla öğünme(!) eğilimi olduğunu gözlemliyoruz. Bunun başlıca nedeni, çoğumuzun soyut düşünmeye alışık olmayıp, soyutlamadan adeta nefret etmemizdir.

Acaba en derinde olan neden nedir?...

Bu sorunun yanıtı aranırken, elbette en önde akla eğitimde uyguladığımız yöntemler geliyor. Ne yazık ki, çocuklarımızı durağan (static) düşünmeye alıştırırız. Çocuk küçükken alabildiğine öğrenme, merak duygusu içindedir; ama aileden başlayan, okulda da süregelen bir eğitim sürecinde, merak duygusunu kalıba döker, düşünme yeteneklerini azaltırız.

Bu nedenle öğretmen öğrencinin aklını kışkırtmalı; ama bunu yapması için kendine güvenmesi gerek. Kışkırtırsan, öğrenci araştırır, bulur, seninle tartışmaya gelir. Bundan kaçınmamak gerek. Matematiği çok insan anlatabilir; ama doğru öğretmenlik nedir derseniz, problem burada düğümleniyor. Öğrencinin beynini olabildiğince özgürleştirecek, sınırlarını zorlayacaksın…

Çocukta matematik kavramı 0 - 6 yaş aralığında gelişir. O halde, çocuğu bu dönemde matematikle tanıştırmak gerekir. Bu dönemde o küçücük ama yüksek kapsama güçlü (sığalı) beynin içine bilinen yöntemlerle matematik teoremleri ile problemlerini sokmaya kalkmak elbette yanlış olur.

Peki! Ne yapmak gerekir?..

Bu çağdaki küçüğe matematiğe dayalı oyunlar sunmalıyız. Çocuk bunlarla oynayıp uğraşırken temelde matematiğin yattığını anlamasa bile, bunlarla matematik fikrine yakınlık duymaya başlayacaktır. Bunlar bilmeceler olarak ta sorulabilir.

Ama 0 - 6 yaş arasındaki küçüğümüz bunlardan sıkılıyor ya da uzak kalmayı mı yeğliyor?..

O zaman aklımıza hemen zekanın tek bir tür olmadığı, 1983 yılından bu yana Howard Gardner tarafından tanımlanmış 8 tür zekanın var olduğu gelebilir (çoklu zeka kavramı). Ancak, tanımlanmış bu zeka türlerini tek tek incelersek, pek çoğunda soyut düşünmenin var olduğunu görürüz. İnsanları matematikten uzaklaştıran başlıca etmenin soyut düşünme zorunluğu olduğu düşünülürse, bunun burada geçerli olamayacağı anlaşılır. Bundan yaklaşık her tür zekaya, elbette matematik zeka başta olmak üzere, matematiği sevdirme olanağı bulunabileceği anlaşılır. Demek ki, matematikle yalnız matematik zekası olanlar uğraşmaz. Öteki tür zekalar da az ya da çok, hele okul sıralarında, matematiğe yakınlaşabilirler.

Demek ki, ortada başka bir sorun olmalıdır. Bu da, büyük olasılıkla bu konuda matematiğe yakınlaştıracağız diye çocuğun üzerine fazlaca yüklenmektir diyebiliriz. Elimizdeki araçları ona gerçek oyun gereçleri olarak vermeliyiz. Sıkılmasına meydan vermeden, öteki oyuncakları gibi ilgi duyduğu anlarda ilgilenmesine özen göstermeliyiz.

Bu matematik oyunları ile bilmeceleri konusunda, 6 yaşın hemen üstünde olanlar için fırsat tümüyle kaçmış değildir. Bir kaç yıl daha bu yöntem 6 yaş üzeri çocuklarda kullanılabilir. Fakat daha sonra öğrenci gerçek matematik dersleriyle karşı karşıya gelecektir. Bize sorarsanız, matematiğe ilgi duymayan ergin kişler bile matematik oyunları ile konuya ısınabilirler. Denemeye değer bir konudur bu...

Eğitim açısından yapılan yanlışlar, hem eğitim programları hem de öğretmen açısından, bu noktada başlamaktadır. Matematik dersiyle ilk yüzleşmesini yapan öğrenciye sunulan matematik problemleri, daha önce anlatılan oyun ya da bilmeceler gibi verilmeli; teoremler de bu bilmecelerin ip uçlarıymış gibi anlatılmalıdır. Bunun tersi yapılıp, daha başlar başlamaz matematik kupkuru yüzüyle öğrencinin önüne konursa, çocuk hızla bu derse karşı soğukluk duymaya başlayacaktır.

Soyut düşünmeye alışma da 0 - 6 yaş arasında başlar. Bu dönemde çocuğa okunacak masallar dikkatle seçilmelidir. Çünkü bu masallar onu soyut düşünceye doğru yönlendirecektir. Bu bakımdan çocuğa okunacak (anlatılacak değil!) masalların nitelikli olması çok önemlidir. Masallar ile matematik temelli oyunlar, bilmeceler onu farkına varmadan matematiğe yönlendirip, matematikle kaynaştıracaktır. Daha bu dönemde çocuğun zihninin dar bir alana sıkışmasını önlemek gerekir. Düşünme ufku, özellikle soyut düşünme ufku alabildiğine geniş olmalıdır. Aynı özen okul sıralarındayken de gösterilirse başarıya ulaşılır. Bir bakıma bu yolla yaratıcı zeka da geliştirilmiş olur.

Bu konuda eğitim programlarını düzenleyenlerle öğretmenlere büyük sorumluluk düşmektedir. Olanak bulup küçük öğrencilere uygulanan matematik eğitim programlarını inceleyebilirseniz, burada yaşlarına göre onların kaldıramayacakları uygulamalara zorlandıklarını göreceksiniz. Bir keresinde ben, kızıma ilkokulun beşinci sınıfındayken toplamları ile farkları bilinen iki sayıyı aritmetik yoluyla bulmasını öngören bir problem verildiğine tanık oldum. Cebirle kolayca çözülebilecek bu problemi, ömründe cebirle tanışmamış o yaştaki bir öğrencinin aritmetik kullanarak çözmesini beklemek akıl dışı bir iştir. Öğretmenler de verilen eğitim programlarına uymak zorunda olduklarından, ister istemez bu sağ duyuya aykırı uygulamayı gerçekleştiriyorlar. Bu tür davranışlar doğal olarak öğrenciyi matematikten soğutuyor.

Öyle görülüyor ki, bir parça akıl yanında bir parça sağ duyu problemi çözmeye yardımcı olacaktır. Umudumuz bu özellikleri taşıyan eğitimcilerin, dolaylı olarak ana-babaların yetiştirilmesindedir.

 



“Bir rastlantı insana zekayı vermiştir. O da onu kullanmış ve ahmaklığı icat etmiştir”
Henri de Regnier
Ozan


Söze başlarken “dahi” dediğimiz kişilerin tümüyle konu dışı olduklarını bildirmemiz gerekir.

Normal insanoğlu belli bir zeka gizilgücü (potential) ile dünyaya gelir. Hiç kimse otuz yaşındaki aklıyla doğmaz. Bu zeka gizilgücü yaşam boyunca çeşitli araçlar kullanılarak geliştirilir. Sonunda insan erginlik çağında ulaşabileceği son zeka düzeyine varır. Zekanın bu gelişim yolu üzerinde bazı engellere takılabildiği de bir gerçektir. Bu yüzden herkesin zekası aynı düzeyde değildir. Olamaz da.

Ama bu engellerden bir tanesi, belki de en önemlisi zeka ölçütü olarak kazanılan maddi varlığı temel olarak almaktır. Bunun formülü, “kim çok kazanıyorsa kazandığı ölçüde zeka sahibidir” tümcesiyle özetlenebilir. Oysa, para kazanmanın zeka ile hiç ilgili olmayan, daha çok ahlaksızlık ölçülerine giren bir çok yolu vardır. Bunları hilecilik, hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvetçilik, korsanlık, haydutluk gibi... Sıralayabiliriz. Bu davranışların olumlu gelişmiş insan zekasıyla yakından ya da uzaktan hiçbir ilgisi yoktur.

Aslında, dededen miras kalmadıkça ya da piyango türünden bir talih oyunundan kazanılmadıkça, bir insanın yaşam süresi servet edinmeye yetmez. Size birisi “sıfırdan başlayıp, kendi gayretimle bu güne kadar bu serveti yaptım” diyorsa, yukarda saydığımız ahlaksızlıklardan biri ya da bir kaçının kullanılmış olabileceğini hemen aklınıza getirmelisiniz. Böyle bir durum için söylenmiş olmalıdır, “Şecaat arzederken merdikıpti sirkatin söyler = Çingene delikanlı yiğitliklerini sunarken hırsızlıklarını anlatır” tümcesi.

Kazanılan maddi varlığın zeka ölçüsü olarak alınması, zekanın oldukça aşağı bir düzeyde kalmasıyla sonuçlanır. Bu düzey “ilkel zeka” düzeyidir ki, hayvan zekasıyla eşittir. Çünkü hayvanlar da çıkarlarını çok iyi bilirler, bu yolda insanı hayrette bırakabilecek bir çok karmaşık düzenler kurabilirler. Buna en iyi örnek tilkilerin davranışı olduğu için biz buna “tilki zekası” diyoruz.

Tilki zekasına sahip olanlar bayağı, kolay aynı zamanda ilkel olan bir takım kurnazlıkları, çok büyük zeka belirtisi zannederler. Bu da onların zeka konusunda daha yüksek düzeylere ulaşmalarını önler. Çünkü, zavallı durumda olan zekalarının çok yüksek bir düzeyde olduğunu, bir yanlış olarak önceden kabullenmişlerdir.

Ne yazık ki, toplumumuza bu tilki zekası uzun bir süredenberi pompalanarak kabul ettirilmiştir. Bu süre yaklaşık üç kuşağı kapsamaktadır. Burada Aziz Nesin’in toplumumuz zeka düzeyi dolayında söyledikleri akla gelmelidir!.. İrlanda Ulster Üniversitesinin yaptığı bir çalışma sonucu Türk toplumunun IQ ortalaması 90 olarak bulunmuştur. Bu saptamayla 22 batı toplumu içinde 21 inci sıraya yerleşmiş bulunuyoruz. bu arada hiç unutmayalım ki IQ 80, zeka geriliğinin üst sınırını yapar.

Burada çok daha önemli bir konuya değinmek gerekiyor : Toplum üst hedefi olarak IQ 130 - 140 alındığında nasıl çoğunluk bunun altında, örnekse IQ 110 - 120 da kalıyorsa, hedef tilki zekası olunca toplumun çoğunluğu bunun da altında, IQ 70 - 80 de kalabileceğini, hemen akla getirmek gerekir.

Medemki insandaki ilkel zeka (tilki zekası) hayvandaki zekaya eşittir, o halde bu durumda insan ile hayvanlar arasında hiç bir fark yok mudur?...

Vardır!..

Ama ne yazık ki bu ayrım (fark) hayvanlardan yanadır. Çünkü yalnız hayvanlarda olan bazı içgüdüler , insanlarda gelişmemiştir. Yalnız hayvanın sahip olduğu bu içgüdüler var olan zeka ile birleşince, insanın zekası da ilkel düzeydeyse, hayvanları insanların önüne geçirir. Bu durumda hayvanlar, sanki insandan daha akıllıymış gibi görünür.

İçgüdü, belirli hayvan türlerinde doğuştan gelen davranış biçimidir, kalıtımla alınmıştır. Öğrenilmez, deneme yoluyla kazanılmaz. İçgüdüsel davranışlarla öğrenilmiş davranışların gelişmesi birbiriyle ters orantılıdır. Hayvanlar öğrendikçe içgüdüleri azalır. Ancak tümüyle yok olmaz.

Köpeğin aşırı hassas kulakları yaklaşık 90 metre ötedeki gürültüyü duyar (bir insan 25 metreden uzağını duymaz). Güçlü koku alma duyusu sayesinde kayıp insanları bulabilir, kötü şeylerin kokusunu alabilir.

Maymunlar oyun oynamayı sever. Diğer maymunların kürklerindeki pirelerle pislikleri ayıklayarak sevgisini, dostluğunu gösterir. Nesneleri kavramak ile ağaçlara tırmanmak için elleriyle ayaklarını kullanır. Bazı maymunların, fıstık kadar küçük şeyleri tutacak kuyruğu bile vardır.

Yılanların içgüdüleri çok kuvvetlidir. Bazıları yırtıcı hayvanları kandırmak için “ölüymüş gibi yapar”. Çoğu da yerin titreşimini sezerek avların varlığını hisseder. Bir yemeği yutmaları bir saatten fazla sürebilir. Deri dökerken de neredeyse iki hafta hareketsiz kalırlar.

Canını kurtarmak için düşmanlarına karşı “ölüymüş gibi yapma” içgüdüsü böcekler arasında da çok yaygındır.

Deniz kaplumbağaları (caretta caretta) millerce uzaklıktan her yıl yumurtlamak için, şaşmayan bir biçimde, aynı kumsala gelirler. Yumurtadan çıkan yavrular, hemen hızla kara tarafına değil denize doğru yönelirler.

Okyanuslarda yaşayan birbirinden farklı balık türleri çeşitli uzunluklarda yolculuklar yaparlar. Küçük kaya balıklarından tonlarca ağırlığındaki balinalara ya da dev tuna balıklarına kadar tüm seyahat eden balıkların ayrı bir göç biçimi vardır. Kimi, hareket eden bir besin kaynağına, kimi uygun üreme alanlarına ulaşmak için, kimi de zor çevre koşulları meydana geldiğinde uygun yaşam alanları bulmak için göç ederler.

Bir at günde yalnızca üç saat kadar uyur. İç güdüleri gereği, atların çoğu insanların tedirginliğini sezer.

Çoğu fare uyumludur. Hemen hemen her yerde yaşayabilirler, her şeyi yiyebilirler. Kahverengi fareler sığınaklarını terk etmeden önce, dışarıda tehlike olup olmadığından emin olmak için bir fareyi önden yollarlar.

Ehlileştirilmiş domuzlar, insanlara 9.000 yıldır yardımcı oluyor. İnanılmayacak kadar zeki olan domuzlar, zekalarını çamurda yuvarlananıp, burunlarını pisliğe sokarak gösterir. Nasıl mı? Çamur onu serin tutar, pislikler de onlara önemli vitaminleri sağlar.

Bilindiği gibi kediler çok uzaklardan evlerine dönebilir. Bu olay hayvanların arada kalan alanı hiç tanımadıkları zaman da aynen tekrarlanır. İki Alman bilgini bu gizemi çözmek için kedilerle labirent deneyi yaptılar. Kedileri ışık geçirmeyen bir torbaya koydular.otomobille yaklaşık 300 km lik bir yol alıp bir laboratuvara geldiler. Kedileri birer birer 24 çıkışı olan bir labirentin ortasına bıraktılar. Kedinin her vakit aynı yoldan girip çıktığını gördüler. Kullandığı yolun, kedinin evinin doğrultusunda olan doğru yol olduğunu saptadılar. Bir kedi nasıl oluyor da 300 km'den kapalı kutuda götürüldüğü halde yuvasını tekrar bulabiliyor?.. İnsanlar bile büyük bir binanın çıkış kapısını bulmakta zorlanırken, bir kedi 24 çıkışı olan labirentten kendi evinin doğrultusundaki yoldan çıkabiliyor?.. Buna içgüdü diyeceksek bu içgüdüyü kedinin içine yerleştiren güç nedir?.. Doğuştan gelen bu yetenek doğaldır ki kedinin kendisine mal edilemez. Bu bir Tanrı vergisidir.

Bir kovanda sayıları 10.000 ile 80.000 arasında değişen arı yaşar. Birarada yaşayan arı sayısının fazlalığına karşın, aralarındaki kusursuz iş bölümü ile disiplin yardımıyla, kovandaki işlerde hiçbir aksama olmaz. Kovan içinde hiçbir kargaşa da yaşanmaz. Kovandan kilometrelerce de uzağa gitseler, işçi arılar belli vakitte, karmaşık olan yolu bulup kovanlarına dönebilirler.

Kışın çetin şartlarına, soğuğa karşı koyamayan kimi hayvanlar (özellikle bazı tür kuşlar) sonbahar yaklaştığında kışlamak için sıcak ülkelere göç ederler. Bunların göç yolları çok uzun olsa da, şaşmaz bir biçimde hep aynı doğrultu ile aynı yolları yeğlerler. Kimileri de ne olursa olsun ana yurtlarını terk etmeyerek,kışı geçirmek için kuytu köşelerde uykuya dalarlar. Kış uykusuna yatacak hayvanları içgüdüleri, sonbaharda yedek yağ biriktirmek için iyi beslenmeye iter. Kış uykusu boyunca hayvanların organizmaları daha ağır çalışır, nabız vuruşları, solunumları, vücut ısıları düşer. Sanki ölüme yakın bir hal alırlar.

Bu içgüdüler, var olan akılla birleşince, ilkel akıllı insana göre hayvanları, kaçınılmaz biçimde öne çıkarır. Bu yüzden toplum olarak, varsa hiç bir yararı olmayan ilkel zekadan kurtulup, Tanrı vergisi normal yaratıcı pozitif insan zekasına ulaşmanın, belli olan yollarını aramak en doğru yaklaşımdır. İnsanı insan yapan özelliğin, yüksek düzeyde yaratıcı pozitif zekanın varlığının olduğunun bilincinde olmak gerekir.

 




Her tanımlama bir sınırlamadır. 
(Andre Suares)



Bu soruyu, 8 Aralık 2007 tarihli Posta gazetesindeki köşe yazısının başlığı yapmış Mehmet Barlas. Makalesini de konuyu kendi açısından, siyasal yönden inceleyerek yazmış. Ama bu soru tümcesi, bizi bilim konusunda tekrar düşünmeye yöneltti.

Bilindiği gibi, 11.04.2007 tarihinde yayınladığımız POZİTİF BİLİM başlıklı makalemizde bu konuyu işlemiş, Pozitif Olmayan Bilimler konusuna daha sonra değineceğimizi söylemiştik. Mehmet Barlasın köşe yazısının başlığı konuyu ele almada neden oldu.

Evet, sosyoloji bilim midir?!..

Bilim konusunda bölümleme yapanlar genelde bilimleri iki ana başlık altında toplarlar :

● Pozitf Bilimler
Doğa Bilimleri de denir: Doğayı , doğada yer alan varlıklarıve olayları inceleyip, tümevarım yöntemini kullanan, doğa yasalarını bulmaya çalışan; Fizik, Kimya, Biyoloji, Astroni, Jeoloji gibi bilimlerdir. Bunlar böylece Tanrının yarattıklarını yöneten temel yasa ya da kuralları bulmaya çalışırlar.

● Pozitıf Olmayan Bilimler
Bunlara insan Bilimleri de diyorlar: İnsanı; insanın tarihsel, kültürel, toplumsal dünyasını konu edinen hem tümevarımı hem tümdengelimi kullanan; Tarih, Antropoloji, Psikoloji, Sosyoloji, Siyaset Bilim, Dil Bilim … Bu disiplinlerin uğraştığı da biz insanlar tarfından ortaya konan olguların dayandığı yasaları araştırmaktır.

Burada hemen söylemek gerekir : İncelediği konu Tanrının yarattığı herhangi bir olgu olmayan bir disiplini bilim olarak almak doğru olmaz. Çünkü gerçek bilim, bizce yasaları bilinmeyen doğa olaylarını incelemektedir. Tanrı gibi düşünebilme olanağımız olmadığından, hala bile birçok doğa olayının gizi çözülmüş değildir. Pozitif bilimin uğraş alanı içine giren konular bunlardır.

Öte yandan “pozitif olmayan bilimler” diye andığımız disiplinler insan icadı olan konuları işler. Bunların temel yasaları, insanlarca varlıkları ortaya konulduğundan bu yana bellidir. Ortada araştılacak bir giz yoktur. Öyleyse bu disiplinler ne yapmaktadır?... Bunlar bu konuları derinliğine inceleyip araştırırlar. Bilinmeyen yasaları ortaya çıkarmak gibi bir kaygıları ile savları olmamak gerekir. Çünkü daha başlangıçta yasalar insanlarca konulmuştur. Bu durumlarıyla, bir bakıma “Bilim” değil ama “Bilgiler” adıyla anılmaları gerekir.

Pozitif Bilimselliğin Ölçütleri Neler Olabilir?...

● Her bilim dalının kendine özgü bir konusu olmalıdır.
● Bu konular Tanrının yarattıklarıyla ilintili, onları yöneten yasalarla ilgili olmalıdır.
● Bilimsel çalışmalar, bilimsel yöntemle yapılmalıdır.
● Bilimsel sonuçlar güvenilir olmalıdır.
● Bilimsel sonuçlar bir kişi ya da grubun tekelinde olmamalıdır.
● Bilim nesnel (objektif) olmalıdır.
● Bilim eleştiriye açık olmalıdır.
● Bilim genelleyici olmalıdır.
● Bilim akıl ile mantığa dayanmalıdır.
● Bilimin amacı, bilimsel yasa ile kurallara ulaşmak olmalıdır.

Bu arada bir çok ayrımda matematiğin bir bilim dalı olarak gösterildiğine tanık oluyoruz. Bunun doğru olamayacağını hemen söylemek gerekir. Çünkü matematik te bir insan buluşudur. Matematik pozitif bir bilim değildir. Mantık ile Matematik “formel disiplinler” adı altında toplanır. Pozitif bilimler olarak adlandırılıp, ilgi alanları doğrudan doğruya doğal olayların incelenmesi ile açıklanması olan bilimlerden farklıdır. İlgilendiği konular gerçek şeyler, doğanın parçası olan şeyler olmak zorunda değildir. Matematik pozitif bilimlerin yöntemlerinin dilini oluşturur. Bu yüzden dili matematik olmayan herhangi bir disiplini “bilim” diye nitelendirmeye olanak yoktur. Bu yönüyle matamatiğe bilim değil, ama bir araç demek daha doğru olacaktır.

Tıp da, yöntem olarak, bir bilim yöntemi olmayan “olsa olsa” yöntemini sıkça kullanmasından, bir de dilinin matematik olmamasından ötürü bir bilim dalı değildir. Bu disiplin Hippocrates döneminde olduğu gibi, bu gün de sanat niteliğini taşır. Dahası bunun bir dalı olan cerrahi sanat da değil “zenaat” tir. Oysa tıbbın konusu insan sağlığı, demek ki Tanrının yarattıklarıyla ilgilidir. Bu yönüyle bilime yaklaşmaktadır. Umarız, belki ilerde matematik dilini içine alarak (fizik gibi), olsa olsa yöntemini de terkederek bilim olma özelliğini kazanır.

Bir de din konusunu işleyen dinbilim (theologia) dediğimiz bir disiplin vardır. Bu da şöyle ya da böyle bilim sınıfı içine sokulmak istenir. İsmi içinde de bu yüzden bilim = logia sözcüğü vardır. Ama din konusu bilimsel yöntemlerle araştırılamaz, yeni buluşlar yüzünden değiştirilemez, eklemeler ya da çıkarmalar yapılamaz. Dili hiç bir zaman matematik olmamıştır. Bundan sonra da olamaz. Din konusu eleştiriye açık değildir. Akıl ile mantığa değil inanışa bağlıdır. Bütün bunlar dinin bir bilim değil ancak “bilgi” olduğunu gösterir. O halde dinbilim değil “din bilgisi” dememiz daha doğru olacaktır. Bu yüzden "Din Bilgini" de olamaz, "Din Adamı" demek daha doğrudur.

Bütün bunların dışında konusu metafizik olan bir küme “bilgi” daha vardır ki bunlara “Sözde Bilim” deme eğilimi vardır. Sözdebilim anlamına gelen batı dillerindeki pseudoscience ifadesi Yunanca'da sahte, sözde anlamına gelen pseudo köküyle Latince'deki bilgi ya da bilgi alanı anlamına gelen scientia teriminin biraraya getirilmesiyle türetilmiştir. İlk kez 1843 yılında kullanılmıştır. Kelime genellikle negatif bir bağlamda kullanılmaktadır. Bilim olarak etiketlendiği halde bilim alanına girdiği düşünülmeyen şeylerle ilgili küçümseyici bir yan anlamı da içermektedir. Sözdebilim yapmakla eleştirilen kişiler doğal olarak bu sınıflandırmayı kabul etmemektedirler. Bu konuya 07.07.2007 tarihinde yayınladığımız “Metafizik nedir?.. Ne değildir?..” başlıklı makalemizde değinmiştik.

 




Türkiyedeki ılıcalar (altta) ile jeotermal enerji (üstte) bölgelerini gsteren haritalar.Büyütmek için haritalar üzerine tıklayınız.




Ilıca terimi yerine Türkçemizde kaplıca, çermik, içme ya da maden suyu da deniyor. Batı dillerinde spa, thermal spring, spring resort diye anılıyor.

Ilıca suyu yeraltı sularından oluşur. Ancak ılıcayı besleyen bu yer altı suları geçtikleri katmanlardan bir çok mineral tuzlarını eriterek içlerine alırlar. Bunun dışında, ılıcaların bulunduğu bölgeler etkin ya da eski etkin olmayan volkan bölgeleri olduğundan, buralarda da mağma yer yüzüne çok yakın bulunacağından, ılıca suları mağmayla yakın ilişki içindedir. Bu yüzden, mağmaya yakınlık ya da uzaklıklarına bağlı olarak, hem belli bir dereceye kadar ısınır, hem de düşük düzeyde radyoaktivite de kazanır.

O halde, ılıca suları 34 C üzerinde ısısı olan, bir çok mineral tuzu içeren, çok düşük radyoaktivitesi olan sulardır. Bu özellikleri yüzünden ya içilerek ya da banyo yapma biçiminde, dahası soluyarak da bazı hastalıkları sağıtmada kullanılır.

Jeotermal enerji yeraltından gelen çok sıcak sulardan yararlanmak demektir. Kaynağa yakın yerleşim yerlerinde kalorifer suyu gibi, konutları ısıtmak için kullanıldığı gibi tarımda seracılıkta, kültür balıkçılığında, kadırımlarda yollarda karların eritilmesi için de kullanılır. Bunun dışında termal santrallerde elektrik üretiminde de işe yarar.

Anadoluda sağlığa yararlı sulardan Hititler döneminden başlayarak yararlanıldığı bilinmektedir. Mineral, radyoaktif sular genellikle fay hatlarına bağlı olarak çıktığından depremlerden çok fazla hasar gören fakat yerini değiştirmeyen ılıca kalıntılarından günümüze en eski Roma ile Bizans Dönemine ilişik olanlardan bir bölümü kalmıştır. Hierapolis (Pamukkale) ile Alexandria Troas (Kestanbol) hamam kalıntıları Roma, Yalova-Kurşunlu hamamı Bizans Dönemine ilişiktir. Bu dönemlerde sağıtım ile spor amacıyla çevre ile diğer şehirlerden yoğun bir kullanımı olmalarından ötürü ılıca turizmi Anadoluda en eski turizm çeşidi olarak gösterilebilir. Şifalı sular Ortaçağda din ile siyasetin etkisi altında kalmış olup, gelişme gösterememiştir. Ilıca suları Selçuklular ile Osmanlılarca da kullanılmıştır. Örnekse, Yoncalı (Kütahya) ile Karakurt (Kırşehir) ılıcalarında Selçuklu, Çekirge (Bursa) ılıcasında Osmanlı dönemine ilişik hamam bulunmaktadır.

Cumhuriyet döneminde ılıcaların gelişimi için su çözümlemelerinin yapılması, su (balneoterapi) ile çamur sağıtımının (peloidoterapi) sağlık açısından iyileştirici özelliklerinin deneylerle saptanması, hidrojeolojik incelemelerinin yapılması gerekmiştir. Ilıca turizminin başlangıcında Atatürkün girişimlerinin büyük etkisi olmuştur. Atatürk Çekirge(Bursa) ılıcasından tıb açısından yararlanılması için 1928 yılında Bursa Kaplıcaları Anonim Şirketinin kurulmasını istemiş, ortaklık kurulmuştur. Atatürk Yalovanın örnek bir su şehri durumuna getirilmesini istemiş, 1936 yılında bu doğrultuda Termal Otelin yapımına başlanmıştır. 19. yüzyılda bataklık haline gelen Tuzla içmeleri (İstanbul) Cumhuriyet döneminde Atatürkün isteğiyle otel, park ile bahçelere kavuşmuştur. Atatürkün isteğiyle 1938 yılında İstanbul Tıp Fakültesinde kurulan "Hidro-Klimatoloji Kürsüsü" (1975de Tıbbi Ekoloji ve Hidro-Klimatoloji adını almıştır) ılıca hekimliğinin Türkiyedeki temelini oluşturmuştur.

1960lı yıllarda Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü hidrojeolojik incelemelerle Türkiyede 615 kaynak alanı saptamış, önemli olanların kaynak incelemelerini yapmıştır. Bu incelemeler Turizm ve Tanıtma Bakanlığının termalizm plânlamalarında temel olarak alınmıştır. 1973 yılında Bakanlığın Gönen kaplıcası için hazırlattığı planlama çalışması çağdaş ılıca anlayışının Türkiyedeki ilk uygulamasıdır. Bunu Yalova, Terme, Sıcakçermik gibi öteki ılıca planlamaları izlemiştir. İstanbul Tıp Fakültesi, Turizm ve Tanıtma Bakanlığının desteğiyle 1972-1976 yılları arasında maden sularının fiziksel ile kimyasal çözümlemelerini yapmış, sağlık açısından önemi, ulaşım, konaklama olanaklarını incelemiş, 4 cilt olarak yayınlamıştır (Türkiye Maden Suları, Marmara, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz Bölgesi).

1982 yılında çıkan Turizm Teşvik Kanunundan sonra duyurulan turizm merkezleri arasına ılıcalar da alınmış, ilk olarak 1985 yılında Kükürtlü Ilıca (Bursa) ile Doğanbey Ilıcası (İzmir) turizm merkezi olarak duyurulmuştur. 1985- 1993 yılları arasında 31 ılıca turizm merkezi olarak duyurulmuştur. Ilıcaların turizm merkezi olarak duyurulmasından sonra, 1982 Turizm Teşvik Kanununa 1988 yılında ek bir madde eklenmiştir (5.11.1988 tarih ve 19880 sayılı Resmi Gazete). Bu madde turizm alan ile merkezleri içinde yer alan şifalı sıcak ya da soğuk maden suyu kaynaklarını turizme açmıştır.

Bütün bunlara karşın ılıca turizmi, yurdumuzda öteki turizm kaynaklarının gerisinde kalmaktadır. Bunun nedeni, birkaçının dışında ılıca luruluşlarının modern rahat nitelikleri taşımaması olabilir. Turizmin yoğunlaşması için sunulan ürünün (ılıca suyunun) niteliklerinin yüksek olması yetmez. Bunun yanında konaklama kuruluşlarının gerek yapı, gerekse verilen hizmetler yönünden çök nitelikli olması gerekir. Suları sağlığa yararlıdır diye ilkel biçimde donanımı olan hiç bir ılıcaya, bazı meraklıları dışında, turist çekemezsiniz. Bu yöne de el atıp yurdumuzdaki bütün ılıcalarımızın konaklama niteliklerini yükseltmemiz gerekir.

Jeotermal enerjiye gelince...

Türkiye’de sıcaklıkları 102 C ’ye varan, 600’ün (bazı kaynaklara göre ise 1000 kadar) üzerinde sıcak su (jeotermal enerji) kaynağı vardır. Ülkemiz, Avrupada bulunan ülkeler arasında, İtalya’dan sonra jeotermal kaynaklar açısından en önemli ülke konumundadır.
Bu kaynaklar, ülkenin jeolojik yapısı nedeniyle Batı Anadolu’da (Ege Bölgesinde) hem sıcaklıkları yüksektir hem de sayıca diğer bölgelere göre daha fazladır. Bunu, sırası ile Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu, Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ile Akdeniz Bölgeleri izlemektedirler.

Jeotermal enerji açısından zengin ülkeler arasında yer alan ülkemizde 1962 yılından bu yana MTA Genel Müdürlüğü’nce sürdürülen düzenli, programlı araştırmalar sıcak su kaynaklarının döküm (envanter) çalışmaları ile başlamıştır. Daha sonra uygun alanlarda gerçekleştirilen ayrıntılı incelemelerde sıcaklığı 35 C ın üzerinde jeotermal akışkan içeren 170 adet alanın varlığı ortaya konmuştur.

Yüzey sıcaklığı 35 C nin üzerinde olan 170 adet jeotermal alanın 161 tanesi merkezi ısıtmaya, sera ısıtmasına, endüstriyel süreç ısı kullanımı ile kaplıca kullanımına uygundur. Öteki 9 jeotermal alanın 2 sinde konvansiyonel yöntemlerle, 7 sinde ise teknik olarak, yeni teknolojilerinde kullanılması ile elektrik üretimine uygun olduğu saptanmıştır. Bu alanlarda elektrik üretimine bütünleşmiş olarak, merkezi ısıtma vb. jeotermal uygulamalar da gerçekleştirilebilir.

Sonyıllarda artan ısıtma uygulamaları nedeniyle arama çalışmalarında da bir artış olmuş, ağırlıklı olarak önceleri Batı Anadoluda yapılan aramalar ülkenin her tarafında yaygınlaşmıştır. Son 5 yılda yapılan çalışmalarla, ülkenin enerji bütçesine 552 MWt katkı sağlanmıştır. Bu dönemde bulunup, varolanlardan geliştirilen alanlara birkaç örnek olarak İzmir-Aliağa; Ş.Urfa-Karaali, Ağrı-Diyadin, Kırşehir, Nevşehir-Kozaklı ile Van-Erciş gibi alanları verebiliriz..

Jeotermal enerji tükenmez bir kaynak değildir!.. Bunu MTA’ nın uzmanları söylemekte. Çare olarak da kullanılan sıcak suyun reenjeksiyon yapılması, demek ki bu suyun kaynağına geri verilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.

Jeotermal enerji konusunda da eksiklerimiz olduğu söyleniyor. Bu konuda bir kaç uzmanın görüşlerini örnek olararak verip yazımızı sonlandıralım :

DEÜ Jeotermal Enerji Merkezi müdürü Prof. Dr. Yılmaz Savaşçın’ a göre, jeotermal enerji konusundaki savsaklama, en az matbaanın ülkemize gelişindeki gecikme kadar büyüktür.

İYTE’ deki GEOTEM sorumlusu Prof. Dr. Macit Toksoy ise, 1926 yılından kalma yasa ile kaynakların, sürdürülebilir biçimde yönetilip yönlendirilemeyeceğini belirterek ivedi yasal düzenleme istiyor.

Jeotermal enerjinin ortaya çıkartılmasından sorumlu devlet kuruluşu MTA’ nın uzmanları da, araştırmaların yetersizliğini dile getirmekte.

 

Ispartadaki son uçak kazasında kaybettiğimiz bir fizik profesörümüz, Prof. Engin Arık, Türkiyede dış ile iç borçların tamamını 500 kez ödeyebilecek thorium madeni “rezervi”ne sahip olduğumuzu söylemiş.

Buna benzeyerek, üzerinde yaşadığımız topraklarda bor, uranium, zeolit, osmium, olivin, mermer gibi maddelerden borçlarımızı karşılayıp onun da ötesinde gelir sağlıyabilecek niceliklerde “rezevrlerin” bulunduğu bilinip, birçok kez söylenmiş bulunuyor.

Öyleyse içimiz rahat olsun!..

Hiç korku ya da kuşku duymadan rahat rahat borçlanabiliriz!..

Ama, işin doğrusu pek te bu söylemlerde olduğu gibi değildir. Bir kez, bu madenler toprakla karışık biçimde “rezevleri” oluşturuyorlar. Bunların işe yarayabilir hale gelmeleri , bir hammadde olarak ele alınabilmeleri için, karışık oldukları topraktan ayrılıp saflaştırılmaları gerekir (aynı altın madeninde olduğu gibi). Bu işlem yapılmadan, demek ki saflaştırma ya da zenginleştirme işlemi yapılmadan bu madenlere sahip olunduğu söylenemez.

İkinci olarak, bunun ardından, sözü edilen zenginleştirme işlemini gerçekleştirecek teknolojik bilgiye sahip olmak gerekir. Bu bilgiyi dışardan almaya kalkarsanız, ya size hiç vermezler ya da çok eskimiş teknolojileri alabilirsiniz. Böylece işi çıkmaza götürmek işten bile değildir. O halde zenginleştirme için gerekli teknolojiyi de içerde üretmek zorundasınız. Bu da yeteri kadar araştırıcı bilim adamı yetiştirmekle olur. Gerekli bilim adamlarınız bu günkü günde elinizde yoksa, ortalama bir hesapla 15 - 20 yıl daha beklemeniz gerekir. O da, bu doğrultuda yürümenin gerekliliğinin akledip kavramış iseniz geçerlidir!.. Yok, hala birileri gelip bizi teknolojilerle donatsın diye bekliyorsanız, daha pek çok uzun bir süre bekliyeceğinizi akıldan çıkarmamak gerekir.

Üçüncü olarak, elde edilen zenginleştirilmiş metalleri, ya içerde bol olarak kullanmak ya da bunları dışarıya pazarlayacak yöntemleri kullanmak ya da, daha doğrusu, her ikisini birden yapmak gerekir. Elde zengin “rezervler” bulunduğuna göre, dış pazarlara eğemen olmak, birim fiatları saptamada önde gelmek gerekir. Bunu yapmada güçsüz kalırsanız, dışardaki açıkgözlerce sömürüye uğramak işten bile değildir. “Olsun biz madenlerimizi toprakla karışık olarak ta pazarlarız!” diyorsanız elinizdeki zenginliği yok bahasına satmak zorundasınız demektir. Çünkü bu değerli metallerin pek çoğu bir ton topraktan ancak bir kaç gram olarak elde edilebilir.

“Rezevrlerin” saptanması da çok yararlı bir iş olmakla birlikte, bu evreden ileriye gidilemiyorsa ya da buna olanak yoksa, varılacak sonuç çevredeki bir çok sömürgecinin iştahını kabartmaktan öteye gidemez. İşte bunun içindir ki, bir toplantıda yüzümüze karşı, hiç çekinmeden “Türkiye Türklere bırakılamıyacak kadar zengin bir ülkedir” diyebilmiştir bu kendini bilmezler.

Buna ister istemez kızıyoruz. Ama, kızmayıp özrü kendimizde arayıp bulmamız gerekir.

Aynı yanlışı "dahi" çocuklarımızı ayırıp yetiştirme konusunda da yapmıyor muyuz?..

Kaba bir hesapla, her bin sağlıklı doğumda bir dahi dünyaya geldiğine göre, toplumumuz içinde yetmiş bin dolayında dahi bulunmak gerekir. Oysa biz bunlardan birini bile ayırdedemiyoruz. Nedeni çok açık olarak ortada durmaktadır : Aynı yeraltı zenginginliklerine yaptığımız gibi, bunların varlığı bizi ilgilendirmiyor. Onları gereği gibi yetiştirip ulusa kazandırmıyoruz. Bunun ne denli önemli olduğunun bir türlü bilincine varamıyoruz. Sonra da dışarı ülkere “beyin göçü” olduğundan yakınıp duruyoruz. Hiç düşünmüyoruz : bu göçün altında hangi gerçekler yatıyor?.. Nasıl önlebilir?.. Neler yapılabilir? Bunları bilip çözümlerine de ulaşmak gerekir. Çünkü, nasıl bilebiliriz ki, belki de bizim özlemini çektiğimiz bu metal zenginleştirme yöntemlerini bile, dış ülkelerde çalışmakta olan bizim dahi çocuklarımızdan bazıları bulup, geliştirip o ülkelere mal etmekteler.

Yurdumuzdaki su zenginliği (ılıcalarla birlikte) ile barajlar konusunda da aynı problemler yaşanmaktadır. Su kaynaklarımızı kullanmada da zorluklar yaşayıp, zaman zaman usdışı davranışlar sergiliyoruz. Konuyu başka bir makalede gündeme getirmeye çalışacağız.

Bütün bunlar, nerden bakarsanız bakın, bir an önce aklımızı başımıza toplayıp, içinde bulunduğumuz kısır döngüden çıkmamız gerektiğini gösterir. İçerde her zaman içinde olduğumuz kısır, anlamsız çekişmelerden hemen kurtulmamız geremektedir. Ulusun yararlarını kendi anlamsız, zavallı yararlarımızın önünde tutmayı öğrenmemiz gerekmektedir. Bunu başarabildiğimiz gün düzlüğe ulaşabileceğimizi bilmemiz gerekir.

Toptan (global) olarak ulusun esenliği, her zaman bizim kişisel esenliğimizden daha önemli, daha öndedir. Aslında ulus toptan esenliğe kavuşursa, tek tek bireyler de gerekli esenliği elde ederler. Bunun böyle bilinmesi gerekmez mi?...

 

Dehasız çalışanlar çoktur, ama çalışmayan bir deha asla !
(Nicolaus Cybinsky)


Deha sahiplerinin bebekliklerinden beri gösterdikleri bazı belirtiler gözlemlenir.. Gülme eylemine yatkınlıkları vardır. Hareketli bebek olurlar (hiperaktif değil!) Bunlar konuşmaya başladıktan hemen sonra kendiliklerinden okuma-yazma öğrenirler. Bu durumdan ailelerinin çoğu kez haberi bile olmaz. Burada hiç bir zorlama gayreti söz konusu değildir. Bu arada bir bölümü rakkamları, bunlarla yapılabilen basit işlemleri de, gene kendiliklerinden öğrenirler. Özöğrenimli ( Autodidaktos) özelliğini taşırlar. Bir konuyu öğrenmek için onun kaynağına gidip bilgiyi oradan kendi kendilerine almayı yeğlerler. Bu özellikleri yaşamları boyunca korunur. Estetik duyguları ile estetik zekaları kendiliğinden ileri drecede gelişmiştir. Her konuda güzel olanı daha küçük yaşlarda iken kolaylıkla ayırtedebilirler. Eğitimleri ile öğrenimleri olağanüstü kolaydır. Böylesi çocukların erken okula gönderilmeleri salık verilmez. Çünkü ilk sınıflar bir yana, ileri sınıflarda arkadaşları kendilerinden yaşça büyük olup psikolojik yönden daha olgun olduklarından, bazı güçlükler içine düşüp bunalıma girebilirler. Ama normale yakın yaşta okula verilirlerse başarıları en yüksek düzeyde olur. Okulda lider durumuna kolaylıkla geçerler. Çevreye, sosyal ilişkilere ilgileri çok fazladır.

Üstün zekalı çocukların olumsuz diyebileceğimiz yönleri de bulunmaktadır. Bunlara ailelerin, özellikle eğitmenlerin dikkat edip onların yetişmesini kolaylaştırmaları gerekir.

●Rutin ödevlerden çabuk sıkılırlar.
●İşleri kendi bildikleri gibi yapmak isterler.
●Sınıfta çok fazla dikkat çekebilirler.
●Başkalarının göremediği ilişkileri görebilir, dersin çoğunun sadece bu konuda tartışmaya ayırmak isteyebilirler.
●Bazen bir projeyi bitirip diğerine başlamayı istemeyebilirler.
●Ara sıra hayallere dalıp dikkatleri dağılır.
●Öteki öğrencilerin “sönük” kalmalarına neden olabilirler.
●Kendilerine çok da yararlı olmayan yapıtlara gereğinden fazla zaman ayırabilirler.
●Yersiz espriler yapabilirler.
●Bazan gereğinden fazla yenilikçi olabilirler.
●Başarısızlıklardan çok çabuk etkilenebilirler.
●Aşırı düzeyde “otoriter” olabilirler.
●Başkalarının fikirlerine yeterince önem vermeyebilirler.

Bütün bu anlatımlar normal zekalı çocuklarla, üstün zekalı çocukların aynı dersliklerde, aynı öğretim programlarıyla eğitime alınmalarının sakıncalarını söylemektedir satır aralarında.

En iyisi böyle çocukların erken tanınıp onlar için kurulmuş özel okullara gönderilmeleridir. Ne yazık ki Türkiyemizde buna olanak yok gibidir. Çünkü bizler normal çocukların bile tümünün eğitimine henüz bir çare bulabilmiş değiliz. Nerde kaldı ileri zekalı olan çocuklarımızın özel eğitimi diyoruz.

Fakat ileri zekası olan çocuklarımızın, yer altı ya da yer üstü zenginliklerimiz gibi, bizim servetimiz olduğunu unutmamak gerekir. Bunların gereği gibi değerlendirilmesi büyük artı değer kazanımına neden olur. Aralarında bütün güçlüklerden sıyrılıp sivrilenler varsa da bu okyanusta bir damla kadar küçük önem taşımaktadır.

İşte ansiklopedilerde Türk isimlerinin yok denecek kadar az olmasının nedenini burada aramak gerekir. Benjamin Franklin’nin şu sözünün ne kadar doğru olduğunu anımsayalım “Eğitimsiz deha, toprak içindeki gümüş madeni gibidir”. Bu arada üstün zekalı olarak doğan çocuklarımızın hiç te önemsenmiyecek kadar az olmadığını söyleyelim. Yapılan saptamalara göre bin tane normal doğuma karşılık bir dahi dünyaya gelmektedir. Ama bunlar, bizim adamsendeciliğimiz yüzünden yok olup gitmektedirler. Bir eğitimci olarak onları arayıp, bulup, özenle yetiştimek başlıca hedefimiz olmalıdır.

Günümüzde okyanusta bir damla niteliğinden de az olsa üstün zekalı çocuklarımızın eğitimi ile ilgili bir çalışma geniş kapsamlı olarak Milli Eğitim Bakanlığı kuruluşu içinde gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Bu proje üstün yetenekli öğrencileri normal eğitim programlarından arta kalan zamanlarda eğitilmelerini amaçlamaktadır. Sözü edilen eğitim etkinlikleri bağımsız okul niteliğindeki Bilim, Sanat Merkezlerinde verilmektedir. Mart 2003 tarihinden bu yana 17 tane Bilim, Sanat Merkezi etkin bir biçimde çalışmalarına devam etmektedir. (*)

Fakat gönül isterdi ki üstün zekalı çocuklarımız için, bütün eğitimlerinin orada yürütüldüğü özel okullar, derslikler bulunsun. Bu gün yürütülmekte olan projede üstün zekalı çocuklar “normal eğitimleri dışında”, demek ki normal çocuklarla birarada gördükleri eğitimden sonra özel eğitime alınmaktadırlar. Bunun, hem normal hem de üstün zekalı çocuklar için bir çok sakıncalarının olabileceği bir kaç paragraph once belirtilmişti. Çözümün bu günkü tutumla sağlanması olanağı olmadığı açık bir gerçektir. Ama gene de konuya bir biçimde el atılmış olması, esas hedefe varılması yıllar alacak bile olsa, umut vericidir.

Denebilir ki bu kalabalık insan topluluğu içindeki dehaları nasıl seçelim de onları özel eğitimden geçirelim?..

Sorunun birinci bölümünün yanıtı basittir. Kitle içinde IQ testi taraması yapılabilir ( Ancak taramada kullanılacak IQ testinin çoklu zeka’ya gore yeniden düzenlenmiş olması gerekir). IQ sü 140 ya da daha yukarıda olanlar deha olarak ayrılırlar. Zor olan sorunun ikinci bölümüdür. Bunların eğitimi ayrı bir teknik beceriyi gerektirir. Fakat burada hemen akla gelmeli : Yer yüzünde bir çok ülkede olduğu gibi bizimkinde de “bilim adamı” yetiştirmek için kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumlar dehaları değil, fakat normal zekalı, ama yetenekli kişileri bilim adamı yapabilmek için uğraş verir. Ama uyguladıkları yöntem dehaların eğitilmesi için elverişlidir. Uygulamayı biraz değiştirip biraz da aşağı çekerek, örnekse ilk öğretimden başlatıp, özel dersliklerde, ödüllendirilmiş bu çocukları yurt yararına kazamayı sağlamak olanağı acaba yokmudur?

Bu noktada “Yüzde yüzü okuma yazma düzeyine henüz ulaştırılamamış bir toplum için dehaların eğitimini düşünmek bir parça lüks değilmidir?” sorusu hemen akla gelebilir. Benzer düşünce tıp alanında vaktiyle ileri sürülmüştü : “Memlekette kızamık hastalığından çocuklar ölmekteyken, kalb hastalarının sağıtılması için bir çok para harcayıp cerrahi merkezler, yeğin bakım birimleri açmak doğru mu?” Bu fikir halk avcılığı (demagogie) sınıfına girdiği için iflas etti. Şimdilerde tam aksi yönde atılımlar yapılıyor. Dehaların eğitimi fikri de buna benzemektedir. Deha, Benjamin Franklin’in de anlattığı gibi yurdun sahip olduğu çok değerli bir tür maden filizi gibidir. Gereği gibi eğitilirse (Maden filizinin yer yüzüne çıkarılıp işlenmesi gibi) yurda çok büyük zenginlik sağlıyabilir. Bu yüzden yetenekli eğitimcilerden, bu konuda sağgörülü, uzgörülü davranış sergilemelerini beklemek en doğal hakkımızdır. Bu, toplumun tamamının okuma yazma bilmesinden çok daha yararlı sonuçlar verecek bir yatırımdır.

Burada üstün zekalılar için dünyada bulunup uygulanan yöntemlerin bazılarının bir sıralamasını vermek istiyoruz. Ayrıntılara girilmeden yalnızca tanımlar verilmiştir. Çünkü ayrıntılar çok geniş alanı kapsamaktadır.

George T. BETTS – Üstün yetenekliler için otonom öğrenme modeli.

Barbara CLARK – Bütünleştirici eğitim modeli.

John FELDHUSEN & Penny Britton KOLLOFF – İlköğretim düzeyinde üstün zekalılar için Purdue üç-evreli zenginleştirme modeli.

John FELDHUSEN & Penny Britton KOLLOFF – Üstün zekalı, yetenekliler için Purdue orta öğretim modeli.

Sandra N. KAPLAN – Üstün zekalılara yönelik farklılaştırılmış müfredatın yapılandırılması için bir model.

Mary MEEKER & Robert MEEKER – Üstün zekalıların eğitimi için zekanın yapısı (SOI) sistemi.

Joseph S. RENZULLE & Sally M. RETS – Üçlü/döner kapı zenginleştirme modeli : Yaratıcı üretgenliğin geliştirilmesi için okul çapında bir plan.

Sally M. REIS & Joseph S. RENZULLI – Ortaöğretim üçlü modeli.

Julian STANLEY – Matematikte erken gelişmiş öğrencilere öğretim modeli.

Carol SCHLICHTER – Sonsuz yetenekler : genel ile üstün zekalar programlarında Taylor’un çoklu yetenek yaklaşımının uygulanması.

Abraham J. TANNENBAUM – Zenginleştirme matriksi modeli.

Donald J. TREFFINGER – Bireyselleştirilmiş programlama aracılığıyla etkin, bağımsız öğrenmeyi geliştirme.

Frank E. WILLIAMS – Üstün zekalıların programlarını zenginleştirmek için Bilişsel-duyuşsal etkileşim modeli.

Üstün zekalı çocukların eğitiminde sıkça sözü edilen, bu tür eğitimin tabanını oluşturan Purdue Modeli’nden de kısaca söz etmek gerekir.

Üç basamaklı Purdue Modeli yüksek zeka ya da yeteneği olan öğrencilerin belirgin özellikleri ile gereksinimleri göz önünde bulundurularak düzenlenmiştir (Feldhussen & Kolloff, 1978). Bu modelin temelde 4 hedefi vardır.

●Yetenekli çocukların zihinsel kapsama güçlerini etkin bir biçimde kullanmalarını sağlamak.

●Yetenekli öteki çocuklarla küçük grup etkileşimi sağlayacak benlik, kendine güven kavramlarının gelişimine yardımcı olmak.

●Zorlayıcı eğitim etkinlikleriyle öğrencilerin var olan zihinsel, yaratıcı düşünme yeteneklerini en yüksek düzeyde kullanmalarını sağlamak.

●Yetenekli çocukları bağımsız, özgür çalışmalar yapabilen, etkili öğrenen bireyler durumuna getirmektir.

Bu modelin uygulamada temel olarak üç aşaması vardır. Bu aşamalar ile amaçları kısaca şu biçimde özetleyebiliriz :

Birinci aşamanın temel amacı ayırıcı, birleştirici düşünce becerisinde uygulamalar yaparak öğrencilere bilimsel süreç becerilerinin gelişimine yardımcı olmaktır. Bu aşamada öğrenciler için esneklik, akıcılık ile kapsamlı düşünebilme becerilerini geliştirebilecek etkinlikler düzenlenir. Böylelikle öğrencilere yaratıcı, üretici düşünebilme becerilerini geliştirme fırsatı verilmektedir.

İkinci aşamada öğrenciler bir problemle karşı karşıya getirilirler. Seçilen problem ya ayrıntılı bir biçimde tartışılır ya da problemin çözümü için farklı yöntemler uygulanır. Genellikle bu problemin çözümünde küçük grup çalışması yapılması istenir. Öğrenciler bu aşamada beyin fırtınası, morfolojik analiz gibi yöntemleri öğrenirler. Onları uygulama olanağı bulurlar. Bu aşamada öğrencilerin edilgin bilgi alıcıları olmaktan çok etkin öğrenen, öğrendikleri temel problem çözme yöntemlerini uygulayabilen bireyler olmaları amaçlanmaktadır.

Üçüncü aşama, öğrencilerin ilgi alanlarındaki bir konuda bağımsız bir çalışma planı yaptıkları aşamadır. Öğrenci üçüncü aşamaya ayırıcı, birleştirici düşüncelerle ilgili bilgi alt yapısı ile problem çözme teknikleriyle ilgili bilgileri anlayarak gelmelidir. Dolaylı olarak ilk iki aşama üçüncü aşamaya hizmet eder. 1 ile 2 nci aşamaların dikkatli planlanıp yürütülmesi bu aşamada kendini gösterecektir. 1 ile 2 nci aşamalar üstünde ciddi biçimde durulursa 3 üncü aşamada öğrencinin yüksek düzeyde bağımsız yapabilmesi olanak içindedir.


----------------------------------------------

(*) Geliştirilen bu örnek materyal fen bilimleri eğitimcilerince eleştirilerek, ona son biçimi verildi. 2002-2003 öğretim yılında bu çalışmanın ikinci aşaması Bayburt ile Trabzon Bilim-Sanat Merkezlerinde uygulanarak, öğretmenlerden alınan eleştiriler doğrultusunda eldeki hamura son biçimi verilmiştir.

----------------------------------------------

Kaynaklar :

Betts, G. (1986). The autonomous learner for the gifted and talented. In J.S. Renzulli(ed) System and models for developing programs for the gifted and talented (pp 27-56) Mansfield Center, CT: Creativ Learning Press.

Clifford. J. A., Runions. T. & Smyth. E. (1986). The Learning Enrichment Service (LES): A Participatory Model For Gifted Adolancents. In J.S. Renzulli(ed) System and models for developing programs for the Gifted Children

Csikszentmihaly, M. & Robinson, A. (1986). Gifted and talented Mansfield Center, CT: Creativ Learning Press., R. E., Culture, time and the development of talent. In R.J. Steinberg & J.E.Davidson (eds), Conceptions of Giftedness New York: Cabridge University Press

Enç, M. (1973). Üstün beyin Gücü Ankara Üniversitesi Yayınları.

Feldhussen, J. & Kolloff, P. B. (1978). A three-stage model for gifted education. G/T/C, 1, 3-5, 53-58

Feldhussen, J. (1986) A Conception of Giftedness: Conception of Giftedness. In RJ. Steinberg, J.E Davidson (Eds), Conception of

Giftedness. Newyork: Cambrige University press.

Feldhussen, J. & Kolloff, P. B. (1986). The purdue three-stage enrichment model for gifted education at the elementary level In

J.S. Renzulli (ed) System And Models For Developing Programs For The Gifted And Talented Mansfield Center, CT: Creativ Learning Press.

Geake, J. (2000). Primary Science for gifted students; learning from “ The Lorax” Australia Primary & Junior. Science Journal. vol: 16 ıssue:2 p:9 5p 1 chart, 1 bw.

Feldhusen, J. F. (1997) Educating teachers for work with talented youth. In N. Colangelo & G. A. Davis (Eds.), Handbook of gifted educaton (2nd ed., pp. 547-552). Boston: Allyn & Bacon.

Hoover. M. S. (1989). The purdue three-stage enrichment model as applied to elementary science for the gifted. School Science and Mathematics v. 89 (3) 244-250.

Maryland, M. (1972). Education of Gifted and Talented , Washington D.C: US office of Education

Renzulli, J. S. & Reis, S, M. (1985). The schoolwide enrichment model : A comprehensive plan for educational excellence. Mansfield Center, CT: Creativ Learning Press.

Renzulli.J. S. ( 1999). What is thing Called Giftedness, and How Do We Develop it? A twenty- Five Year Perspective. Journal for the Education of Gifted, 23 (1) 3-54.

 


Bach'ın el yazısı nota. Ancak bir çok notasının ikinci eşi Anna Magdalena tarafından kaleme alındığı bilinmektedir.


Çok bilinen bir öyküdür : Müzikte barok çağı 1750 yılında ölümüyle kapatan Johann Sebastian Bach’ın müziği ölümünden sonra bir süre unutulmuş, sonra bir kasap dükkanında paket kağıtlarının birinin üzerinde Matthaeuspassion adlı eserinin notaları Felix Mendelssohn Bartholdy tarafından farkedilerek yeniden ortaya çıkarılmıştır.

Bu bilgi ne denli doğrudur?...

Armağan Ekicinin bir makalesinden durumun böyle olmadığını öğreniyoruz. Ekici bu yazısında şöyle diyor :

“Bach’ın ölümünden sonra hazırlanan mal varlığı dökümünde el yazmalarının anılmaması, Bach’tan geriye kalan bu en değerli "maddi" nesnelerin değerinin aile tarafından da bilindiği ve el yazmalarının sessizce Bach’ın sağlığında paylaştırıldığını işaret ediyor. El yazmalarının sonraki kaderini birçok unsur belirlemiş: oğullarından Wilhelm Friedemann'a kalanlar "satılıp savılmış", Carl Philip Emanuel'e kalanlar dikkatlice bir arada saklanmış. Zaman içinde Berlin'de, özellikle Staatsbibliothek tarafından toplanılmaya başlanan el yazmalarının bir kısmı savaş sırasında kaybolmuş, bunlardan bir kısmı sonradan tekrar ortaya çıkmış. Tabii ki, özenli bir kaligrafi ile yazılmış olan örnekler daha iyi korunmuş; Matthaeuspassion ya da Solo Keman İçin Sonat ve Partitalar gibi eserlerin el yazmalarının ömürleri boyunca iyi korundukları anlaşılıyor.

Peki, bu söylediğim Mendelssohn’un Matthaeuspassion el yazmasını rastlantı eseri kasap dükkanında paket kâğıdı olarak kullanılmaktan kurtarması hikayesi ile nasıl bağdaşıyor? Bağdaşmıyor tabii: Pierre LaMure adlı bir Fransız yazarın, 1938’de yazdığı "Arzunun Ötesinde" adlı romanında uydurduğu bu hikâye, kulaktan kulağa yayılarak efsaneleşmiş.

Bach'ın el yazmaları, tabii ki, yıllar içinde hızla bozuluyorlar. Staatsbibliotheek Berlin, elindeki bütün el yazmalarını restore etmeyi amaçlayan bir proje üzerinden çalışıyor. Bağlantılı olarak, IBM'in birçok kütüphane ve vakıfla ortak olarak çalıştığı "Bach Digital" adlı bir proje (http://www.bachdigital.org) ise, Bach’ın bütün el yazmalarını sayısal ortama aktararak korumayı ve araştırmacıların kullanımına açmayı hedefliyor.”


Gene aynı makaleden :

“Müziği paylaşmanın temel yolu elle kopyalamak olduğu için, Bach ailesinde bir el yazmasını kimin kullanacağı üzerine kardeşler arasında çekişmeler yaşandığı aktarılan anektodlar arasında. Clavierbüchlein'leri oluşturan defterlerden ilk "Anna Magdalena Defteri" de, belli ki, Bach tarafından yeni eşine evlilik hediyesi olarak hazırlanmış bir müzik albümü.
Yıllarca Bach’ın el yazısı olduğunu sanılan bazı sayfaların aslında eşi Anna Magdalena tarafından yazılmış olduğunun anlaşılması da ilginç: müzik eğitiminin, etkileşimin yalnızca beste ve stilde değil, kaligrafiyle de iç içe olduğunu, olabileceğini gösteriyor.

Bach’tan geriye kalan el yazmalarından, Bach’ın ailesinin ve öğrencilerinin de hummalı bir nota kopyalama faaliyeti içinde yaşamış olduklarını çıkartıyoruz; özellikle, Bach’ın Leipzig'de her pazar gününe yeni bir kantat yetiştirdiği günlerdeki haftalık çalışma düzeninin izleri, el yazmalarından okunabiliyor: Önce, müziğin kâğıtlara sığmasına, ölçülerdeki nota yoğunluğuna göre portrelerin ve ölçü çizgilerinin nasıl olacağı planlanıyor; sonra "rastrum" denilen beş uçlu bir kalemle kâğıdın üzerine portreler çizilerek nota kâğıdı hazırlanıyor, ardından ölçü çizgileri çekiliyor. Bach, önce, düz el yazısıyla bir "müsvedde" partisyon hazırlıyor; beste bitince (genellikle) kendi el yazısıyla ve kaligrafik olarak temize çektikten sonra, aile ve öğrenciler enstrümanların partilerini yazıyorlar. Bach, öğrencilere parti çıkartma görevini verdiği zaman sayfanın ilk ölçüsünü ve anahtarı yazarak öğrenciye yol gösteriyor. Kopyalar hazırlanınca, kantatın provaları yapılıyor, pazar günü çalınıyor ve pazartesi çember yeniden başlıyor: zorlu bir tempo.

Bach’ın önem verdiği eserlerini temize çektiği zaman bunların kaligrafisine de özel özen gösterdiğini görüyoruz; özellikle Solo Keman için Sonat ve Partitalar'ın el yazması, Bach'tan geriye kalan meşhur el yazmalarından biri. Ama muhtemelen bunlardan en önemlisi, Matthaeuspassion’un 1736 tarihli versiyonu; baştan sona Bach’ın el yazısıyla, büyük bir bir özenle yazılmış olan bu kopyada, Bach'ın vurgulamak istediği (İncil metinleri ya da ilk bölümdeki ilahi ezgisi gibi) notalar ve sözler kırmızı mürekkeple yazılmış. Bu el yazmasının bir kopyası, Nikolaus Harnoncourt’un 2001 yılında Teldec için yaptığı Matthaeuspassion kaydının içinde bilgisayar dosyası olarak verilmiş.”


J.S.Bach'ın eserleri BWV harfleriyle indekslenmektedir; bu kısaltma Bach Werke Verzeichnis ( Bach Eserleri Kataloğu) kelimelerinin baş harflerinden oluşur. Katalog, Wolfgang Schmieder tarafından derlenerek 1950 yılında basılmış; kronolojikten daha fazla tematik olarak olarak düzenlenmiştir. Örneğin BWV 525'ten BWV 748'e kadar olan eserleri org için yazılmıştır. hayattayken sadece 12 eseri basılmıştır. J.S. Bach yaşamı boyunca 1000 in üzerinde beste yaptı. Ancak günümüze ulaşan yapıtları Carl Emanuel Bach'ın arşivine aldıklarıyla sınırlıdır.

Koro Müziği
Magnificat - 1723
Aziz Yuhanna Pasyonu - 1724
Aziz Matta Pasyonu - 1727
Noel Oratoryosu - 1734
Si Minör Missa - 1749
Üç yüze yakın kilise kantatı, motetler, koraller, şarkılar ve aryalar.

Din Dışı Yapıtları
Kahve Kantatı - 1735
Köylü Kantatı - 1742
40 kadar kantat

Orkestra Müzikleri
Brandenburg Konçertoları> 1-6 (1721)
4 Orkestra Suiti - (1725-1731)
7 Klavsen ve Yaylılar için konçerto
İki klavsen için 3 Konçerto
Üç Klavsen için 2 Konçerto
Dört Klavsen için 1 Konçerto
2 keman ve yaylılar için konçerto
iki keman ve yaylılar için re minör konçerto.

Oda Müziği
Keman ve Klavsen için 6 sonat -1720
Solo keman için 3 Sonat ve 3 Partita BWV 1001-1006
6 Viyolonsel süiti -1720
Müziksel Sunu - 1747
Trio Sonatlar
Flüt ve Klavsen için 3 Sonat
Flüt ve sürekli bas için 3 Sonat

Klavsen Eserleri
Kromatik Fantazi ve Füg - 1720
İyi Düzenlenmiş Klavye (Das Wohltemperierte Clavier) 48 Prelüd ve Füg - 1722, 1744
6 İngiliz Süiti - 1724
6 Fransız Süiti -1724
6 Partita - 1731
İtalyan Konçertosu - 1735
Fransız Uvertürü - 1735
Goldberg Çeşitlemeleri - 1741
Füg Sanatı - 1745

-----------------------------------------------------------

İlgili Makale :

Armağan Ekici : Kasım 2002 / Andante, 2. Say.

 




Önce belleğimizi zorlayarak Descartes’ in kim olduğuna, neler yaptığına kısaca bir değinelim.

René Descartes (31 Mart 1596, La Haye-11 Şubat 1650, Stokholm) Fransız matematikçi, bilimadamı, filozof. Batı düşüncesinin son yüzyıllardaki en önemli düşünürlerinden biridir.

Descartes bilim ile matematiğe önemli katkılarda bulunmuştur. Optikte yansımanın temel yasasını bulmuştur; geliş açısı gidiş açısına eşittir. Matematiğe olan en büyük katkısı ise analitik geometri üzerine olmuştur. Cebirin geometriye uygulanması üzerine çalışmıştır. Kartezyen Geometri ifadesini ortaya atmıştır. Eğrileri onları üreten denklemlere göre bölümlendirmiştir. Alfabenin son harflerini bilinmeyen çokluklar için, ilk harflerini de bilinen çokluklar için kullanmıştır.

Descartes'ın felsefe tarihindeki önemi, kilise odaklı orta çağ felsefesini içinde bulunduğu darboğazdan çıkarıp Yeni Çağ'a taşımasından kaynaklanmaktadır. Descartes'ın çalışmaları "Akılcılık" akımının doğmasına yol açtı.
Başta Spinoza ile Leibniz olmak üzere yapıtları pek çok önemli filozofu etkilemiştir.

Descartes, 1637 de kaleme aldığı Le Discours de la Methode başlıklı yapıtında, “Il n’est pas assez pour avoir un bon esprit. La chose principale est de l’utiliser bon”, demek ki “Bir kimsenin zeki olması yetmez. Esas iş bu zekayı iyi kullanmaktır” demiştir.

Gerçi Descartes bedensel olarak zayıf yaradılmış olup, çocukluğundanberi bir çok hastalık geçirmiştir. Ölümüne de pnömoni hastalığı neden olmuştur. Ama zeka konusunda en önde gelenlerden biri olduğunu yadsımak olanağı yoktur. Bunu başlangıçta kısaca anlattığımız bilime katkıları da kesin olarak kanıtlar. Öyleyse acaba bu kadar zeki olan bir kişi yukardaki sözleri, hem de en önemli bir yapıtının bir yerinde, neden söyledi?..

Çünkü, yeteri kadar zekası olan bir kişinin bu zekayı iyi olarak kullanmanın yollarını da kendiliğinden bilebileceği açık bir gerçektir gibi düşünülebilir. Böyle bir kişi bir çok problemi zekasını kullanarak çözdüğü gibi, onu iyi olarak kullanmanın da yollarını da bulabilir. Ama durum acaba böyle midir?.. Zeka sahibi bir çok kişinin bunu iyi kullanamadığını da biliyoruz. Bunun nedeni modern psikiatrinin bize ulaştırdığı bir bilgiye göre zeka ile karakter arasındaki ilişkide saklıdır.

Daha önce de sözünü etmiştik, zeka ile karakter arasındaki ilişki efendi - uşak ilişkisidir. Burada efendi olan karakter, uşak olan ise zekadır. Bir kişinin karakter yapısı bozuksa, zekası istediği kadar keskin olsun, zeka hep bu bozuk yapılı karakterin emirleri doğrultusunda iş görecektir. Sonuçta yüksek nitelikli zeka, kendinden beklenmeyen, çarpık kararlara varır. Bu da bir insan için sadece zekanın değil, ama karakterin de önemini vurgular.

Böylece çocuklarımızı yetiştirme yolunda, onların zekalarını keskinleştirme yönünde çaba harcarken, karakterlerinin de sağlıklı bir biçimde geliştirmeye önem vermemiz gerektiği gerçeğinin bilincinde olmamız gerektiği ortaya çıkar. Çocukların karakterlerini oluşturan alt yapı onların 0 - 6 yaşları arasında gelişerek tamamlanır. Demek ki bu dönemlerinde onlara, karakter yapısı bakımından gerekli özenli bakımın uygulanması baş koşuldur. Tersi durumda var olup iyice geliştirilmiş zekadan ne çocuğa, ne de onun toplumuna bir yarar gelir. Dahası zararlı da olacaktır.

Modern psikiatri 1890 lı yılların sonlarına doğru Zigmund Freud’ un çalışmaları sonucu kuruldu. Öyle anlaşılıyor ki modern psikiatrinin doğumundan 263 yıl kadar önce René Descartes, ya işin bilincinde olarak ya da olmayarak bu zeka - karakter ilişkisinin farkındaymış. İşte bu yüzden Le Discours de la Methode adlı kitabında yukarda andığımız sözleri söylemiş olabilir diye düşünüyoruz.